
Eylül ayı gelir de eğitim sistemi, eğitimdeki sorunlar tartışılmaz mı? Bölgemizde ve özellikle ülkemizde savaşın, şiddetin ağırlıklı gündem olduğu bir süreçte okulların açılması eğitimin sorunlarını da gündeme taşıdı. İlk ders zili çalarken toplumun bir kesiminde heyecanlı beklenti, bir kesiminde de kaygı, çaresizlik ve umutsuzluk vardı.
AKP döneminde “eğitim” sözcüğü artık “kaos”u çağrıştırır oldu!
Yeni bir eğitim-öğretim yılı başlarken; eğitimde piyasalaşma, dershanelerin özel okula dönüşmesi, eğitimin sınıfsallığı, eğitim hakkından yararlanma düzeylerinin eşitsizliği, müfredatların bilimsel, laik içerikten uzaklaştırılması, eğitimin dinselleştirilmesi, okulların imam-hatipleştirilmesi, cinsiyetler arasındaki eşitsizlikler, öğretmen atamalarının yetersizliği, sınavlar, üniversiteler sorunu, eğitimde AKP kadrolaşması, Türkiye’deki Suriyeli çocukların eğitime erişim sorunları, Güneydoğu’da halkın eğitim talebinin karşılanmaması… gibi pek çok sorun gündemimizde yer alıyor. Artık AKP döneminde eğitim sözcüğü, insanlara bir “sorunlar yumağını”, “kaosu” çağrıştırır hâle geldi.
Eğitim politikası alanında başka ülkelerde “kupon uygulaması” olarak bilinen, devletin hizmet satın alması şeklindeki piyasalaştırma süreci, ülkemizde geçtiğimiz dönemde geniş bir şekilde uygulamaya kondu. Dershanelerin temel dönüşüm liseleri olmaları süreci de piyasalaşmaya/özelleştirmeye yeni imkanlar verdi. 2014-15 eğitim-öğretim yılında öğrenci başına yıllık, anaokulu düzeyinde 2.500 TL, ilkokul düzeyinde 3.000 TL, ortaokul ve lise düzeylerinde 3.500 TL destek sağlanması planlandı. Türkiye’de Eylül 2014 fiyatlarıyla, ortalama olarak özel ilköğretim okullarının 13.000, özel lise fiyatlarının 15.000 TL. olduğu bilindiğinde uygulama, akademik başarısı ve gelir düzeyi görece yüksek öğrencileri özel okula yönlendirme projesi olarak yorumlanabilir. Zira aileler destek yanında özel okul ücretlerinin önemli bölümünü kendileri ödemektedir.
Bu tür teşviklerle AKP iktidarı, özel okul oranını yükseltmeyi, eğitim hizmetlerini piyasanın insafına bırakmayı tercih etmiştir. AKP iktidarı döneminde eğitim bütçesi rakamsal olarak artmış da görünse, eğitim yatırımlarına ayrılan pay azaltılmış, eğitimin finansmanı tercihen halkın sırtına yıkılmaya çalışılmıştır. Halkın cebinden çıkan eğitim harcamaları son 12 yılda 5 kattan fazla artış göstermiştir. OECD tarafından yayımlanan, ülkelerin eğitim harcamalarının tüm kamu harcamaları içindeki oranına ilişkin verilere göre OECD üyesi 34 ülke içinde Türkiye, eğitime en az kamu harcaması yapan ülkedir.
Okullaşma oranındaki genel artışa rağmen belirli gruplardan çocuklar, eğitim hakkından yararlanamıyor. Örneğin; geçtiğimiz eğitim öğretim döneminde okulöncesi, ilköğretim, ortaöğretim düzeyinde özel eğitimden yararlanan öğrenci sayılarına bakıldığında, “özel gereksinimli çocukların” özellikle okulöncesi eğitime ve ortaöğretime erişimlerinin sınırlı olduğu görülmektedir.
Diğer taraftan 6-17 yaş grubundaki çocukların % 3’ünü oluşturan yaklaşık 500 bin “çalışan çocuk” da hem bir işte çalışıyor, hem de okula devam ediyor. Haliyle çalışan çocuklar da eğitim hakkından yararlanmada sorunlar yaşıyor. Keza mevsimlik tarım işçisi ailelerin çocukları da eğitim hakkından yetersiz yararlanıyor.
Türkiye’de Suriyeli sığınmacı sayısının 2 milyonu geçtiği ve bunların önemli bir kısmının çocuklardan oluştuğu biliniyor. Okul çağındaki bu çocukların % 70’inin okula devam edemediği ve temel eğitim hakkından yoksun kaldığı tahmin ediliyor.
AKP iktidarı siyasi, ideolojik hesaplarla eğitimi dinselleştirerek, dindar nesil yetiştirme politikalarını sürdürüyor. Laik, bilimsel eğitim anlayışından kalan izleri yok etmede ısrarcı davranıyor. 19.Milli Eğitim Şurası’nda (2-6 Aralık 2014) yaşanan ve iki gün sonra başlayan 5.Din Şurasında devam eden tartışmalar bunu açıkca göstermişti. Milli Eğitim Şurasında, eğitimin bütün kademelerinde zorunlu din derslerinin okutulması, değerler eğitimi kapsamında “dini”, “manevi” değerlerin verilmesi, Osmanlıca’nın ders olarak okutulması alınan kararlardandı. Eğitimin onca yetersizlikleri, nitelik sorunu yaşamasına rağmen gündemde olmadığı halde, karma eğitimin kaldırılması tartışması da niyetleri ortaya koyuyordu. Aslında eğitim bilimi ve çocuk gelişimi açısından karma eğitimin tartışılması çok geri bir düzey iken, İHL ve meslek liselerinde karma eğitimin fiilen sonlandırılması adımları bile atıldı. Karma eğitimin kaldırılması tartışması ve atılan adımlar laik, bilimsel eğitim için önemli birer tehdit olarak görülmelidir.
Zorunlu din dersi ve seçmeli dini derslerin dayatılması artarak sürdü, seçmeli din derslerinin seçilmesi için öğrencilere baskılar arttı. Başörtüsü uygulaması ise beşinci sınıf öğrencilerine kadar indi. Eğitimin bütün kademelerinde, öğrenci, öğretmen ve velinin katıldığı kutlu doğum haftası etkinlikleri yaygınlık kazandı. Diğer taraftan AİHM, 2007 tarihli kararından sonra Türkiye’nin Din “Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersi nedeniyle Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihlal ettiğine 2014’te bir kez daha karar verdi. 2007’den bu yana Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi müfredatında yapılan değişikliklere rağmen, sünni inanç mezhebi temelinde “din eğitimi” yaklaşımı devam ediyor. Bunlarla birlikte toplumsal mutabakat sağlanarak yapılması gereken müfredat değişikliği de diğer uygulamalarda olduğu gibi “ben yaptım oldu” keyfiyetiyle, işin uzmanları, sendikalar, demokratik kitle örgütü temsilcileri yok sayılarak uygulamaya konuldu.
AKP döneminde öğretmenlik mesleği de yıpratılmış, gelir durumu azaltılmıştır. Öğretmenler; aday öğretmen, öğretmen, uzman öğretmen, başöğretmen diye kariyerlere ayrılmış, ataması yapılmayan öğretmenlerin haklı talepleri görmezden gelinmiştir. Kadrosuz, güvencesiz on binlerce ücretli öğretmen, usta öğretici de asgari ücretin altında, ek-ders karşılığı çalıştırılmaktadır.
Haziran 2014’te yürürlüğe giren MEB’na bağlı Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Atanmasına dair “Yönetmelik” uyarınca gerçekleştirilen 8400 müdürün görevden alınması ise AKP kadrolaşmasının zirvesi oldu. Devamında pek çok yürütmeyi durdurma kararının çıkmış olması hukuksuzluğu, partizanca tutumu gösteriyor. Mevzuat değişikliklerinde de hukuka uygunluktan, ülke gerçeklerinden ve ihtiyaçlarından söz etmek hiç olası değil. Ders kitapları yönetmeliği bazen yargı kararı gereği, bazen de keyfi uygulama ile defalarca değişti. Eğitim Kurumları Yöneticilerinin Ataması Yönetmeliği her defasında yargının iptaline uğradı.
TEOG yerleştirmeleri sürecinde, önceki yılda göz göre göre yapılan yanlışlar sonucunda pek çok öğrenci, gitmek istemediği bir lise türüne otomatik olarak yerleştirilmişti. TEOG ve diğer sınav sistemlerindeki bozukluklar nedeniyle bu yıl da benzer mağduriyetler yaşanmaktadır. MEB, velilerin ve öğrencilerin bireysel tercihlerine, özgür iradelerine destekçi olması gerekirken, öğrencilerle ilgili bütün kararları neo-liberal tercihler üzerinden dayatmakta ve öğrencinin, velinin sorun yaşamasına yol açmaktadır. ÖSYS sisteminin de öğrencilere adalet dağıtmadığı herkesçe biliniyor. Yeni ihtiyaca, arayışlara rağmen, doğru adım ise atılamıyor. Çünkü ilgili kesimlerin demokratik tartışma, karar alma süreçlerine katılım kanalları tıkanmış durumda.
AKP’nin gerici zihniyeti, halkın eğitim ihtiyacını karşılayamaz!
Ülkemizde siyasal iktidarların eğitimde yenilik, reform diye söze başlaması ve devamında kadrolaşma, rant alanlarının kullanılması ile sözde reformları tamamlaması geleneksel bir durumdur. AKP, Türkiye’nin bütün alanlarında olduğu gibi, eğitim alanında da kendi siyasal-ideolojik-rantsal hesapları temel alarak hareket etmiştir. Eğitimde gerici, piyasacı bir dönüşüm sürecini temel alan AKP, bu dönüşümün en önemli adımlarını da son yıllarda atmıştır. AKP eğitim alanında uygulamaya koyduğu politikalarla; kamusal eğitimin zayıflamasını, eğitimin paralı hale getirilmesini, dindar nesil yetiştirmeyi, dinselleşmeyi önemseyen uygulamalara hız vermiştir. Yeni rejime uygun değer yargılarının yaygınlaştırılmasını, eğitimde cinsiyet ayrımının sürmesini, güvencesiz çalışma statüsünün devamını, eğitim yöneticilerinin belirlenmesinde kadrolaşmayı sağlayacak adımları sürdürmüştür. Laik, bilimsel, demokratik, anadilde eğitim talebi ise görmezden gelinmiştir. Eğitimdeki bu gerici, piyasacı dönüşüm politikalarının uygulanması sadece AKP’nin tasarrufu olarak da görülmemelidir. Neo-liberal politikaların bir parçası olarak başka ülkelerde de benzerleri uygulanmaktadır.
Eğitim sistemi, okullar bir toplumun aynasıdır diye söylenir. Bir toplum hakkında bilgi sahibi olabilmek için, bu aynalara bakmak bize önemli ipuçları verir. Özellikle demokrasinin gelişmesi, özgürlükler, temel hakların kullanımı, sosyal yaşam ölçütleri arasındaki ilişki görmezden gelinemez. Demokratik koşullar bireyin bilincinin farkına varmasını sağlar. İnsanların gelişiminin devam etmesi, bireysel ve toplumsal sorumluluklarının bilincine varması, kendini gerçekleştirmesi demokratik bir iletişim ve etkileşimin yaşanmasıyla olasıdır.
Bu nedenle eğitim sisteminin; bilimin ve çağın, toplumun temel ihtiyaçlarına uygun bir şekilde düzenlenmesi ve dönüştürülmesi gerekliliktir. Bu gün; Türkiye’de eğitim sistemi bireysel ve toplumsal beklentilere ne kadar yanıt veriyor? Eğitim sistemi, 21.yüzyılın temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu? Toplumsal barışın, hoşgörünün sağlanmasında, farklılıkların bir arada yaşamasında yeterli rolü oynayabiliyor mu? Bilimin, sanatın, yaratıcılığın gelişmesinde, laikliğin demokrasinin, eşitliğin, adaletin yerleşmesinde oynadığı rol nedir? Yoksul ve çalışan kesimler, emekçiler eğitim hakkından eşitçe yararlanabiliyor mu?
Eğitim, temel insan hakkı ve geleceğimizdir. Ancak Türkiye uluslararası eğitim göstergelerinde en alt sıralarda yer alıyor. Bir eğitim sisteminde; öğrenci, öğretmen, veli, çevre, okul, yönetici, müfredat programları temel öğeleri oluşturduğuna göre bizler bu duruma seyirci kalamayız. Değişen zaman, değişen öğretmen, öğrenci rolleri, öğrenme, öğretme ortamları, değişen teknoloji gibi gelişmeler bizleri yeni, katılımcı bir eğitim anlayışı için, yeni okul yönetimi için düşünmeye, sorumlulukla harekete geçmeye zorluyor.
Sonuçta, eğitimde yaşanan AKP’nin gerici, piyasacı saldırı politikalarına karşı; laik, bilimsel, demokratik eğitim mücadelesi ve dönüşüm gerekliliği kendini tüm şiddetiyle göstermektedir. Geçtiğimiz dönemde eğitimde yaşanan gerici-piyasacı saldırılar karşısında “laik, bilimsel eğitim için ayaktayız” kampanyası ve “13 Şubat Boykotu” ses getiren, heyecan yaratan önemli bir eylemdi. Buradan hareketle önümüzdeki süreçte meclislerden, yerellerden başlayarak 4+4+4 uygulamasına, gerici piyasacı dönüşüme karşı mücadele yürütülmeli, eğitim alanıyla ilgili tüm demokratik güçlerin birliği sağlanarak laik, bilimsel, kamucu, demokratik eğitim mücadelesi büyütülmelidir. Bu amaçla ilk adım olarak 10 Ekim’de Ankara’da emek, barış, demokrasi mitingine kilesel katılım sağlamalıyız.




