
Küresel kapitalizmin emeği metalaştıran, kolayca alınır-satılır, değerinin sürekli değişebileceği bir “meta” ya dönüştüren politikaları, sermaye birikim rejiminin tıkanıklığı eşliğinde daha katı bir sömürü düzenini inşa ederek ilerliyor.
Sendikal örgütlü gücüne ve toplumsal muhalefetin etkinliğine göre şiddeti her ülkede değişen emek gücü üzerindeki bu sertleşen sömürü politikaları, Türkiye gibi sendikal örgütlenmenin baskılandığı ülkelerde esnekleşme ve güvencesizleştirmenin hız kazandığı bir süreçle karşımıza çıkmaktadır.
Bu kapsamda bugün emekçi sınıfların tüm geçmiş birikimlerini adım adım tasfiye eden, ellerinde kalan son sosyal ve ekonomik haklara bile el koymaktan çekinmeyen AKP iktidarının çalışma yaşamına ilişkin hazırladığı bir strateji metni olan Ulusal İstihdam Stratejisi, tüm bu politikaların özet bir metni olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu politikaların ardındaki anlayışın ve gelecek dönem eğilimlerin daha net anlaşılması için, tüm bu politikalara altlık oluşturan ekonomik programın ve bu programın ardında AKP yönetimindeki Türkiye’nin küresel işbölümü içindeki yerinin incelenmesi önemlidir.
Türkiye’nin Küresel İşbölümündeki Yeri
Yeni istihdam Biçimi Arayışları
Üretim süreçlerinin parçalanmasıyla birlikte küresel pazarda uluslararası tekellerin ucuz işgücü ve hammaddelere olan talebi çevre ülkeler tarafından sağlanmıştır. Bu ülkelerden kimileri üretimin temel süreçlerini üstlenirken, Türkiye gibi ülkeler de yan sanayi, montaj gibi kesimleri üstlenmiştir. Küresel üretim sürecinde “montaj” veya “taşeron” olarak adlandırılabilecek bu görevi üstlenmenin sonucu daha fazla dışa bağımlı bir ekonomik yapı olurken, bu yapıyı yeniden üretmenin kilit taşı da ucuz işgücü olmuştur. Hammadde, ara mal ve enerji gibi girdiler Türkiye’ye dışarıdan ithal edildiği için buralarda rekabet şansı yitirildikçe emek gücü üzerinden rekabet edilmekte, ücretler ve haklar tırpanlanmakta, küresel sermaye için albeni yaratılmaktadır.
Bu anlayışın saptanmasıyla bugün AKP’nin gerek gündelik hayattaki gerekse de çalışma yaşamı üzerindeki politikalarının kodları bütünlüklü olarak deşifre edilebilir.
Bu kodlar, gerek eğitim yaşamındaki 4+4+4 gibi dönüşümlerle, gerek kadınların toplum içinde ve çalışma yaşamı içindeki yerini belirlemeye kalkan politikalarla, gerekse de Kamu ve özel olmak üzere tüm işyerlerini en alt/en kötü şartlarda standart bir biçimle şekillendirmeye kadar yaşamın her karesinde izlenebilir. Daha da somutlaştırmak gerekirse, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın “esneklik paketi” adı altında taşeronluğu genel istihdam biçimine dönüştürme çabası ve bunun yanında uzaktan çalışma modelleri ve özel istihdam büroları aracılığıyla işçi temin edilmesinin önünü açılması ve kıdem tazminatının fona devredilmesi yoluyla yok edilmesi gibi hamleler, emeğin gelecek ufkunun taşeron düzeni içinde kurgulanmasının bugünkü izdüşümleridir.
Esnek istihdam biçimi, taşeronlaştırmaya ilişkin yasal sınırlamaların kaldırılmasıyla ve taşeron çalışmanın yaygınlaşacağı zeminlerin (özel istihdam büroları gibi) çoğaltılmasıyla AKP tarafından hayata geçirilmektedir.
Ulusal İstihdam Stratejisi
2012-2023 dönemi için hazırlanan Ulusal İstihdam Stratejisi (UİS), emek gücü piyasasında neoliberal bir dönüşümün genel bir programı olarak para parça hayata geçiriliyor.
İş güvencesinin düzenlendiği, çalışma saatleri ve ücretlendirme gibi düzenlemeleri içeren 4857 sayılı İş Yasası’nın daha esnek çalışma biçimleri ile düzenlenmesine yönelik bir amaç içinde hazırlanan Ulusal İstihdam Stratejisi, genel kapsamı bakımından işveren üzerindeki işgücü maliyetlerin düşürülmesini hedeflemektedir.
Türkiye’de emek-gücü piyasalarını “katı” olarak tanımlayan bu metin, var olan işsizlik sorununda da bu “katı”lığı gerekçe olarak işaret etmekte. “Ücret-dışı işgücü maliyetinin yüksekliği” nedeni ile bugün “işverenler üzerindeki bu ağır maliyetlerin istihdamın önündeki en büyük engellerden” biri olduğu gerekçesiyle bu maliyetlerin düşürülmesini önermektedir.
Kısaca UİS güvenceli çalışma biçiminin işsizlik ürettiği ve ancak bu güvencenin yok edilmesi ile işsizliğin önüne geçilebilineceğini kendi alanında teorize etmektedir.
Bir yol haritası olarak belirlenen bu strateji, temel politika eksenini şu alanlarda belirlemektedir;
- Eğitim-istihdam ilişkisinin güçlendirilmesi,
- İşgücü piyasasının esnekleştirilmesi,
- Kadınlar, gençler ve dezavantajlı grupların istihdamının artırılması,
İstihdam-sosyal koruma ilişkisinin güçlendirilmesi
Ulusal İstihdam Stratejisi’nde altı çizilen, güçlendirilmesinin gerekli olduğuna inanılan alanlardan birinin eğitim olması, yapılan değişikliğin köklü bir yapısal dönüşüm içinde sürdürüldüğünün kanıtıdır.
UİS kapsamında ele alınan eğitim-istihdam ilişkisi çerçevesinde, emekçiler hayat boyu öğrenmeye tabi tutulmaktadır. Mesleki eğitimin öne çıkartıldığı, ayrıca yeni 4+4+4 eğitim sistemi ile “çocuk işçilerin” iş dünyasına hazırlanmasını amaçlayan yeni uygulamalar kapsamında, UİS’de de yeni eğitim yasası ile “yeterli bilgi ve beceriye” sahip işgücünün yaratılacağı hedeflenmektedir. Esnek çalışma biçimi ile kalıcı bir istihdama dahil olamayacak bireye, yeni strateji kapsamında hayat boyu rekabet ve “iş kapma” görevi verilmektedir. Yeni uygulamalar ile işveren yönünden işten çıkarmaların maliyetleri asgariye indirilirken, tek bir işverene bağlı kalmayacak işçinin de, hayat boyu bir öğrenme biçimi ile kendini bu “dinamik” pazarda pazarlayabilme yetisini kazanması beklenmektedir. Diğer bir ifade ile artık bir işçi, işsizliğinden kendi sorumlu olacak, piyasanın rekabet anlayışına ayak uyduramadığı gerekçesi ile işsizliği adeta hak etmiş olacaktır.
AKP, Kayıt Dışılık ile Mücadele Tezini Kendi Çürütüyor
Türkiye’deki istihdam yaratmayan ve rant ekonomisine dayalı büyüme eğiliminde başta inşaat ve turizm bağlantılı hizmetler sektörü lokomotif konumuna getirilirken, bu alanlarda yaratılan istihdam da yeni stratejiye uygun “güvencesiz ve olabildiğince esnek” olmaktadır. Bu sektörler, uygulanan teşvik paketleri ve yaratılan cazibeler ile hükümet eli ile desteklenirken, ironik bir biçimde kayıt dışılık ile mücadele sözleri verilmektedir. Oysa UİS’te de bu sektörlerin en yoğun haliyle kayıt dışı istihdamı desteklediği şu ifadeler ile kabul edilmektedir; “inşaat, toptan/perakende ticaret, otel ve lokantacılık ile ulaştırma sektörlerinde kayıt dışılık yaygındır. Ayrıca, gençler, yaşlılar ve eğitim seviyesi düşük olanlar arasında kayıt dışı çalışma oranı artmaktadır.”
Türkiye’de bugün kayıt dışı çalıştırılanların oranı yüzde 50’ye yaklaşmakta iken, bu sorunun çözümünün emek piyasalarının esnekleştirilmesinden geçeceği tezi savunulmaktadır. Nitekim bilimsel olarak da aralarında ters bir orantı olduğunun kanıtı tarım sektöründe açığa çıkmaktadır. Bugün tarım sektöründe güvencesi olmadan, sosyal güvenlikten yoksun çalışanların oranı yüzde 85’lerdedir. UİS’te de belirtildiği gibi kayıt dışı çalıştırmada da en yüksek oranların görüldüğü sektörlerden biri yine tarımdır. Dolayısı ile esnek istihdam yönünde bir “süsleme” olarak öne koydukları “kayıt dışılık” ile mücadele tezi, metinin kendi içeriği ile bile kendini çürütmektedir.
Kamuda Güvencesizleştirme
Kuralsızlığın Kuralı: Kamu Personel Rejimi Reformu
AKP hükümeti, 657 sayılı yasayla yerine getirmek istediği düzenlemeyle birlikte kamuda da işi, işyerini, mesai saatini, ücreti ve çalışma süresini yeniden tanımlayarak, kamu istihdamında kuralsızlığı ve güvencesizliği kural haline getirmektedir.
Güvencesiz, esnek çalışma biçiminin bugüne kadar kuşkusuz en görünür hali kamu personelini statü hukukundan çıkartıp sözleşme hukukuna mahkum eden sözleşmeli personel istihdamındaki yoğunlaşmadır. 2007 yılında 5620 sayılı Kanunla yapılan değişiklik öncesi sözleşmeli personelin istihdam edileceği yerler, belli bir uzmanlık bilgisinin arandığı “zorunlu” veya “istisnai” haller olarak tanımlanırken, kanun ile yapılan değişiklik sonucunda bu “istisnai” haller ve “sınırlı” istihdam kısıtlaması, genele yayılacak bir genişliğe taşınmış, memur kadrolarına sözleşmeli personel statüsünden hızlı bir ikame süreci başlamıştır. Bunu yanında 657 sayılı kanunun 4/C maddesindeki “Geçici Personel” başlıklı çalışma biçimi, dönemsel işlerde zorunluluk durumunda çalıştırılan personelleri, “geçici işleri” kapsarken, pratikte 4/C maddesi, yoğun özeleştirme sürecinde işsiz kalan memur veya sözleşmeli personelin istihdam edildiği bir çalışma biçimi olagelmiştir. 657 sayılı Kanunda yer alan memurluk haricinde diğer istihdam biçimlerinin yaygınlaştırılmasının dışında, “hizmet satın alınması” yolu ile kamu hizmetlerinin taşeron firmalara devredilmesi de yürütülen kamu görevinin amacı ile çelişen başka bir olgudur.
Kamusal hizmetlerin üretilmesi aşamasında, uzun süreli-kadrolu memurların üstlendikleri “devletin kamusal çıkarların ve faydaların sağlanması” görevinin temsiliyetini, taşeron firmaların ya da geçici iş sözleşmeleri ile iş güvenceleri bertaraf edilmiş işçilerin sağlayamayacağı açıktır. Bu durum hem istihdam edilen işçilerin sosyal ve ekonomik haklarının gasp edilmesine yönelik bir süreci içinde barındırmakta, hem de kamusal üretimin kamu çıkarlarının gözetilerek yapılmasını engellemektedir. Bugün AKP hükümeti işlettiği hızlı güvencesizleştirme ve özelleştirme süreçleri ile bir yandan sosyal devlet anlayışını tamamen yok etmeye kalkışmakta, bir yandan da ucuz ve güvencesiz işçiler oluşturma amacına ulaşmak için hızlı adımlar atmaktadır.
Güvencesizleştirilen Sadece İş Değil,
Hayatın Kendisidir
İşçilere taşeronlaşmayla, kamu emekçilerine 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu aracılığıyla esnek ve güvencesiz bir çalışma yaşamının dayatılması, bugün işçi-memur veya işsiz ayrımı yapmaksızın tüm emekçi halka yönlendirilmiş bir saldırıdır.
İş ve ücret güvencesizliği, gerçek işsizliğin yüzde 30’lara dayandığı ülkemizde tüm emekçilere belirsiz ve karanlık bir gelecek sunmaktadır.
Emekçilerin, işçilerin hiçbir taleplerinin yer almadığı toplu sözleşme masalarında açlık sınırının da altına düşen ücretleri iktidar tarafından keyfi olarak belirlenmekte, enflasyon çift hanelere doğru yol alırken, büyümeden pay bir yana enflasyon karşısında ücretlerin erimesinin önüne bile geçilememektedir.
Ücretlerle zıt yönde ilerleyen hayat pahalılığının yanında eğitimden sağlığa, ulaşımdan soluduğumuz havaya ve içtiğimiz suya kadar her ne varsa piyasalaştıran AKP iktidarı, emekçiler için yaşamı bu sayede ağır bir yük haline getirmekte ve bu yük altında ezilmemelerinin tek yolu olarak da hak aramadan/ses çıkarmadan, düzenle bir mutabakat içinde çalışmalarını dayatmaktadır. Güvence artık mavi yaka veya beyaz yaka, işçi veya memur demeden tüm çalışanlar için ulaşılması zor bir ayrıcalık haline getirilmektedir.
Evet doğru, güvence artık bu düzen içinde “insanca ve onurlu bir yaşamın” sağlanabilmesi kadar imkansız hale gelmiştir.
Emeğin onuruna yakışır, işyerlerinden sosyal alana kadar emekçilerin söz, yetki, karara sahip olduğu bir düzen kurulana kadar neoliberalizmin sömürü düzeni, kendini emeğin hakları ve kazanımlarını gasp ederek yeniden üretmeye devam edecektir.
Emekçileri proleterleştiren, işçi-emekçi arasındaki denksizliği en düşük ücret ve haklarda eşitleyen bu süreci sonlandırmanın tek yolu ise ortak sorunlar temelinde işine, aşına, geleceğine sahip çıkma iradesinin birleşik mücadele zeminlerinde değiştirici bir güce dönüşmesi ile mümkün olacaktır.




