
Sezar’ın generallerine gönderdiği mesajlarda üç harfi kaydırarak şifreleme yaptığı söylenir. Bizim alfabemizden örnek verecek olursak Sezar’ın bize gönderdiği bir mesajı A harfi yerine Ç harfini okumamız gerekir. B yerine ise D harfini okumalıyız. Örneğin ISOIĞ diye bir şifreleme yapalım bu şifrelemeyi kendinden önce gelen üç harfi yazılı harflerin yerine koyarak şifreyi çözebiliriz. (İnternetten bakınca Latince de Ö harfi olmadığından farklı sonuç çıkara bilirsiniz… TÜBİTAKIN eski bilim dergilerinde şifreleme tarihiyle ilgili güzel bir makale okuya bilirsiniz.) Fakat bu yazı şifreler tarihini ve günümüzün şifreleme metotlarını anlatan bir yazı değil. “En azından teknik açıdan anlatan bir yazı değil.” Şifreleme ve casusluk tarihini de, değil bir köşeye sığdırmak gazete şifreleme üzerine bir yazı dizisi yayımlasa hayli bir basım yapması gerekecektir. Sezarların, İskenderlerin, Napolyonların tarihi anlatılırken bizim yoksun olduğumuz tarih henüz yazılmadığına göre şu Sezar’ın hakkı Sezar’a ilkesinin baldırı çıplak iyimserliğini iğnelemeliyiz.
Sezar bu yazıda bir metafor olarak çıkıyor karşımıza!
Sezar metaforu üzerinden adım adım ilerleyeceğiz. Sevdiğim güzel bir cümle “ televizyon kitlelerin afyonu” der. Gerçektende böylesi bir afyon üzerine daha önce de çeşitli makalelerimde yazmışlığım vardır. Ancak bilinç ete kemiğe bürünene yani toplumsallaşıp gerçek bir pratiğe geçene kadar da zaman zaman yazmaya devam edeceğim. Sezar’ın şifrelerinden bir çoğu da işte bizim bu aptal kutunun içinde gizli. Sonrası ise sırada kendi sembol, maske ve ayıbıyla sosyal medya geliyor…Sosyal medya aymazlığına kesinlikle inananlardanım. Zaman zaman bana pis ve ağır kokuların yayıldığı bir çöp dağını hatırlatır. Sonra liste uzatılabilir, kağıt ederinden başka değeri olmayan kitaplar, gazeteler, dergiler sokak ve caddelerdeki büyük ilan tabelaları ve diğerleri. Hepsinin tek bir amacı var! Düşünmeyen, sorgulamayan, üretmeyen beyinler yaratmak ve bu beyinleri kontrol etmek. Gönüllü mankurtlar cehennemi kurmak ve Sezarlar’ın cennetine adaklar sunmak. Okumadan bilgi sahibi olmak, sormadan cevabı öğrenmek, ilk bakışta ne büyük nimet olsa gerek. Ama son bakışta bilmediğini bilmemek soramayacağının cevabına tav olmak karışıklığının kaosunda çırpınırken pusulayı şaşırmak. Ve sonrada bütün bunların sonunda hakkın olanı Sezar’a altın tepside sunmak. İşte çağımızın kısır döngüsü gönüllü kölelik sistemi. Peki bu kısır döngü nasıl oluşuyor. Basit bir örnekle açıklamaya çalışayım. Çok lezzetli bir meyveyi mineralli bol topraklardan elde edebilirsiniz. Mineralli bol toprakta yetişmiş aynı meyveyi kuru ve çorak toprağa ektiğimizde büyük ihtimalle ilk yıllarda yine meyve verecektir. Fakat yıllar ilerledikçe ve zamanla tadı bozulacak yenmeyecek bir hal alacak ve muhtemelen kuruyup yok olmazsa acı yabani bir ot olarak kalacaktır. İşte bilgi de insanlar için böyledir. Gerçek bilgiyi almayan/ alamayan düşünce mekanizmasını yerli yerine oturtamayan insan da acı bir yaban bitkisinden başka hiçbir şey değildir. Böylesi insana “su değirmenini tarif edin” dediğimizde muhtemelen tarifine değirmen taşından başlayacaktır. Taşı döndüren su, onun için merak edilen bir bilgi olmadığından gördüğünde de ısrarcı olacak ve hatta dünyanın alimleri arasında isminin yazılmadığına her gün kahredecektir. Her gün böylesi kahredici fakir zihinlerle karşılaşmadığımızı söyleyebilir miyiz? .
Peki bu kısır topraklardan çıkıp bol mineralli topraklara taşınmamızın imkanı yok mu? Elbette var. Olmazsa olmaz zaten. Fakat, zahmetli ve sabır isteyen uzun bir yol olmakla beraber her gün ama her gün yeniden güçlü bir iradeyle hareket etmekten geçiyor. Bir filozof gibi bilerek yaşamaktan ve öğrenerek ölmekten geçiyor yol. Yol Sezarların, İskenderlerin, Napolyonların şifrelerini kırıp, kendi duru net bilincine yeni yeni ufuklar açmaktan geçiyor. Gerçek bilgiyle metalaşmış, piyasacı bilginin mücadelesinden geçiyor. Yol geleceğe mektup olarak bırakılan nesillerin iyi eğitimli ve farkındalığının artmasından geçiyor. Yol etiket gibi diplomalı bireyler yerine birey olmanın başlı başına diploma olduğunu anlamaktan geçiyor. Bir fikrinin olduğunu bilmekten, hiç kimse beğenmese de düşündüğünü söyleyebilmekten cüret etmekten geçiyor. Cüret etmek bütün şifrelerin kırıcısıdır. Pırıl pırıl bilinçlerin oya oya işlenmesinden geçiyor. Bir kuru ağacı yontmaktan, şekilsiz toprağa şekil vermekten, suyu fidanla buluşturmaktan geçiyor. Ancak ille de okumaktan, araştırmaktan, soru sormaktan korkmamaktan geçiyor. İçinde bulunduğun şartlardan yakınmadan, engelleri mazeret sanıp arkasına sığınmadan daha iyi yenilmekten ve yenildikçe öğrenmekten geçiyor. Şimdi; bu yazının sonunda şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ben Sezar’ın bir hakkının olduğunu düşünmüyorum gölge etmesin yeter!




