
Kedi ensemde dolaşıyor. Şehre bakan pencerenin koltuğundan uzaktaki ışıklı binaları izliyor.
Kediye anlatamam dışarıdaki tehlikeleri.
Puşt, zil zurna bir hava var dışarıda. Anlatamam bu can pazarını kediye. Anlatamam sokaklar o eski sokaklar değil… Cebinde gofretle gelen terli bir babanın heyecanı yok bu zamanlarda. Annelerin mutfaktan yayılan yemek kokularıyla mahalleye çaktığı selam yok. Çocukların bağırtılı oyunlarının geçmişte kaldığını anlatamam.
Kedi ensemde dolaşıyor. Şimdiki zamanın adına hızlı yaşamak diyorlar. Herkes her şey çok hızlı! Dönüp dolaşıp aynı noktaya gelecek kadar çok hızlı. Yavaş yaşamanın naifliği ve zarifliğinden eser yok. Duran düşer! Düşen bir daha kalkamaz. Kalkamayanlar da artık bizden değildir. Komşuların kapı önündeki uzun sohbetleri yok artık. Hayat tarzı diye diye, yaşamlar bilinçlerde öylesine ötekileştirilmiş ki sanki hepimizin oturduğu apartmanlar, sokaklar otobüsler, ödediğimiz faturalar aynı değil de bir simülasyonla farklı farklı yaşamlara sahipmiş gibiyiz. Postacı gelmiyor. Gelse de getirdiklerinin tadı yok. Kulak asma ayıp olmasın diye postacıya gülümsüyoruz. Beyaz ekranlara mailler düşüyor, beğeniler düşüyor, herkes kendi profiliyle mutlu. Herkes benim profilim senin profilini döver edasında. Kısaca sıraladığım bu gerekçelerle birlikte yine de; yarının Dünyası karanlık iç karartıcı olabileceği gibi aydınlık, pembe bir dünyada olabilir!
Tarih, iki bin yılının başlarından itibaren hızlı bir şekilde hayatımıza giren ‘bilişim teknolojisinin’ gelişmesiyle başlayan ve yirmi birinci yüz yılın insanlığının ‘bilişim teknolojisi ‘ ve kent ile kuracağı ilişki düzenine bağlı olarak ilerliyor. Bizim için yaratılan veya yaratılacak olan harikalar diyarın da uzay ya da okyanus kentleri, gezegenler arası yolculuklar, otomatikleşmiş fabrikalar, elektronik sahne oyunları yaşantımızı büyük ölçüde değiştirmiştir/ değiştirecektir. Hiç tartışmasız insan için on dokuzuncu yüz yılın bir sanayi kentinin yoksul konutlarında yaşamak veya yer altındaki bir maden ocağında kazma sallamaktansa bir bilgisayarı programlamak daha iyidir!
Fakat bu rahatlık tüketim toplumunun vaat ettiği bu bolluk, bütün insanlara mutluluk dağıtmaya herkesin isteklerini karşılamaya yeterli olamadığı aşikar!
Bir fıçının içinde yaşayan Diyojen sarayında yaşayan İskender’den daha mutluydu. Diyojen’in bütün insanlık için örnek alınabilecek rast gele bir insan olmadığı ve onun yaşantısının bütün insanlığa model olamayacağı bilinen bir gerçek. Ancak aynı zamanda onun yaşantısı, para,mal, mülk… gibi maddesel varlıkların hayata anlam kazandırmağa yeterli olmadığını gösteren güzel bir örnektir de.
Yüzlerce metre yüksek binaların yapılması, otobanlar, adına hızlı denen trenlerin şehirleri ‘yakınlaştırması’, daha fazla aracın her gün trafiğe çıkıyor olması ve benzeri ‘kent yaşamının’ insanlara katıksız bir mutluluğu bahşetmesini bıraktık, sadece düzenli yaşanabilir bir kenti-doğayı dahi garantileyememekte. Her gün onlarca trafik kazasın da hayatını kaybeden ve yine başta gürültü kirliliği olmak üzere parlama ve patlamalar ile dolu bir kent yaşantısı içinde koşuşturan kalabalıklar her an yaşamının sonlanması riski içerisinde kapitalizmin çarkını çevirmekte.
Oysaki insanların dahası çocukların kent ve teknoloji ile kurduğu/ kuracağı ilişki gerçekten çok önem arz etmektedir. İnsanların-Çocukların makinelere köle olmasına , bireylerin robotlaşmasına kentlerin ‘ modernite’ adı altında yağma ve talan edilmesine gözyumarak kurgubilimci romancılar gibi davranamayız. Karamsar görüşlerden uzak yaşanabilir bir kent ve nitelikli teknolojinin yaşam için kullanabilirliğini temelsiz birer kuruntu olmadığını nitelikli kent ve teknolojinin , ‘iletişimin’ herkes için var olması gerektiğini çok daha yüksek perdeden savunmalıyız. Israr etmeliyiz iletişim hakkı nitelikli kamusal ve bedava olmalıdır.
Görsel ve işitsel teknolojinin geldiği son nokta şüphesiz ki eski medyanın tüm alışkanlıkları yanı sıra beraberinde bir çok şeyi değiştirmiş durumda. Görsel işitsel yöntemler ile servis edilen görüntülerin gerçekliği ( ileri montaj teknikleri ciddi mesafe kaydetmiş durumda) seyirci cihaz arasında karşılıklı konuşma olanağı (tv, radyo vb)bulunmadığına ve ‘bildirinin’ yalnız tek taraflı yapılıyor olması kitleleri istenen yöne çekmek ve koşullandırmak için çok elverişli bir yöntem sağlamaktadır. Böylesi bir sistem medya yolu ile bireylerin her birine, herkese aynı fikirleri ve aynı doğmaları aşılayarak, bütün bireyleri dev bir makinenin çarkları haline getirmekte. Bu çarklar toplumu ne gerçeklerden ne mutluluklardan , nede mutsuzluklardan haberi olan birer ‘birey’ durumuna dönüştürmüş bulunmaktadır. Görsel ve işitsel teknoloji kullanılarak bütün kişiliklerin üstüne sünger çekilir , herkesin iç dünyası bastırılır ve o kalabalık büyük metropoller ve kentler birer karınca yuvası haline getirilir!
İnsanın bilgisayardan daha aşağı olacağı, kentlerde herkesin yaşantısının daha önceden programlandığı sözde ‘uygarlık’ tehlikesine karşı savunma yolu, bilim ve sanata açık bir kültürün yayılmasını, eleştirmeci bir zekanın oluşmasını, kent insan ve teknoloji sorunlarına akılcı ve yöntemli bir yaklaşımın sağlanmasından geçmektedir.
Yarının uygarlığı üstün ve yüce bir uygarlık olabilir!
Ama insan ‘yaratılarına’ egemen olmadıkça, teknolojinin bütün halkın hizmetine girip , halkın özgürlüğüne ve rahatlığına katkıda bulunmadıkça, sömürü ilişkilerinin aracı olmuş bir teknoloji ortadan kalkmadıkça tarihin iyi yanından ilerlemesine imkan yoktur. Yani ben, cebinde kuruş yokken hayal kurup bütün gofretleri aldıktan sonra onu mahallesindeki arkadaşlarına dağıtan çocukları kediye anlatamam… Şimdilik, bilgisayarının ekranında intikam peşinde koşan çocukların mutsuz dünyasında bizim kedinin yeri yok. Bizim dünyamızda yerleri yok kayıp neslin çocuklarının.
Onlar kendi dünyalarında kendi mecralarında zamana meydan okuyan küçükken /büyüyen çocuklar.
En kıymetlilerimiz…! Laf!
Şimdi ki zamanlarda kim inandıracak bu çocuklara uğur böceğinin uğur getirdiğine, uçurtmanın mas mavi gök yüzünde uçabildiğine, suyun üzerinde taşın yüzdürüle bildiğine.
Siz olsanız inanır mısınız?
Uzatmanın anlamı yok Her birimizin yetişmesi gereken çok daha önemli mevzuları var. Geçmişe nostalji derler.
Zamane ruhu. ..
O zaman Erol Büyükmeriç’in dizeleri tamamlasın kayıp neslin çocuklarının seslenişini.
‘Ezgimi yazıyorum boşluğa / yalnızlığımla çizgiler arasına
Küçülüyor bedenim ellerim üşüyor/ değmiyor türkülerim kimselere
Söylesene camdan bakan amca / neden gözler ırak
Neden kaçışıyor bakışlar/ anneciğim utanıyorum / gel al, kaçır beni buradan.




