
Darbe girişiminde bulunan Gülen Cemaati yapılanmasının tüm unsurlarının bertaraf edilebilmesi için 21 Temmuz 2016 tarihinde ilan edilen OHAL Rejimi resmi olarak 2018 yılında sona erse de, OHAL bir biçimiyle hayatlarımızı etkilemeye devam ediyor. Bunun en somut örneği OHAL KHK’ları… Hiçbir idari ve yargısal soruşturma olmadan, tümüyle kurum kanaatine ve ihbarlara dayanarak hazırlanan listelerle kamu görevinden çıkarılanların “hukuk” süreci devam ediyor.
Kamu kurumlarındaki ilerici, devrimci, yurtsever ve barış yanlısı kesimlerin tasfiyesinin bir aracına dönüşen, bu süreçte ihraç edilenler arasında kamuoyunda Barış Akademisyenleri olarak bilinen 2016 yılı Ocak ayında yayınlanan “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriye imza atan akademisyenler de yer alıyor. Bildirinin içeriği ve imzacılarının kamusal kimliği nedeniyle Barış Akademisyenlerinin ihraç ve mahkeme süreçleri, diğer pek çok kesimden daha fazla ilgiyle takip edildi. Bu yoğun ilginin Barış Akademisyenlerinin geri dönüş sürecini kısalttığını ya da kolaylaştırdığını söylemek mümkün değil.
Kısaca hatırlatmak gerekirse, tıpkı diğer ihraçlar gibi, Barış Akademisyenlerinin ihraç kararına karşı İdare Mahkemesine ve Anayasa Mahkemesine yaptıkları başvurular, “yetkisizlik” gerekçesiyle, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan başvurular ise “iç hukuk yollarının tüketilmediği” gerekçesiyle reddedildiler. Bu süreçte AİHM ile Hükümet arasında varılan uzlaşma sonucunda 2017 yılı Ocak ayından yayınlanan 685 Sayılı KHK ile OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu kuruldu. Barış Akademisyenlerinin başvuruları tam 5 yıl boyunca komisyonda bekletildikten sonra hiçbir ayrım gözetilmeksizin reddedildi.
Bir idari organ olarak kurulan OHAL Komisyonu en başından itibaren ihraç edilenlerin hukuka erişimlerini geciktirmek için tertiplenmiş bir organdı ve tam olarak da bu işi gördü. Etkin olmayan, denetlenemeyen, kendisini anayasa ve yasalar üstü gören idari bir mekanizma olarak varlığını sürdürdü. OHAL Komisyonunun işleyişi ve değerlendirmeleri de hukuki bir zeminde olmadı. Komisyon neredeyse tüm kararlarını kurum kanaatlerine dayanarak verdi. Aradan geçen süre zarfında Barış Bildirisine ilişkin Anayasa Mahkemesi tarafından verilen “ifade özgürlüğü” kararı ve ceza mahkemelerinde verilen beraat kararları yok sayıldı.
İhraç edilen akademisyenlerin kendilerini savunabilmek, suçsuzluklarını ispat edebilmek(!) için yargıya başvurabilmeleri tam 5 yıl sonra mümkün olabildi.
Ülkemizde hukuka başvurmak adaletin yerini bulması için yeterli olmuyor. Komisyon kararlarını incelemek üzere özel yetkilendirilen Ankara İdare Mahkemeleri bir yılı aşkın süredir devam eden davalarda çoğunlukla ikinci bir komisyon gibi davranıyor. İhraç edilen 406 Barış Akademisyeninin bir kısmının davasının görüldüğü Ankara 20, 24. ve 25. İdare Mahkemelerinde bugüne kadar 115 kararın tamamında komisyonun kararı kurum kanaati ve emniyet müdürlüğü görüşü esas alınarak onaylandı. Diğer mahkemelerle birlikte 121 başvuru reddedilmiş oldu.
Bu ret kararlarına rağmen, birçoğumuza şaşırtıcı gelse de, Barış Akademisyenlerinin geri dönüşüne karar veren mahkemeler de çıktı. Bugüne kadar Ankara 21. İdare Mahkemesi tarafından 35, Ankara 27. İdare Mahkemesi tarafından da 2 Barış Akademisyeni hakkında göreve iade kararı verildi. Aralarında KESK Eski Eş Genel Başkanı Aysun Gezen ve Mülkiyeliler Birliği Eski Başkanı Dinçer Demirkent’in de bulunduğu akademisyenler birer birer görevlerine geri dönüyor. Bu kararlar sürecin tamamlandığı anlamına gelmiyor. Üniversiteler ise daha mahkeme kararını uygulamadan istinaf mahkemesine itiraz ediyorlar. Marmara Üniversitesi’ne iade edilen bir Barış Akademisyen hakkında verilen iade kararının yürütmesi İstinaf Mahkemesi tarafından durduruldu. Bu risk diğer tüm kararlar için devam ediyor. İdare mahkemesi kararlarına ilişkin İstinaf Mahkemesi kararları ve ardından olası Danıştay süreci, Barış Akademisyenlerinin göreve dönüş sürecinin daha uzun yıllar devam edecek bir hukuk mücadelesi gerektirdiğini gösteriyor.
Dahası bunca yılın ardından mahkeme kararıyla göreve iade edilmek Barış Akademisyenlerinin yüz yüze kaldığı sorunları çözmüyor. Karşı karşıya kalınan haksızlıklar, yüz yüze kalınan sorunlar ve herkesin kişisel deneyimleri bir yana, 6 yıl boyunca akademiden ayrı kalmanın kendisi bile telafi edilemez bir kayıp. Akademiden uzak tutuldukları süre boyunca/nedeniyle hak ettikleri unvanları, kadroları, akademik ilerlemeyi elde edemeyen akademisyenlerin yaşadıkları kayıpların tespiti ve telafisi geri dönüşler sonrası öncelikli gündemlerimizden olmalıdır.
Üniversiteler 21 yıllık AKP iktidarı döneminde en fazla yozlaşan, en fazla çürüyen kurumların başında geliyor. Bu yozlaşma ve çürümeyi durdurabilmek önümüzdeki süreçte akademik özgürlükten, üniversitede demokrasiye, kadro güvencesinden liyakate kadar pek çok alanda bütünlüklü bir mücadele vermemiz gerekiyor. Bu mücadelenin bir yanı da yaşanan yozlaşman ve çürümenin sorumlularıyla hesaplaşmak olmalıdır. İhraç edilen arkadaşlarımızın geri dönmesi bu hesaplaşmanın başlaması açısından hepimizi heyecanlandırıyor.
*İhraç Akademisyen, Eğitim Sen Ankara 5 No.lu Şube Başkanı




