OTORİTER GÜDÜMLÜ SENDİKACILIK- Aziz ÇELİK

OTORİTER GÜDÜMLÜ SENDİKACILIK- Aziz ÇELİK

PAYLAŞ

 

Türkiye’de devlet/hükümet güdümlü sendikacılık geleneği çok eskilere dayanmaktadır. Cemiyetler Kanunu’nun “sınıf adına ve esasına” göre cemiyet kurma yasağının 1946 Haziran ayında kaldırılmasının ardından büyük ölçüde sosyalistlerin öncülüğünde kurulan sendikalar 16 Aralık 1946’da kapatılmıştı. Sendikalara özel bir yasal düzenlemenin olmadığı bu dönem “sendika özgürlüğü” rejimi olarak bilinir. Sendikalar, partiler ve diğer dernekler gibi genel hükümlere kurulup faaliyet göstermekteydi. Bu serbest dönem “1946 Sendikacılığı” olarak bilinen muhalif ve bağımsız bir sendikacılığa yol açmıştı. Ancak bu sendikacılığın ömrü kısa oldu. Rejim bağımsız sendikacılığı hazmedemedi.

 

Güdümlü sendikacılığın tarihsel kökleri

 

Kısa süren 1946 sendikacılığı deneyiminin ardından 1947 yılında 5018 sayılı İşçi ve İşveren Sendikaları ve Sendika Birlikleri Hakkında Kanun çıkarıldı. 5018 sayılı kanun ile başlayan dönem etkileri uzun yıllar devam edecek güdümlü bir sendikacılığın, vesayet sendikacılığın yerleşmesine yol açmıştır. 5018 sayılı grev ve siyaset yasağı getirmekteydi. Ayrıca sendikaların uluslararası kuruluşlara üyeliği de bakanlar kurulunun iznine bırakılmıştı. 5018 sayılı yasanın çıkmasının hemen ardından önce CHP ardından da DP kendilerine yakın sendikalar kurmak için harekete geçmişti. İşçilerin ezici çoğunluğunun kamu işletmelerinde çalışıyor olması nedeniyle iktidardaki siyasi parti sendikacılıkta büyük avantaj elde etmeydi.

 

Grev hakkının olmadığı, sendikal ve sınıf mücadelesi deneyimin zayıf olduğu ve sendikaların mali olarak güçsüz olduğu bu koşullarda devletle/hükümetle iyi geçinerek hak elde etme anlayışı sendikacılığın temel ilkelerinden biri olmuştur. İktidara yakın sendikalar korunurken, diğer sendikalar baskı altında tutulmuştur. Yine bu dönemde sendikaların yetersiz bütçeleri nedeniyle en küçük mali yardım önemli hale gelmiştir. Sendikalara iktidarlara yakınlıklarına bağlı olarak çeşitli kaynaklar aktarılmıştır.  1940’lı ve 50’li yıllarda yeşeren bu güdümlü/vesayet sendikacılığı anlayışı grev hakkının tanındığı 1960’lı yıllardan sonra da devem etmiştir. Kamu işçilerinin temsil edildiği Türk-İş’in temel yönelimi devlet/hükümet çizgisine uyumlu davranmak olmuştur.

 

1960’lı yıllarda kamu çalışanlarının (işçilerin değil devlet memurlarının) sendikal örgütlenmesine ciddi sınırlamalar getirilmiştir. 1961 Anayasası sendika hakkını tüm çalışanlara tanırken, sendikal yasalar bu konuda bir ayırıma gitmiş, işçilerin sendika hakkı oldukça geniş biçimde 274 ve 275 sayılı yasalarla 1963 yılında kabul edilirken, kamu çalışanlarının (devlet memurlarının) sendika hakkı ancak 1965 yılında yasal düzenlemeye kavuşmuştur. 624 Sayılı Devlet Personeli Sendikaları Kanunu, grevsiz, toplu sözleşmesiz, siyasetsiz ve gösteri yürüyüşü bile yapması yasak olan bir rejim öngörmüştür.

 

Ancak sosyal hareketleri yasalarla düzenlemek mümkün değildir. Bu kısıtlı yasal düzenlemeye rağmen başta Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS)  olmak üzere ciddi bir mücadele pratiği ortaya çıkmıştır. O kadar ki, kamu çalışanlarının sınırlı sendika hakkından ürkenler 12 Mart sonrası yapılan anayasa değişikliği ile memurların sendika kurmasına anayasal engel getirmiştir. Bu sınırlama sadece biçim değişikliğine yol açmış ve 1970’lı yıllarda bu kez dernek çatısı altında etkin bir kamu çalışanları örgütlenmesi ortaya çıkmıştır. 1980 sonrasında da kamu çalışanlarının sendikal örgütlenmesi yasal düzenlemeleri önceleyen fili ve meşru mücadele çizgisi etrafında yükselmiştir.

Yeni Güdümlü Sendikacılık

Ancak tıpkı 1946 sendikacılığını izleyen 1947 sendikalar yasası ve “1947 sendikacılığı” gibi kamu çalışanları alanında da devlet güdümlü sendikacılık ortaya çıkmakta gecikmemiştir.  Sendikacılığı topyekûn yasaklamanın ve engellemenin mümkün olmadığı durumlarda “B planı” olarak güdümlü ve sarı sendikalar ortaya çıkmıştır. İşçi sendikacılığı tarihinde de görülen bu eğilim kamu çalışanları sendikacılığında ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Türkiye 4688 sayılı yasadan bu yana ve özellikle de AKP iktidarı döneminde kamu işçilerinin yaşadığını, kamu çalışanları (devlet memurları) açısından yaşamaktadır. 1947 sendikacılığı 2000’li yılların başında tekerrür etmektedir.

Kamu çalışanları alanında güdümlü sendikacılığın birinci aşamasını anayasal-yasal düzenlemeler oluşturmuştur. 1995, 2001 ve 2010 Anayasa değişiklikleri  ile kamu çalışanları için adeta ikinci derece bir statü öngörülmüş ve kamu çalışanlarının sendikal hakları anayasal güvenceye kavuşturulmamıştır. Dahası 201 Anayasa değişikliği ile bir zorunlu tahkim rejimi öngörülerek adeta fiili grev yasağı getirilmiştir. 4688 sayılı yasa ise kamu çalışanları sendikalarını cendere altına almıştır. 2012 yılında 4688 sayılı yasada yapılan değişiklik ile en çok üyeye sahip sendikal konfederasyona (fiilen Memur-Sen) ciddi ayrıcalıklar tanınmıştır.

Kamu çalışanları sendikacılığında güdümlü sendikacılığın diğer önemli adımını sendika aidatlarının devlet tarafından ödenmesi oluşturmuştur. 2005 yılında Kamu-Sen ve Memur-Sen tarafından gündeme getirilen ve hükümetçe kabul edilen bu uygulama ile fiilen kamu çalışanlarının sendika aidatları devlet tarafından ödenmeye başlandı. 29 Ağustos 2005 tarihinde Kamu-Sen ve Memur-Sen tarafından imzalanan toplugörüşme mutabakat metninin 4. maddesi ile “Sendika üyesi olan personele sendika aidatlarından kaynaklanan kayıplarını telafi amacıyla aylık 5 YTL ilave ödeme yapılmasını sağlayacak düzenlemeye gidilmesi” öngörülüyordu. Bu mutabakat metni 21 Mart 2006 tarih ve 5473 sayılı yasa ile uygulanmaya başlandı. Yasanın ek 4. maddesi “kamu görevlileri sendikasına üye olup, kendisinden üyelik ödentisi kesilen kamu görevlilerine, anılan kesintinin yapıldığı her ay için 5 YTL tutarında sendika ödeneği verilir” hükmünü içeriyordu.

Devlet Kesesinden sendikacılık

Devlet kesesinden sendikacılığının KESK’i hedef alan bir pazarlığın sonucu olarak ortaya çıktığı AKP ile makbul sendikalar arasında bu yöndeki pazarlık cümle cümle basına yansımıştı. Konu sadece sendikaların mali bağımsızlığının ihlali değil, hükümete rahatsızlık veren bir sendikal anlayışın cezalandırılması ve makbul sendikalara bir ödül olarak düşünülmüştü.

Oysa kamu çalışanlarının işvereni devlettir, siyasal iktidardır. Kamu çalışanları sendikalarının muhatabı bir işveren olarak devlettir. Sendikaların görevi, siyasal iktidarla mücadele ederek, pazarlık ederek, güçlerini ortaya koyarak hak almaktır. Sendikalar hangi ad altında olursa olsun işverenden aidat alması doğrudan güdümlü sendikacılık anlamına gelmektedir.

Öte yandan sendika ile üye arasındaki en önemli bağlardan biri aidattır. Bu bağ koparsa sendikalar devlet dairesine döner. Sendikaların mali bağımsızlığı ortadan kalkarsa, devlet/işveren kaynaklarına muhtaç hale gelirlerse örgütsel bağımsızlıkları da ortadan kalkar, sarı sendika olurlar.

Öte yandan bu uygulama hukuksuzdur. Anayasa ve yasaya da aykırıdır. Sendika aidatlarının devlet tarafından karşılanması ILO ilkelerine de aykırıdır. ILO denetim organları vermiş oldukları kararlarda, sendikal örgütleri bir kamusal organın bağımlılığı altına sokan finansman sistemlerinin, kamu yetkililerinin karışmasına olanak verdiği için kaldırılmasını istemiştir.

Nitekim Anayasa Mahkemesi de 5 (Y)TL uygulamasını Anayasaya aykırı bularak iptal etmişti. Ancak bu kez ödeneğin adı toplu sözleşeme primi olarak değiştirilmiş ve halen uygulanmasına devam etmektedir. Devlet kesesinden ödenen aidatlar sendikaları devlete bağımlı hale kılmaktadır. Üye açısından ise üyeliğin hiç bir ekonomik bedeli söz konusu değildir. Bu koşullarda sendika üyeliği bir sendikal bilincin, sınıf bilincinin ürünü olmaktan çıkmaktadır. Bu noktada devreye sembiyotik sendikacılığın avantajları ortaya çıkmaktadır. Hükümete yakın sendika kolayca üye kaydedebilmektedir. Çünkü üyeliğin hiç bir bedeli yoktur. Dahası hükümete/idareye yakın olmak avantaj yaratmaktadır. Bu bazen baskı bazen de bu yakınlığın çeşitli sorunların çözümünde sağlayacağı avantaj olarak ortaya çıkmaktadır.

Sembiyotik ilişki de tam burada ortaya çıkmaktadır. Hükümet kendine yakın sendikanın örgütlenmesini hukuksal ve fiili düzenlemeler ile kolaylaştırmakta, sendika da bunun karşılığında fazla sorun çıkarmamakta ve uyumlu davranmaktadır. Dolayısıyla hükümet/idare ve sendika bir sembiyotik ilişki içindedir. Sendika üye sayısını ve olanaklarını artırmakta, hükümetin ise başı ağrımamaktadır. Karşılıklı yararlanma ilişkisi. Arada olan emekçilerin haklarına oluyor, varsın olsun!

Sembiyotik Sendikacılık-Karşılıklı Yararlanma!

AKP hükümetleri Türkiye’de geçmişte örneklerine rastlanan vesayet sendikacılığını ve sembiyotik/güdümlü sendikacılığı yeniden canlandırdı. Bunun işçi sendikaları alanında çeşitli örneklerini görmek mümkündür. Ancak en çarpıcı olanı kamu görevlileri sendikaları alanında yaşanmaktadır. Hükümet güdümlü Memur-Sen’in memur konfederasyonunun  (Memur-Sen) üye sayısında yaşanan inanılmaz artış güdümlü/sembiyotik sendikacılığın en önemli göstergesidir.

Tablo : Kamu Görevlilerinin Sendikalaşma Mucizesi 2002-2013 (bin)

 Yıllar Memur-Sen Kamu-Sen KESK Toplam
2002 42 329 262 633
2013 708 445 237 1468
Değişim (%) 1586% 35% -10% 132%

 

Kaynak: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı verilerinden hesaplanmıştır

Tabloda görüldüğü gibi, 2002 ile 2013 arasında toplam sendikalı kamu çalışanı sayısı yüzde 132 artmıştır. Buna karşılık, hükümete yakınlığı ile bilinen Memur-Sen konfederasyonu on yılda yüzde 1586 oranında büyümüş, bir diğer ifadeyle, üye sayısını 15-16 kat artırmıştır. KESK’te yüzde 10’luk bir erime yaşanırken, Kamu-Sen’in üye artışı ise yüzde 35’te kalmıştır. Bu tablo çalışma ilişkileri ve sendikacılık literatürü açısından pek rastlanmayan bir durumdur. Sendikaların genel olarak eridiği günümüz koşullarında on yılda üye sayısını 15 kat artırmak bir sendikal mucize (!) olarak değerlendirilebilir.

Nasıl oluyor da kamu çalışanlarının hakları için mücadele eden sendikalar zayıflarken, hükümetle uyum içinde davranan ve hükümetin temel politikalarını destekleyen konfederasyonun üye sayısı 15 kat artırıyor? Memur-Sen dünya ve Avrupa sendikal örgütleri (ITUC ve ETUC) tarafından üye kabul edilmezken üye sayısını nasıl bu kadar artırabiliyor? İşin sırrı sembiyotik sendikacılık ve devlet destekli sendikacılık anlayışında yatıyor. Memur-Sen AKP hükümeti desteği ile ve hükümete destek vererek örgütleniyor. AKP dönemindeki 15 kat büyümenin en önemli izahı budur.

Bu sayısal artışın toplu sözleşme açısından önemli bir karşılığı bulunmaktadır. 4688 sayılı yasanın çoğunluk sendikasına verdiği avantajlarla birleştirildiğinde toplu sözleşmenin fiilen tek tarafı ortaya çıkmaktadır: Memur-Sen.

4688 Sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu’na göre toplu sözleşmelerde kamu görevlilerini ilgili hizmet kolunda en çok üyeye sahip sendikalar ile en çok üyeye sahip ilk üç konfederasyon temsil etti. 2013 kamu çalışanları sendikalaşma istatistiklerine göre 2 milyon 135 bin kamu görevlisin 1 milyon 468 bini sendikalı. Sendikalaşma oranı yüzde 69’a ulaştı. Bir önceki yıl 1 milyon 375 bin olan kamu görevlisi sayısı yaklaşık 100 bin civarında artmış durumda, işçilerin sendikalaşma oranının resmen %9, özel sektörde ise fiilen yüzde 3 olduğu dikkate alınacak olursa memurların sendikalaşma oranları tam bir mucize!

Memur-Sen 708 bin üye ile en çok üyeye sahip konfederasyon, Kamu-Sen 445 bin üye ile ikinci, KESK ise 237 bin üye ile üçüncü konfederasyon durumunda. 11 hizmet kolunun 10’unda Memur-Sen’e bağlı sendikalar çoğunluk sendikası durumunda. KESK ise kültür sanat hizmet kolunda çoğunluğu sağlamış durumda. 445 bin üyeli Kamu-Sen ise hiçbir hizmet kolunda çoğunluğa sahip değil. Bu durumda toplu sözleşme heyetinde 12 Memur-Sen temsilcisi, İki KESK temsilcisi ve bir Kamu-Sen temsilcisi yer aldı. Bu durum ciddi bir eşitsizlik anlamına geliyor. Sendikalı memurların yüzde 48’ini temsil eden Memur-Sen toplu sözleşme heyetinde yüzde 80 oranında temsil edildi. Ve günün sonunda bakanlığın teklifinden bile düşük oranda bir toplu sözleşmeye imza atıldı. Sembiyotik ilişki böyle bir şeydi!

Tek Adam-Tek sendika Rejimi: Otoriteryen Güdümlü Sendikacılık

2002 ile 2013 yılları arasında üye sayısını yüzde 1500’den fazla artırarak 42 binden 708 bine çıkaran Memur-Sen konfederasyonu toplu sözleşme konusunda da bir rekora imza attı.

4 milyondan fazla kamu görevlisini ve emeklisini ilgilendiren ve 2014 ve 2015 yıllarını kapsayan toplu sözleşmeyi bir haftada imzalayıverdi. Oysa toplu sözleşme görüşmelerinin sonuçlanması için yasa, Hakem Heyeti dahil bir aylık süre öngörüyor. Ancak Memur-Sen bu bir aylık süreyi kullanmadan, apar topar ve toplu sözleşme usullerine ve teamüllerine aykırı bir şekilde hükümetle tek başına uzlaşmayı tercih etti.

4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları ve Toplu Sözleşme Kanunu en çok üyeye sahip konfederasyonun başkanına toplu sözleşme imza yetkisi veriyor ve bu durumda diğer konfederasyonlar hakem heyetine dahi başvuramıyor. Diğer bir ifadeyle, yasa bir “tek sendika ve tek adam” rejimi ön görüyor. Memur-Sen başkanı aslında tek başına 4 milyondan fazla çalışan ve emeklinin kaderi hakkında belirleyici olabiliyor. Bu otoriter ve anti-demokratik düzenleme 12 Eylül 2010’da kabul edilen anayasa değişikliklerinin sonucudur.

12 Eylül 2010 anayasa referandumu ile kamu görevlilerine tanınan sözde toplu sözleşme hakkının özü, grevsiz tek sendika ve tek adam rejimidir. Bu sendikal rejimin yeni inşa edilen siyasal rejim ile gayet uyumlu olduğu hatta onun bir minyatürü olduğu söylenebilir.

Kamu çalışanlarının son toplu sözleşme süreci grevsiz bir toplu sözleşme hakkının saçmalığını bir kere daha ortaya koyarken, güdümlü sendikacılığın yeni bir sefaletine tanıklık etmemizi sağladı.

Sonuç olarak Türkiye sendikal hareketinde köklerine oldukça derine dayalı olan güdümlü sendikacılığın vesayet sendikacılığın yeni bir türü ile karşı karşıyayız. Bu yeni tür geçmiş güdümlü sendikacılığın özelliklerini büyük ölçüde taşımakla birlikte onu oldukça aşan özellikler de içermektedir. Geçmişte güdümlü sendikacılığın hakimiyetine rağmen Türk-İş içinde önemli merkezkaç eğilimler ortaya çıkarken, günümüzde güdümlü sendikacılık hükümetle tam bir uyum sergilemektedir. Siyasal rejiminin otoriter karakterine paralel olarak güdümlü ve sembiyotik sendikacılık da otoriter ve merkeziyetçi özellikler arz etmekte adeta devletin ideolojik aygıtı işlevini görmektedir.