Millî Eğitim Akademisi ve Köy Enstitülerinin Tarihsel Mirası

Millî Eğitim Akademisi ve Köy Enstitülerinin Tarihsel Mirası

PAYLAŞ

Birdal SAVRAN (Eğitim Emekçisi)

Türkiye’de eğitim politikalarının en temel sorunlarından biri, gerçek meseleleri çözmek yerine sürekli yeni vitrinler üretilmesidir. Öğretmen açığı büyürken, yüz binlerce öğretmen atama beklerken, ücretli öğretmenlik yaygınlaşırken ve eğitim emekçileri her geçen gün daha fazla yoksullaşırken, iktidarın çözüm diye önümüze koyduğu modellerden biri de Millî Eğitim Akademisi olmuştur. Oysa bu yapı, öğretmen yetiştirmede niteliği artıran bir reform değil; eğitim fakültelerini işlevsizleştiren, öğretmenliğe girişte yeni eşikler yaratan ve kamusal eğitimi daha fazla merkezi denetime açan siyasal bir tercihtir. Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümünde bir kez daha görüyoruz ki, Türkiye’de öğretmen yetiştirmenin tarihsel birikimini büyütmek yerine zayıflatan her adım, yalnızca eğitim fakültelerini değil, kamusal eğitimin geleceğini de hedef almaktadır.

Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümü, Türkiye’de eğitimin nasıl bir toplumsal amaçla ele alınması gerektiğini yeniden düşünmek için güçlü bir tarihsel imkân sunuyor. Çünkü Köy Enstitüleri yalnızca öğretmen yetiştiren kurumlar değildi; kamusal eğitimi halkla buluşturmayı, öğretmeni toplumun dönüştürücü gücü olarak örgütlemeyi ve eğitimi ülkenin kalkınma meselesiyle birlikte ele almayı hedefleyen bir anlayışın ürünüydü. Bugün ise tam tersine, öğretmen yetiştirme alanında tarihsel birikimi güçlendiren değil, onu merkezî bürokratik yapılara bağlayan bir yönelimle karşı karşıyayız.

Millî Eğitim Akademisi, tam da bu yönelimin adıdır.

Kamuoyuna öğretmen niteliğini artıracak bir model olarak sunulan bu yapı, gerçekte öğretmen yetiştirme sürecini güçlendiren bir reform değil; eğitim fakültelerini değersizleştiren, öğretmenliğe girişte yeni eşikler yaratan ve öğretmen yetiştirme sürecini doğrudan merkezi idarenin denetimine bağlayan bir düzenlemedir.

Öğretmen yetiştirme, siyasal iktidarların kısa vadeli tercihleri doğrultusunda biçimlendirilecek bir alan değildir. Öğretmen yalnızca müfredat uygulayan bir memur değil; aynı zamanda eleştirel düşünceyi taşıyan, öğrencinin gelişiminde belirleyici rol oynayan, toplumsal sorumluluk üstlenen bir eğitim emekçisidir. Bu nedenle öğretmenliğin niteliği, merkezi denetim arttıkça değil; mesleki özerklik, bilimsel gelişim ve demokratik katılım güçlendikçe artar.

Öğretmen yetiştirmenin asli kurumsal zemini olan eğitim fakülteleri varken, neden onların üstüne yeni bir “akademi” yapısı kurulmaktadır? Öğretmenlik; alan bilgisi, pedagojik formasyon, sınıf içi uygulama, çocuk ve gençlik gelişimi bilgisi, ölçme-değerlendirme yeterliliği ve toplumsal sorumluluk bilinci gerektiren bir uzmanlık alanıdır. Bu uzmanlığın tarihsel ve kurumsal karşılığı üniversiteler ve eğitim fakülteleridir.

Millî Eğitim Akademisi, öğretmen yetiştirme sürecini üniversitelerin görece özerk ve bilimsel yapısından uzaklaştırarak merkezi idarenin belirlediği içeriklere ve ölçütlere bağlamaktadır. Böylece öğretmenlik mesleği, eleştirel pedagojik tartışmaların, farklı akademik yaklaşımların ve bilimsel çoğulculuğun alanı olmaktan çıkarılıp, idarenin sınırlarını çizdiği dar bir çerçeveye yerleştirilmektedir.

Millî Eğitim Akademisi, istihdam sorununa çözüm üretmek yerine öğretmen adaylarının önüne yeni bir eşik daha koymaktadır. Bu da özellikle atama bekleyen yüz binlerce öğretmen açısından yeni bir güvencesizlik anlamına gelmektedir. Okullarda öğretmen ihtiyacı sürerken, ücretli öğretmenlik uygulaması devam ederken ve genç öğretmenler yıllarca işsizlik ile belirsizlik arasında bırakılırken, çözüm diye yeni bir “hazırlık” aşaması sunulması sorunun özünü gizlemektedir.

Türkiye’de eğitimin temel sorunlarından biri öğretmen adaylarının yetersizliği değil, eğitim politikalarının plansızlığıdır. Öğretmen açığına rağmen yeterli atama yapılmaması, güvencesiz istihdamın yaygınlaşması, eğitim fakültelerinin desteklenmek yerine değersizleştirilmesi ve öğretmenlerin ekonomik-mesleki sorunlarının büyümesi asıl çözülmesi gereken başlıklardır. Millî Eğitim Akademisi ise bu sorunların hiçbirine gerçek bir yanıt vermemektedir. Ne öğretmenlerin güvenceli istihdam sorununu çözmekte, ne eğitim fakültelerinin niteliğini yükseltmekte, ne de kamusal eğitimin demokratikleşmesine katkı sunmaktadır.

Fakir Baykurt’un yıllar önce söylediği gibi, “Eğitim sorunu, öğretmen sorunu, yurt sorunundan ayrılmaz.” Bugün Millî Eğitim Akademisi tartışmasına da tam bu yerden bakmak gerekiyor. Mesele yalnızca yeni bir kurum kurulması değildir; mesele, eğitimin hangi anlayışla örgütleneceği, öğretmenin nasıl bir toplumsal rol üstleneceği ve üniversitelerin bu süreçte tasfiye edilip edilmeyeceğidir.

Türkiye’nin ihtiyacı yeni akademi yapıları değil; güçlü eğitim fakülteleri, güvenceli öğretmen istihdamı, bilimsel eğitim politikaları ve demokratik bir kamusal eğitim düzenidir. Öğretmen yetiştirmenin yolu, tarihsel birikimi tasfiye etmekten değil; onu kamucu, laik ve demokratik bir eğitim anlayışıyla yeniden büyütmekten geçer.

Bu nedenle eğitim fakültelerini, akademisyenleri, öğretmen adaylarını, eğitim emekçilerini, velileri ve kamusal, bilimsel, laik eğitimi savunan toplumun tüm kesimlerini; eğitim fakültelerini işlevsizleştiren ve öğretmenlik mesleğini merkezi denetime açan bu düzenlemeye karşı ortak tutum almaya ve birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.