Yaz Güneşi – Erbil Karakoç

Yaz Güneşi – Erbil Karakoç

PAYLAŞ

Bir yaz güneşi  daha geldi gediyor. Bu yazı yayımlanırken  insanlar tatil-bayram psikolojisine çoktan girmiş  olacaktırlar. Bir yaz  güneşi daha geldi gidiyor, diğer bütün yazlar gibi, bunaltan sıcaklarına rağmen serinleten ağaç gölgeleriyle, sabah huzursuzluğu ve  akşam sefasıyla ama en çokta dik başlı ve sarı renkli  güneşiyle  acılarımızı da yanına alarak gidiyor.  Zayıf omuzlarımıza basıyor güneş, acıyan omuzlarımıza fakat sarılacağız birbirimize bir müddet sonra her acı gibi bu seneki acılarımızın da hafifleyeceğini bilerek. Acılarda tıpkı güneş yanığı gibidir  kendi kendine geçer ve güneş yanığı  güneş ışığına karşı  nasıl daha dayanaklı olmasını sağlarsa her acıda bir sonraki daha büyük acılar için güneş kremi vazifesi görür.  Sevinçlerimizle, hüzünlerimizle, beklentilerimiz ve kaygılarımızla  sıyrılıp yaz güneşinden, güz güneşine geçeceğiz, eksikliklerimizle fazlalıklarımızla sevdalarımızla. Saksımızda bu yaz  açmadığı için kızdığımız fakat bir dahaki yaza açar diye ayrılamadığımız  çiçeklerimizle… Bizden bağımsız hayatımıza sokulan bir çok kelimelere takılıp kalacağız, öfkeleneceğiz. Kur hesaplarına, vur patlasınlara çal oynasınlara kızacağız. Yaz giderken kara topraktan önceki tek sadık dostumuz, yıllardır değişmeyen geçim derdimiz  tek değişmeyenimiz, yükselen burcumuz olarak bizimle kalacak en samimi gerçekçiliğimiz olarak.

Bir yaz güneşi daha geldi gidiyor.

Güz güneşiyle bir çizgi daha atılacak göz kenarlarımıza, alnımızdaki kırışık daha da derinleşecek kuşlar çoktan terk etmiş olacaklar yavrularını ve kış,   üstü başı dağınık yorgun   bir eskici gibi karşılayacak bizi… Ne diyordu Orhan Veli; Eskiler alıyorum/ alıp yıldız yapıyorum/ musiki ruhun gıdasıdır/ musikiye bayılıyorum/ şiir yazıyorum/ şiir yazıp eskiler alıyorum/ eskiler verip musikiler alıyorum/ birde rakı şişesinde balık olsam.

İnsana dair ne varsa eskicilerde bulabilir insan. Tarihi değeri bulunan ve eski zamanlardan kalma nadir bulunan eşyaların  modern zamanlarda adına antika dense de, eskinin kendini yenilediği ve değerlendirdiği de bir gerçektir. Belki de Orhan Velinin eskilerden yıldız yapması da  bir nevi insanın kendisini yenilemesi değil midir?  Eskilerden antika yapıyorum  diye bilir miydi büyük usta? Antika İtalyanca bir kelime olmasına rağmen Osmanlıca da “Grinbaha tuhaf teferik denirmiş. Yeni Türkçeye göre; pahası az bulunur, hoşa giden mümtaz eşya olarak çevrilmiş. Eskicilik gibi, antikacılıkta bir meslek dalıdır. Fakat eskiyi, antikadan ayıran “eskiyi proleterleştiren”  yeterince eski olmayışı ve etrafta çok bulunuyor olmasından kaynaklı olsa gerek. Böylesi bir sınıflaman altını eşelediğimizde tüketim kültürünün yakıcı yaz güneşi sıcaklığıyla karşılaşıyoruz. Örneğin on sekizinci yüz yılda kullanılan el emeği yapımı  bir kilden  tabak, on dokuzuncu yüz yıllın ortalarına kadar “eskimezken” kullanım alanını korurken. Yirmi birinci yüz yılda neredeyse antika olmuş diye biliriz. Aynı el emeğiyle aynı yöntemle yapılan tabağı yüz yılımızda yapılmaya devam edilse küçümseriz!  Oysa soframızda hala tabak kullanıyoruz! Yeni sanayi tabaklarımızı masalarımıza dizerken “eski olanı camekanlara kaldırıyoruz.” Küçük burjuva değerlerini çabuk benimsiyor, yüzyılların birikimiyle yaratılan değerlerden bir o kadar çabuk vaz geçiyoruz. Bir kili, bir toprağı yoğurup şekil vermeyi bilmiyoruz. En iyi bildiğimiz vitrinlere konulmuşları seçmek. (Geçmiş dönemlerde yaşamış insan topluluklarının kültürel ve toplumsal düzenlerini, günümüze kadar gelebilen maddi kalıntılara dayanarak araştıran, belgeleyen ve gelişim sürecini inceleyerek yorumlamaya çalışan bir bilim dalı olan  arkeolojiyi ayrı tutuyorum)

Günlük hayatın ihtiyaçlarını yeterince sınıflandırmış olsaydık, yada daha açık yazayım gerçekten ihtiyacımız olanla, bize ihtiyacımızmış gibi dayatılanı ayırt etme bilinci ve iradesine sahip olsaydık. Eski dediğimiz bir çok şeyin bugün kullanılır olabildiğini hala görüyor olacaktık. Siyah beyaz televizyonlardan, renkli televizyona oradan plazma denilen televizyonlara geçtiğimizde şekilden başka ne değişti? Bir romanın, bir hikayenin, bir şiirin verdiği gerçek bir bilgiyi, hatta bilgiden vaz geçtim hazzı, tadı vere bildi mi ? Bütün benliğimizle şiddete karşı olmamıza rağmen  bir çok kez sinirlenip  televizyonu pencereden atma isteği hangimiz de oluşmadı. Ama bir kitabı pencereden atma isteği hiç oluştu mu ?  Burada bahsettiğim şey yeniye yenilikçiliğe düşmanlık beslemek değildir. Yeninin ne olduğu ne olmadığı yenilikçiliğin nasıl olması gerektiğini sorgulamadan önümüze konan her şeyi yeni ve her düşünceyi yenilikçilik olarak kabul edebilir miyiz ?

Bir yaz güneşi daha geldi gidiyor…

Eskiler güz güneşinin insanı daha bir güzelleştirdiğini düşündüklerinden, “yaz güneşi gelinime  güz güneşi kızıma dermiş.”  Doğayı daha iyi gözlemledikleri ve doğayla daha fazla barışık yaşadıkları için eskilere güvenirim.

Güz güneşiyle birlikte bütün güzellikler üzerinizde olsun.