Geçmişe nostalji derler – Erbil Karakoç

Geçmişe nostalji derler – Erbil Karakoç

PAYLAŞ

Kedi ensemde dolaşıyor. Şehre bakan pencerenin koltuğundan uzaktaki ışıklı binaları izliyor.

Kediye anlatamam dışarıdaki tehlikeleri.

Puşt, zil zurna bir hava var  dışarıda. Anlatamam bu can pazarını kediye. Anlatamam sokaklar o eski sokaklar değil… Cebinde gofretle gelen terli bir babanın heyecanı yok bu zamanlarda. Annelerin mutfaktan yayılan yemek kokularıyla mahalleye çaktığı selam yok. Çocukların bağırtılı oyunlarının geçmişte kaldığını anlatamam.

Kedi ensemde dolaşıyor. Şimdiki zamanın adına hızlı yaşamak diyorlar. Herkes her şey çok hızlı! Dönüp dolaşıp aynı noktaya gelecek kadar çok hızlı. Yavaş yaşamanın naifliği ve zarifliğinden eser yok. Duran düşer! Düşen bir daha kalkamaz. Kalkamayanlar da artık bizden değildir. Komşuların kapı önündeki uzun sohbetleri yok artık. Hayat tarzı diye diye, yaşamlar bilinçlerde öylesine ötekileştirilmiş ki sanki hepimizin oturduğu apartmanlar, sokaklar otobüsler, ödediğimiz faturalar aynı değil de bir simülasyonla farklı farklı yaşamlara sahipmiş gibiyiz. Postacı gelmiyor. Gelse de getirdiklerinin  tadı yok. Kulak asma ayıp olmasın diye postacıya gülümsüyoruz. Beyaz ekranlara mailler düşüyor, beğeniler düşüyor, herkes kendi profiliyle mutlu. Herkes benim profilim senin profilini döver edasında. Kısaca sıraladığım bu gerekçelerle birlikte yine de; yarının Dünyası karanlık iç karartıcı olabileceği gibi aydınlık, pembe bir dünyada olabilir!

   Tarih, iki bin  yılının başlarından itibaren hızlı bir şekilde  hayatımıza giren  ‘bilişim teknolojisinin’ gelişmesiyle  başlayan  ve yirmi birinci yüz yılın  insanlığının ‘bilişim teknolojisi ‘ ve kent ile kuracağı ilişki düzenine bağlı olarak ilerliyor.  Bizim için yaratılan veya yaratılacak olan  harikalar diyarın da uzay ya da okyanus kentleri, gezegenler arası yolculuklar, otomatikleşmiş fabrikalar, elektronik sahne oyunları yaşantımızı  büyük ölçüde değiştirmiştir/ değiştirecektir. Hiç tartışmasız insan için on dokuzuncu yüz yılın bir sanayi kentinin yoksul konutlarında yaşamak veya yer altındaki bir maden ocağında kazma  sallamaktansa  bir bilgisayarı programlamak  daha iyidir!

Fakat bu rahatlık tüketim toplumunun vaat ettiği bu bolluk, bütün insanlara mutluluk dağıtmaya herkesin isteklerini karşılamaya yeterli olamadığı aşikar!

Bir fıçının içinde yaşayan Diyojen sarayında yaşayan İskender’den daha mutluydu. Diyojen’in bütün insanlık  için örnek alınabilecek rast gele bir insan olmadığı ve onun yaşantısının  bütün insanlığa model olamayacağı  bilinen bir gerçek. Ancak aynı zamanda onun yaşantısı, para,mal, mülk… gibi maddesel varlıkların hayata anlam kazandırmağa yeterli olmadığını gösteren güzel  bir örnektir de.

Yüzlerce metre yüksek binaların yapılması, otobanlar, adına hızlı denen trenlerin şehirleri ‘yakınlaştırması’, daha fazla aracın her gün trafiğe çıkıyor olması ve benzeri ‘kent yaşamının’  insanlara katıksız bir mutluluğu bahşetmesini bıraktık, sadece düzenli yaşanabilir bir kenti-doğayı  dahi  garantileyememekte. Her gün onlarca trafik kazasın da hayatını kaybeden ve yine başta gürültü kirliliği olmak üzere parlama ve patlamalar ile dolu bir  kent  yaşantısı içinde koşuşturan kalabalıklar her an yaşamının sonlanması riski içerisinde kapitalizmin çarkını çevirmekte.

Oysaki insanların dahası çocukların  kent ve teknoloji ile kurduğu/ kuracağı ilişki gerçekten çok önem arz etmektedir. İnsanların-Çocukların  makinelere köle olmasına , bireylerin robotlaşmasına kentlerin ‘ modernite’ adı altında yağma ve talan edilmesine  gözyumarak   kurgubilimci romancılar gibi davranamayız. Karamsar görüşlerden uzak  yaşanabilir  bir kent ve nitelikli teknolojinin yaşam için kullanabilirliğini  temelsiz  birer kuruntu olmadığını nitelikli  kent ve teknolojinin , ‘iletişimin’  herkes için var olması gerektiğini çok daha yüksek perdeden savunmalıyız. Israr etmeliyiz iletişim hakkı nitelikli kamusal ve bedava olmalıdır.

Görsel ve işitsel teknolojinin geldiği son nokta şüphesiz ki  eski medyanın tüm alışkanlıkları yanı sıra beraberinde bir çok şeyi değiştirmiş durumda. Görsel işitsel yöntemler ile  servis edilen görüntülerin gerçekliği ( ileri montaj teknikleri ciddi mesafe kaydetmiş durumda) seyirci cihaz arasında karşılıklı konuşma olanağı (tv, radyo vb)bulunmadığına ve ‘bildirinin’ yalnız tek taraflı  yapılıyor  olması  kitleleri istenen yöne çekmek ve koşullandırmak için çok elverişli bir yöntem sağlamaktadır.  Böylesi bir sistem  medya yolu ile bireylerin her birine, herkese aynı fikirleri ve aynı doğmaları aşılayarak, bütün bireyleri dev bir makinenin  çarkları haline getirmekte.  Bu çarklar toplumu ne gerçeklerden ne mutluluklardan , nede mutsuzluklardan haberi olan birer ‘birey’ durumuna dönüştürmüş bulunmaktadır. Görsel ve işitsel teknoloji kullanılarak bütün kişiliklerin üstüne sünger çekilir , herkesin iç dünyası bastırılır ve o kalabalık büyük metropoller ve kentler birer karınca yuvası haline getirilir!

İnsanın bilgisayardan daha aşağı olacağı, kentlerde herkesin yaşantısının daha önceden programlandığı sözde ‘uygarlık’ tehlikesine karşı savunma yolu, bilim ve sanata açık bir kültürün yayılmasını, eleştirmeci bir zekanın oluşmasını, kent insan ve teknoloji sorunlarına akılcı ve yöntemli bir yaklaşımın sağlanmasından geçmektedir.

Yarının uygarlığı üstün ve yüce bir uygarlık olabilir!

Ama insan ‘yaratılarına’ egemen olmadıkça,  teknolojinin bütün halkın hizmetine girip , halkın özgürlüğüne ve rahatlığına  katkıda bulunmadıkça,  sömürü ilişkilerinin aracı olmuş bir teknoloji ortadan kalkmadıkça  tarihin iyi yanından ilerlemesine  imkan yoktur. Yani  ben, cebinde kuruş yokken hayal kurup bütün gofretleri aldıktan sonra onu mahallesindeki arkadaşlarına dağıtan çocukları kediye anlatamam… Şimdilik, bilgisayarının ekranında intikam peşinde koşan çocukların mutsuz dünyasında bizim kedinin yeri yok.  Bizim dünyamızda yerleri yok kayıp  neslin çocuklarının.

Onlar  kendi  dünyalarında kendi mecralarında zamana meydan okuyan küçükken /büyüyen çocuklar.

En kıymetlilerimiz…!  Laf!

Şimdi ki zamanlarda kim inandıracak bu çocuklara uğur böceğinin uğur getirdiğine, uçurtmanın mas mavi gök yüzünde uçabildiğine, suyun üzerinde taşın yüzdürüle bildiğine.

Siz olsanız inanır mısınız?

Uzatmanın anlamı yok   Her birimizin yetişmesi gereken  çok  daha önemli mevzuları var. Geçmişe nostalji derler.

Zamane ruhu. ..

O zaman Erol  Büyükmeriç’in dizeleri tamamlasın kayıp  neslin çocuklarının seslenişini.

‘Ezgimi yazıyorum boşluğa / yalnızlığımla  çizgiler arasına

Küçülüyor bedenim ellerim üşüyor/ değmiyor  türkülerim kimselere

Söylesene camdan bakan amca / neden gözler ırak

Neden kaçışıyor bakışlar/ anneciğim utanıyorum / gel al, kaçır beni buradan.