
Din ve Laikleşme
Dinler toplumsal, siyasal ve kültürel alanlara ve de bireylere bir metafizik, bir epistemoloji, bir değerler manzumesi ve bir anlam çerçevesi, başka deyişle bir dünya görüşü sağlar. Dünyada tek tanrılı, çok tanrılı, hatta Budizm gibi tanrısız çok çeşitli dinler vardır. Bu yazıda “din” derken anlaşılan, Yahudilik, Hıristiyanlık, İslamiyet gibi pek çok ortak dogmayı paylaşan tek tanrılı dinlerdir. Bu dinlere göre bilgisi, gücü ve iyiliği / adaleti mutlak, ezeli ve ebedi bir tane Tanrı vardır ve bu Tanrı —insan dahil— evreni hiç yoktan ve bir plan dahilinde var etmiştir. Evrenin yasalarını zaman zaman askıya alarak mucizeler gösterebilir. İnsanların nasıl yaşamaları gerektiğini insanlar arasından seçtiği elçilere, insanlara iletmeleri için vahiy şeklinde bildirir. Bu vahiylerin toplandığı kitaplar insanlar için bir nevi talimatlardır. Talimatlara uymayan insanlar bu dünyada veya öbür dünyada cezalandırılır, uyanlar ödüllendirilir. Bu kitaplarda evren, insan ve diğer canlılar nasıl ortaya çıktı, öldükten sonra ne olacak, bu dünyada yaşamın anlamı nedir, insanlara ve insan olmayan varlıklara karşı ödevlerimiz nelerdir… gibi temel sorulara cevap verilir.
Fakat bu dünya görüşü, özellikle Rönesans sonrası bilimsel gelişmelerin evren şemasında Tanrı’yı gittikçe gereksiz hale getirmesiyle sarsılmıştır. Temel özelliği bu dünyada olup bitenleri açıklarken doğaüstüne müracaat etmeyen, doğada olup bitenleri (örneğin, depremleri) yine doğada olup biten diğer olaylarla (örneğin, Yer’in fay hatlarıyla) açıklayan bilim geliştikçe, doğaüstüne müracaat eden açıklamalar (örneğin, depremleri Tanrı’nın faiz yiyen veya zina yapan insanlara öfkesinin bir sonucu olarak gören) açıklamalar inandırıcılığını yitirir.
Hipotezlerin deney ve gözlemle test edilebilir (doğrulanabilir veya yanlışlanabilir) olmasına önem veren bilim (eğer —atom, elektron, yerçekimi gibi—gözlenemez nesneleri gösteren kavramlar kullansa bile bunlardan gözlenebilir sonuçlar çıkararak varsayımları test eder) karşısında dinin veya teolojinin test edilemez hipotezlerinin veya açıklamaları değersizleşir, inandırıcılığı konusunda en azından ciddi şüpheler belirir.
Yine bilimlerin yasalara göre işleyen düzenli doğa anlayışı, her tek tanrılı dinde, özellikle Hıristiyanlıkta çokça bulunan mucizelere olan inancı şüpheli hale getirir.
Doğa biliminin başarısı, onun yöntemlerinin ve varsayımlarının, fiziksel doğanın dışındaki diğer alanların incelenmesinde de kullanılabileceği düşüncesini güçlendirir. İnsan, toplum, düşünceler, hatta ruh olağan doğal, fiziksel, maddi olgular gibi görülmeye, doğal süreçlerle açıklanmaya başlar. Örneğin, insanın ortaya çıkışı konusundaki yaratılışçı açıklamaya alternatif olarak, yerini aynı olguyu doğal süreçlerle açıklayan evrim kuramı ortaya çıkar. İnsan zihni, Tanrı’nın Adem’e üflediği bir şey olarak değil, evrim sürecinde ortaya çıkan bir şey olarak görülür, hatta özdeşlik teorisi, fonksiyonalizm ve davranışçılık gibi fizikalist zihin teorilerinde olduğu gibi varlığı ya reddedilir veya fiziksel olaylarla açıklanır. Tarih, teleolojiden arındırılır. Değerlere, bilince, ahlaka… doğal açıklamalar getirilir. İnsan, fiziksel-biyolojik dünyaya asimile edilir. Bu gelişme ile sadece doğanın değil, insanın ve insan dünyasının da büyüsü bozulur.
Hakikatin ölçüsü din yerine akıl ve bilim olur. Bilim ve akıl, din ölçü alınarak değil, din, akıl ve bilim ölçü alınarak yargılanır. Kutsal kitaplar, bilimsel ve akılcı rasyonalist açıdan incelenir. Kutsal Kitap’ta yazılanlar, aklın eleştirisinden geçirilir. Arkeolojik araştırmalarla Kutsal Kitap’ın tarihselliği gösterilir.
Teknolojik gelişmeler sayesinde insanlar doğa olaylarını gittikçe daha çok kontrol eder hale gelirler ve doğaüstü güçlerin yardımına daha az ihtiyaç duyarlar. Bütün bu gelişmeler, bilimsel ve akılcı yöntemlerin hakikatin ölçüsü olarak dinsel metinlerin veya onun yorumcularının yerini alması ile sonuçlanır. Dinsel açıklamalar ikna ediciliğini kaybeder. Bireyler, dinsel dogmalar konusunda şüpheci, agnostik veya ateist olurlar.
Toplumsal kurumlar da dinin etkisinden giderek kurtulur. Eskiden siyasal iktidar (hanedanlar ve krallar) kendini tanrısal alemle özel ilişkileri olduğu, kendi seslerinin Hakk’ın sesi olduğu iddiası ile meşrulaştırırken, meşruiyetin kaynağı giderek halkın iradesi, rızası olur: Teokrasi (şeriat) yerine, cumhuriyet veya demokrasi daha meşru yönetim biçimi olur. (Bir ara formül olarak, Tanrı’nın kral aracılığıyla değil, halk aracılığıyla konuştuğunu, dolayısıyla kralın halk iradesine tabi olması gerektiğini ima eden “halkın sesi, Hakk’ın sesidir” formülü Tanrı ile demokrasi arasındaki bağı kurar.) Siyasal yönetimin ya da devletin işlevi, insanların öbür dünyadaki mutluluğunu garanti etmek değil, bu dünyadaki mutluluğunu sağlamak haline gelir.
Ahlakı, Tanrı’nın iradesine bağlayan, iyi ve doğruyu, Tanrı’nın emrettiklerini yapmakla ve yasakladıklarını yapmamakla özdeşleştiren dinsel ahlak yerine mutluluğu tek iyi olarak kabul eden faydacı (utilitarian) veya ödevleri pratik akıldan türeten Kantçı deontolojik ahlak veya insan hakları olmuştur.
Epistemoloji alanında güvenilir bilgi kaynağı olarak kabul edilen vahiy ve iman (dolayısıyla bunları temsil eden otoriteler) gücünü yitirir, bilim veya rasyonel düşünüş daha güvenilir (daha, hatta “en” hakiki) bilgi kaynağı görülmeye başlar (pozitivizm).
Aydınlanma döneminde insan aklını öne çıkaran, insanların kendi geleceklerini kendilerinin belirleyebileceği inancı, hümanizm, ortaya çıkar. Birey, dinsel otoriteler karşısında özgürleşir; Kant’ın dediği gibi, aklını kullanmaya cüret ederek vesayetten kendini kurtarır, ergin duruma geçer. Bilgide, ahlakta, siyasette “Tanrı her şeyin ölçüsüdür”, yerine yavaş yavaş “İnsan her şeyin ölçüsüdür görüşü geçer. Bireyler ve kolektif olarak insanlık dinsel otoriteler karşısında bağımsızlaşır.
Laikleşme (ya da sekülerleşme) kavramı da bu sürece, toplumsal ve kültürel alanların, bireylerin bilincinin dinsel dünya görüşünün, kurumların ve sembollerin egemenliğinden çıkması sürecine işaret eder. Bu, yukarıda belirttiğimiz bilimsel, ekonomik, siyasal vb. gibi çeşitli faktörlerin etkisi ile kendiliğinden bir süreç olabileceği gibi —Türkiye’de Erken Cumhuriyet Dönemi’nde (1923-1938) olduğu gibi— bilinçli bir politikanın sonucu da olabilir. İkinci durumda laikleştirmeden söz edebiliriz. Böyle bir politikaya da “laisizm” diyebiliriz.
Laik dünya görüşünün başlıca öğelerini de dinsel dünya görüşüne karşı tarihsel süreçte ortaya çıkan metafizik, epistemolojik, etik ve siyasal anlayışlar oluşturur. Bunlar özetle: Doğaüstünü dışta bırakan veya kuşkulu hale getiren bir ontoloji; otorite olarak vahiy ve iman yerine bilimsel yöntemi ve aklı öne çıkaran bir epistemoloji; tanrının iradesini merkeze alan teokrasi (şeriat) yerine insanların iradesini merkeze alan cumhuriyet veya demokrasiyi öne çıkaran bir siyaset teorisi; dinsel ahlak yerine faydacı veya akılcı deontolojik ahlak veya insan hakları ya da doğal haklar teorisi; dinsel bağnazlık yerine dinsel hoşgörü (ve inanç özgürlüğü) olmuştur.
Türkiye’de Dinsel ve Laiklik Sarkacında Eğitim
Karıştırılması muhtemel bazı terimleri tanımlamakta yararlı olacaktır. Din hakkında eğitim ya da din öğretimi: Belirli bir dini inancı öğrenciye benimsetmeye çalışmayan, o dinleri nesnel bir bakış açısıyla öğrencilere tanıtmaya çalışan eğitim. Din hakkında eğitimde, örneğin, bir dinin ya da dinlerin peygamber(ler)i, önemli inançları, pratikleri hakkında bilgi verilir. Laik eğitimle bağdaşmaz bir yanı yoktur. Nitekim 12 Eylül rejiminin getirdiği Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi böyle haklı çıkarılır. Din eğitimi. Öğrenenlere, belirli bir dinin temel inançlarını benimsetmek ya da daha uygun bir ifade ile “aşılamak” amacıyla öğretme. Genellikle aşılamada kullanılan yöntemler, objektif ve rasyonel değildir, tek taraflıdır. Benimsetilecek inanç övülür, onu benimseyenlerin üstün olduğu, hakikati bulduğu telkin edilir; rakip inançlar eleştirilir; bizlik duygusu verilir; benimsetilecek inancın aleyhindeki kanıtlar ve eleştiriler bastırılır. Bu anlamdaki din eğitimi, laik bir devlette olmaması gereken eğitimdir. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi, pratikte din eğitiminin verildiği bir derstir. Dinsel eğitim. Amaçları ve —olabildiği ölçüde— araçları da dinin verilerine dayandırılan eğitimdir. Kuşkusuz din hakkında eğitimi de, din eğitimini de içerir. Örneğin amaç dindar insanlar yetiştirmektir. Bunun için öğrenci-öğretmen ilişkileri, eğitimin karma olup olmayacağı, hangi harflerin öğretileceği, hangi takvimin vs. kullanılacağı… dinsel önermeler referans alınarak belirlenir. Laik eğitim. Laik eğitim 3 anlama gelebilir. (1) Din eğitimi vermeyen eğitim. (Fakat gevşek anlamda laik devlet, bütün dinlerin eğitimini o dinlerin kendilerini gördükleri gibi ve eşitliği gözetmek koşuluyla—örneğin, Katolik otoritelerin Katolikliği gördüğü gibi; Türkiye’de Alevi otoritelerin Aleviliği gördüğü gibi olmak kaydıyla— bütün dinleri öğretebilir. (2) dinsel önermeleri referans almayan veya bir temele dayanmayan eğitim.) (3) Laiklik için (ya da laisist / sekülarist) eğitim. Her alanda dini geri plana çekmek için çalışan bir laisizm, ister istemez, dinlerle çatışma içinde olacaktır. Çünkü bütün dinler kendilerinin tek doğru din olduğunu ve kamu düzeninin kendi ilkeleri üzerine kurulması gerektiğini ileri sürerler. Siyasal laiklik en azından pratikte, felsefi ve kültürel laiklik ise hem teoride hem pratikte bu iddiayı reddeder. Kamu düzeninin din dışı ilkelere örneğin, pragmatik ilkeye agnostisizme, doğal hukuka, tecrübelere, aklın ilkelerine… dayandırılması gerektiğini ileri sürer.
Batılılaşma öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda başlıca eğitim kurumu medreselerdi ve onlar da dinsel otoritelerin sorumluluğunda idi. Eğitime İslami bakış açısı egemendi. İmparatorluğun, batılı devletler karşısındaki yenilgisi sistematik hale gelince, güçlenmek için batılılaşma gereği duyuldu. Batının “vesait-i umran (bayındırlık araçları) ve maarifine dahi layıkıyla kesb-i ıttıla ederek (bilgisine vakıf olarak) kabil-i tatbik olanların” bildirilmesi ve sonra da alınması için elçiler gönderildi.
Ancak alınacak batı, dinsel dünya görüşünün egemen olduğu Ortaçağ batısı değil, Rönesans’tan itibaren öncüleri dinsel otoriteye (Kilise) karşı mücadele veya onun hışmına uğrayan laikleşen veya modernleşen, aydınlanma düşüncesi ile şekillenmekte olan batı idi. Batılılaşmanın kapsamı genişledikçe dinsel dünya görüşü ile çatışma içinde olan yukarıda öğelerini verdiğimiz laik dünya görüşü de Osmanlı İmparatorluğu’na girdi. Önce askeri, daha sonra sivil alanda olmak üzere batı tarzında “mektep”ler açılmaya başlandı. Eğitimin içeriğinde ve yöntemlerinde modernleşme başladı. Yeni “mektepler” dinsel otoritelerden bağımsız kuruldu ve onların etkisinden uzak tutuldu. Modern bilimler ve onlarla birlikte, bilimsel dünya görüşü girdi. Fransız Devrimi ile birlikte demokrasi, insan hakları, cumhuriyet fikri girdi.
Cumhuriyet öncesi modern, yani laik düşünce ve kurumların İmparatorluğa girişi ideolojik değil, pratik gerekçelerle yapıldığı ve dine karşıt olmama gözetildiği için laikleşme bir yan etki olarak görülebilir. Fakat Cumhuriyet döneminde bilinçli bir laikleştirme girişimidir. Temel varsayımları ve imaları dinle çatışma içinde olan modern bilim “en hakiki mürşit” olarak alınır. Hükümet, laisizmi bir politika ve dünya görüşü olarak benimser. Yapılan bir dizi reformla gerek devlet yaşamında gerekse toplumsal yaşam İslami simgelerden arındırılır ve hızlı bir Batılılaştırma, dolayısıyla laikleştirme sürecine girilir. İslami simgeler devlet ve toplum yaşamından çıkarılır. İslami kurum ve simgelerin temsilcilerinin nüfuzunun azaltılır veya ortadan kaldırılır.
Geleneksel İslami kurumları ortadan kaldıran başlıca reformların ya da yasal düzenlemelerin bir listesi şöyle verilebilir. Dinsel olarak meşrulaştırılan saltanat ilga edilerek, bir süre sonra cumhuriyet ilga edilir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu (3 Mart 1924) sonrası, dönemin hükümetinin dinsel sembol ve kurumları kamusal yaşamdan çıkaran laikleştirici politikalarına (Hilafeti’in, Şeriye ve Evkaf Vekaleti’nin, Şeriat mahkemelerinin kaldırılması, dini siyasete alet etmenin vatan hainliği sayılması, şapka giyilmesi, tekke ve zaviyelerin yasaklanması, takvim değişikliği, Latin harflerinin ve Medeni Kanun’un kabulü, İslam’ın devlet dini olmaktan çıkarılması, Arap harfleri ile öğretimin yasaklanması, milletvekili yemininden “vallahi” sözcüğünün çıkarılması, batılı rakamların kabulü, ibadethaneler dışında dini elbiselerin giyilmesinin yasaklanması, laiklik ilkesinin anayasaya girmesi…) bağlı olarak, eğitim de giderek laikleşir.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun 5. maddesinin hükmünü yerine getirmek için adı İmam-Hatip Mekteplerine dönüştürülen 29 Dar-ül Hilafe medresesi dışındaki 479 adet olan ilmiye medresesi kapatılır. (İmam-Hatip Mektepleri Cumhuriyet dönemde dinsel eğitimin başlıca çekirdeği olacaktır.)
1924 İlkokul Programı’nda —ilk ve ortaokulda— zorunlu olan din dersleri, köy ilkokullarında zorunlu olmaya devam ederken şehir ilkokullarında 1926’da seçmeli hale getirilir ve 1930-1933 arasında haftada yarım saatlik konferanslar şeklinde verilir. Ortaokullarda ise 1927-28’den 1930’a kadar serbest zamanlarda okutulur. (Dolayısıyla, 1939-1948 arası hariç Cumhuriyet döneminde eğitim, din eğitimi vermeme anlamında hiç laik olmamıştır.)
Standart İslami bir uygulama olan kız ve erkek öğrencilerin özellikle ilk beş sınıftan sonra ayrı ayrı okullarda okumasına tedricen son verilir ve karma eğitime geçilir. Ders kitaplarında (örneğin, Tarih 2: Orta Zamanlar, 1931) din konusu materyalist, evrimci açıdan ele alınır. 1930’a gelindiğinde Cumhuriyet döneminin medreseleri olan İmam-Hatip Mektepleri yavaş yavaş kapanır ya da kapanmaya bırakılır. (1930’dan bu okulların yeniden açılacağı 1952’ye kadar olan dönem, İslamiyet sonrası Türk tarihinde belki de tek medresesiz dönemdir.)
Çok Partili Dönemde Yeniden Dinselleşme ve Eğitim
Erken Cumhuriyet döneminde laikleştirme daha çok tek parti rejimi ve dahası Takrir-i Sükun Kanunu (1925-1929) altında, başka deyişle halka rağmen olunabilecek koşullarda olmuştur. Çok partili demokrasi ise halkın oyunu almak için kaçınılmaz rekabeti doğurur. Demokraside halk değiştirilecek, yol gösterilecek bir kitle statüsünden, kendisi için neyin iyi neyin kötü olduğunu bilen, bir reşit statüsüne geçer. Siyasal partiler halkın oyunu alabilmek için, onun hoşuna gidecek şekilde konuşurlar. (Demo-krasi ile halkın önyargılarına, duygularına, korkularına, kendini beğenmişliğine ve beklentilerine seslenerek siyasal iktidarı kazanma stratejisi olan dema-goji yakından bağlantılıdır). Halkın suyundan giderler. Laik eğitim geniş kitlelere yayılmadığından, bu, dinsel duygularına seslenme demektir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası (1924-1925), “Efkar ve itikadat-ı diniyeye [dini fikir ve inançlara] hürmetkar” olduğunu programında belirtir. Serbest Cumhuriyet Fırkası Yalova’da kurulur kurulmaz taraftarları Yalova köylerine din propagandası yapar; dinci grupların her türlüsüne serbestçe yaslanır. Bu konuda laikliği bir ilke olarak getiren CHP de bir istisna değildir.
Tek parti döneminin sonunu laikliğin tavan yaptığı dönem, çok partili dönemin başını da laikleştirici devrimlerin iptalinin (delaisizasyonun) başlangıcı olarak kabul edebiliriz. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra çok partili demokrasiye geçişle birlikte, CHP din politikasını revize etmiş, 1948’de ilkokullara din dersi konmuş, Ankara İlahiyat Fakültesi açılmıştır. Dinsel söylem ve semboller artan ölçüde kamusal yaşama girer. Ezan tekrar Arapça olur. Merkez sağ, tarikatlar ve cemaatlerle seçim ittifakları yapar. İmam-hatip mektepleri açmak başlıca seçim yatırımı olur. Din eğitiminin verildiği din dersleri seçmeli olarak programlara tekrar girer. 12 Eylül rejimi, teoride din hakkında eğitim olsa da gerçekte din eğitiminin verildiği Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerini 1982 Anayasası ile zorunlu hale getirdi. Fakat yine de bu dönemde, eğitim dinsel değildir.
Eğitim sistemi içinde din eğitiminin nitelik ve nicelik olarak artışı 2002 de iktidara gelen AKP’nin iktidarını pekiştirdiği 2007’den sonra başlar. Başbakan dindar nesil yetiştirmek istediğini, İmam-Hatiplerin statüsünü yükseltmek istediğini açıkça ifade eder. Dinsel söylem ve semboller kamusal yaşam alanında gittikçe daha görünür hale gelirken Cumhuriyet’in laikliği çağrıştıran sembolleri (özellikle Atatürk, alkollü içecekler) ve törenleri (örneğin, ulusal bayramlar, Kubilay’ı anma törenleri) çeşitli taktiklerle görünmez hale getirilir. AKP’nin önde gelen isimleri, politikalarını sık sık ayetlerle hadislerle haklı çıkarır: Din, bir meşrulaştırıcı olarak işlev görmeye başlar. Tekke ve zaviyelerin serbest bırakılması tartışmaya açılmaktadır. Laik dünya görüşünün yerine dinsel dünya görüşünün geçmekte olduğunu söyleyebiliriz.
Eğitim alanında, 6287 sayılı yasa (30 Mart 2012) ile eğitim alanında İmam-Hatip Ortaokulları açıldı (md 9). Ortaokul ve liselerde, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi’ne ek olarak Peygamberin hayatı ve Kuran-ı Kerim seçmeli dersler olarak kondu (md 9). Yeni ortaokulların ve derslerin öğrenciler tarafından seçilmesi, İslamcı olmalarına özel bir dikkat gösterilen idareciler tarafından teşvik edilmekte. İlköğretim 4 yıla, okul başlama yaşı 5 yaşa indirilerek öğrencilerin İmam-Hatip Ortaokullarına iki yıl daha erken yaşta gitmeleri sağlandı. Karma eğitim, gittikçe artan oranda tartışma konusu yapılmakta. İmam-Hatip Liseleri en prestijli liseler yapılmaya çalışılmakta. Okullarda öğretmenlerin, dini derslerde öğrencilerin türban takmaları serbest bırakıldı.
Öğrencilerin türban takmasını tamamen serbest bırakmak için çalışmalar yapılmaktadır. Din eğitimi okul programları içinde ağırlık kazanırken, evrim teorisini anlatan öğretmenlere soruşturmalar açılmakta, dinsel dogmalarla bilimsel hipotezlerin çatıştığı noktalarda bilimi anlatmak gittikçe tekinsiz bir hal almaktadır.
Eğer sarkaç laikleşme yönünde sallanmaz, hükümetin ömrü ve gücü yeterse, örneğin 2023’te laikleştirici devrimlerin tümünün iptal edildiğini, türkiye’nin “şeyhler, dervişler, müritler” ülkesi haline geldiğini, 1923’teki duruma dönüldüğünü görmemiz şaşırtıcı olmaz. Hatta Hükümetin daha da ileri (ya da geri) gitmesi, tersine bir Tevhid-i Tedrisat uygulaması ile (mektepleri kapatıp ilkokulları da imam-hatip ilkokullarına dönüştürüp, böylece medreseleri temel eğitim kurumu yaparak) batılılaşma öncesi günlere dönmesi olmayacak bir şey değildir.




