Yenilenmesi Gereken bir Sendikal Hat için Bazı Hatırlatmalar (Kemal IRMAK)

Yenilenmesi Gereken bir Sendikal Hat için Bazı Hatırlatmalar (Kemal IRMAK)

1209
PAYLAŞ

Bir ülkenin çalışma yaşamında (sendika, iş, işsizlik, sömürü, ağır çalışma koşulları vb) sorunlar varsa ve ciddi boyutlardaysa, o sorunun arka planında ülke yönetiminin siyasi tercihleri ve bu tercihlere karşı toplumun aldığı tutumlar yatar. Yönetenler gücünü, yönetilenlerin dağınıklığından alır. Türkiye’nin çalışma yaşamındaki sorunlara ve sendikal alanın yaşadığı krizlere, bir takım verilerin ışığında ve sosyolojik-politik yönelimlerin rehberliğinde bakmaya ihtiyaç var. Hiçbir sosyolojik durum tek bir sebeple açıklanamayacağı gibi, tek kalem reçeteyle de çözümlenemez.

Her şeyden önce, Türkiye ucuz emek cenneti olmakla beraber, çalışanlar arasında da çok ciddi ücret farkların olduğu bir ülke. Bunda elbette ki 12 Eylül’ün ve sonrası siyasi iklimlerin çok ciddi payı var. Sermayenin küreselleşmesine paralel olarak çalışma yaşamına eş zamanlı olarak dayatılan, “esnek üretim ve esnek çalışma”, “sendikasızlaştırma” eğilimleri ve sendikalara getirilen, “iş yeri, il ve bölge kotaları” gibi sendikal engellemeleri de dahil ettiğimizde tablonun vahameti çok daha net ortaya çıkıyor. Biraz sonra sıralayacağımız veriler yıllardır tartıştığımız ama bir türlü yapmadığımız -yapamadığımız- “çalışanların ortak örgütlenmesi” meselesinin ne kadar yakıcı ve ertelenemez olduğunu ortaya koymakta.

DİSK-AR’ın asgari ücretin belirlenmesi çalışmaları öncesinde yaptığı araştırmada çok çarpıcı sonuçlar var. Açlık sınırının 3 bin liraya, yoksulluk sınırının 9 bin liraya dayandığı ülkemizde asgari ücret; 2 bin 825 lira olarak belirlendi.

Araştırmaya göre:

  • Bütün ücretli çalışanların %17’si , yani 3,3 milyon işçi asgari ücretin altında bir ücretle çalışıyor.
  • Asgari ücretin yarısından daha az ücretle (bin 400 TL ve altı) çalışan işçi sayısı 1 milyona yakındır.
  • Asgari ücret ve altında bir ücretle yaşamını sürdüren işçi sayısı 7,5 milyon dolayındadır.
  • Bu rakamlar bütün ücretli çalışanların yaklaşık % 39’una tekabül ediyor.
  • Tüm ücretli çalışanların %64’ünün ise (12,5 milyon işçi) asgari ücretin altı ile asgari ücretin 1,5 katı (4 bin 200 TL) arasında bir ücretle çalışıyor.
  • Çalışma hayatında sayıları daha az olan kadınların asgari ücrete ulaşma oranının (%17’ye, %25) erkeklere oranla çok daha yüksek olduğu, bir ülkenin çalışanlar fotoğrafını ortaya koyuyor.

Araştırmada verilmemişti ama işçilerin %35’inin de 4 bin 200 liranın üstünde, yoksulluk sınırının (9 bin TL) çok altında bir ücretle çalıştığı ortaya çıkıyor.

Ülkedeki kamu çalışanlarının da 3 bin 500 ile 7 bin 500 lira arasında (yoksulluk sınırının çok altında) bir ücretle çalıştığını biliyoruz.

Ülkedeki işsizlik rakamlarının 10 milyona yaklaştığı inkar edilemez bir gerçek. Neredeyse her evde bir işsiz insan var. Bu kadar işsizin olduğu bir ülkenin “ucuz emek cenneti” olması (sendikalarında haline bakınca) o kadar doğal ki.

Bu verilere bakınca “Açlıkla sınanıp, yoksullukla terbiye edilen” bir durumla karşı karşıyayız.

Gene bu verilere bakınca, evine bin 500-2 bin lira gelir giren bir emekçi ile, ailede iki çalışanın olduğu ve evine 10-15 bin lira arasında gelir giren bir emekçinin sendikal hak ve özgürlükler mücadelesinde aldığı tutumun şiddeti aynı olmayacaktır. Yönetenler ve sermaye açısından hem işsizlik sopasını elinde tutarak ve hem de ücret dengesizliğini koz olarak kullanıp, belli kesimlere “beterin beteri var, haline şükret” fütursuzluğu ile sömürüyü derinleştirirken, çalışanları da bölmektedir. Çalışanlar aleyhine karanlık koyulaşmaktadır.

Emek örgütlerinin; üyelerinin ekonomik, demokratik, özlük, sosyal ve siyasal haklarının yanında, ülkedeki işsizlerin ve diğer ücretlilerin, güvencesizlerin hak ve özgürlüklerinin örgütlenmesi gibi bir çalışmayı, çabayı önüne koyması gerekir. Bunun yolu “Birleşik Emek Mücadelesi ve Çalışanların Ortak Örgütlenmesi”nden geçiyor. “Senin derdin, benim derdim” olmalı. “Ya hep beraber, ya hiç birimiz” slogan olmaktan çıkmalı, ortak örgütlülükte vücut bulmalıdır. Daha evvel kadrolu kamu çalışanları tarafından verilen hizmet, taşeron işçiler tarafından yürütülmektedir. Yeni istihdam biçimleri güvencesiz çalışanlar sayısını artırmıştır. Oysa kamuda çalışan herkes, kamu çalışanı olarak görülmeli, sendikalarda ortak örgütlenmelidir.

Sendikal yapılar ve sendikal örgütlülükler açısından da bir dizi sorunların olduğu aşikar. Sendikalardaki bu yapısal sorunların da birçok bileşeni var. Elbette sendikaların, kendi iç ve yapısal sorunlarıyla hesaplaşmadan, yukarıda sıraladığımız krizleri aşma şans ve imkanları yok. Devletten, siyasi yapılardan bağımsız kalmak, sınıfın derinleşen sorunlarını, sınıf çelişkileri bağlamında ortaya koymak, buna uygun yönelimler belirlemek, kararlı militan bir mücadele hattını benimsemek sorunların çözümünde belirleyici olacaktır.

Bugün ülkemizde, gerek kamu çalışanları (memurlar) alanında gerekse de işçi alanında örgütlü sendikaların bir çoğu, sarı, yandaş ve büyük oranda işverenle uzlaşmacı-işbirlikçi sendikalar konumundalar. Bu sendikalara çeki düzen verme şansımız yok. Fakat kendilerini, sermayeden, siyasi partilerden, devletten bağımsız, emekçilerin ve işçi sınıfının hak ve çıkarlarını savunmak, sınıf ve kitle sendikacılığı ekseninde konumlandıran sendikaların yapısal sorunlarını daha hızlı çözmek, kendilerine çeki düzen vermeleri zorunluluktur. Emekçileri bölme gayreti içinde olan işverenin ve sermayenin dümenine, bilerek ya da bilmeyerek su taşımaktan vazgeçilmelidir.

KESK VE EĞİTİM SEN’DE DURUM

Sendikaların, işverenin yöneldiği, kıyım alanlarına doğru çubuğu bükmesi kadar doğal bir şey yoktur. Bir ülkede çalışanların kıdem tazminatına göz dikiliyorsa, gasp edilmeye çalışılıyorsa mücadelenin çubuğunu buraya bükmek kadar meşru bir mücadele hattı yoktur. Bir ülkede kamu (halkın ortak mülkleri) tasfiye ediliyorsa, kamu malı özel kişi ve şirketlere peşkeş çekiliyorsa, kamu çalışanı işsiz ve güvencesiz bırakılıyorsa, Kamucu bir mücadele hattı kadar meşru bir mücadele hattı yoktur. Bir ülkede eğitim alanında “felsefe” yok sayılıyor, “evrim” neredeyse yasaklanıyor, okul öncesine kadar “din ve kuran eğitimi” dayatılıyor ve genç nesiller gerici bir kuşatma altına alınıyorsa, bir eğitim sendikasının bunun karşısında “laik ve bilimsel” bir eğitimi savunması kadar meşru bir mücadele hattı yoktur. Üstelik iktidar bunu yaparken, eğitim alanı üzerinden bir rejim inşa ederken, doğu-batı ayrımı yapmadan yapıyor. Ama onların yapmadığını biz sınıf bileşenleri yapıyoruz. “Bu ülkenin doğusu da var”, ya da tersi, “batısı da var” diyerek, hem emekçileri ve hem de mücadeleyi (belki farkında olmadan) bölüyoruz. Okullara müdürler atanırken, doğuda da, batıda da, kuzeyde de, güneyde de, iktidara yakın bir sendikanın üyelerini atadılar.

Sendikayı kendi malı, emekçilerin iradesini de kendi iradesine tabi gören anlayışlar, farklılıkları içinde barındıran sendikal zeminlerin “virüsü”dür. “Değirmen bizim, buğday bizim, bizden un istiyorlar” çok talihsiz bir ifade ve bölen bir dildir. Değirmen de, buğday da emekçilerin tamamınındır, unu da birlikte pişirip yemenin politikalarını gerçekleştirmek ortak sorumluluktur.

Bugüne kadar sendikal alanda yaşanan sorunlar ve içinde bulunduğumuz koşullar göz önüne alındığında Eğitim Sen’i ve KESK’i daha da büyütecek bir sendikal çalışma tarzının ancak mücadele içinde, emekçilerin geniş kesimlerini sendikalarımızda birleştirerek, sadece üye olarak değil, fikri olarak da kazanarak başarabileceğimiz açıktır. Eğitim ve bilim emekçileri kendi somut talepleri etrafında örgütlendikçe, kendi sorunlarına kolektif olarak sahip çıkmaya başladıkça aşılamayacak engel, çözülemeyecek sorun kalmayacaktır.” Bir yandan metinlere bunları yazmak , diğer taraftan bölgesel-siyasal sorunları sürekli sendikanın önüne getirip dayatmak son derece samimiyetsizcedir

KESK ve bağlı sendikalar yıllardır iş yerlerinde bir siyasi partinin sendikası, arka bahçesi, destekçisi olarak eleştirildi. Bir arada eşit ve kardeşçe yaşama iradesini savunan sendika yönetici ve üyeleri bu eleştiri ve suçlamalara (üye yapamama, üye kaybetme pahasına) karşı durdu ve sendikalarını savundular. Ancak bu eleştirilerin asıl muhatabı olan yapı bu suçlama ve eleştirileri ya hiç duymadı ya da duymamayı seçti. Hatta giderek bölgesel siyasal sorunlarını sendika üzerinden aşma yolunu daha da artırdılar. Maalesef bu süreç içerisinde, sendika içinden kendilerine yönelik ciddi uyarılar da gelmedi.

Genel Kurullar sorunların aşılacağı önergelerle taçlandırılan en büyük eylemliliklerdir. Son Eğitim-Sen Genel Kurulu sorunları aşmak için hiçbir yapı tarafından bir takvim olarak değerlendirilmedi. Hal böyle olunca, sendikaya kendi rengini tamamen hakim kılmak isteyen grubun istediği gibi top çevirme alanına dönüştü. Geç de olsa kırmızı kart gösterildi, böyle devam edilemeyeceğinin ihtarında bulunuldu. Böyle devam edilemeyeceği kadar, nasıl devam edilmesi gerektiği de, cevaplandırılması gereken önemli bir soru olarak canlılığını koruyor. Aslında yapılması gereken, bugünün gerçekliği ekseninde, sendikanın kuruluş ilkelerine geri dönmektir. Kültür, kimlik ve inanç ekseninde bir sınıf hareketi olmayacağı gerçeğini tüm sendika bileşenlerine net ve tavizsiz bir şekilde tebliğ ederek bu eksende yol yürümeyi kabul edenlerle geniş cephede buluşmaktır. Diğerinde ısrar edenler olursa, onları ısrarlarıyla baş başa bırakmaktır. Hangi taraftan bakılırsa bakılsın, rafine bir hareket değil derdimiz.

Elbette ki bu ülkede insanlar, inançlarından, etnik kimliklerinden, siyasi düşüncelerinden dolayı ayrımcılığa uğruyor. Bu bir gerçek. Emekçiler, emek örgütleri bunu teşhir eder mücadele verir. Ama asla ve kata, bir inanç ya da etnik talebin peşine takılamaz. Sınıf ve kitle sendikacılığının üzerine oturduğu zemin, dili, dini, ırkı, düşüncesi, rengi ne olursa olsun, en geniş cephede emekçilerin bir araya getirildiği ve ortak bir mücadelede birleştiği zemindir. Sendikalar kimlik ve inanç mücadelelerinin bir türevi, bir varyasyonu olamaz. Maalesef ülkemizde sendikalar (özellikle kamu alanında örgütlü sendikalar) siyasi partilerle anılmaya başlamıştır. Sendikalar herhangi bir siyasi partinin arka bahçesi gibi anılamaz, anılmamalı. Böyle bir algının ortaya çıkmasının giderilmesi herkesin, en fazlada bu algıya sebep olanların sorumluluğundadır. Bu siyaset indirgemeci bir yolu aralar ki, buda sendikal hattı yabancılaştıran, yozlaştıran ve zamanla da sendikal mücadeleyi ayrıştıran bir hale dönüşür. Gelinen nokta da budur.

Bugün sendikalar tabandan kopmuştur. İşyeri meclislerine dayalı, aşağıdan yukarıya karar alma süreçleri ortadan kalkmıştır. Giderek merkezileşen ve dolaysıyla bürokratikleşen yapılara dönüşmüştür. “Dert bir değil, elvan elvan” dizelerinde olduğu gibi durum…

Sendikalar; sınıf, sarı, işbirlikçi, Amerikan tipi, anarko, THS vb isimlerle anılır. Bu sendikal formlardan herhangi birini savunmak, bunun mücadelesini vermek, herkes için demokratik bir haktır, karşı çıkılamaz. Ancak bir emek örgütünde bulunup, bunun mücadelesini verirken; “emek-sermaye çelişkisi ortadan kalkmıştır” demek, eşyanın doğasına aykırıdır. Çünkü bu sınıflar mücadelesinin yasasıdır. Varlık sebebidir. Tıpkı bir fizik yasası olan yer çekimi yasası gibi. Yere düşen elmanın yer çekimi diye bir şey yoktur, elmanın başka düşecek yeri olmadığı için yere düşmektedir denilmesi kadar anlamsızdır.

Bugün sermaye her geçen gün mali hacmini artırıyorsa, işçinin, emekçinin ürettiği mal ve hizmetteki artı değeri, üretenle paylaşmayıp onu sömürüp cebine attığı içindir. Bu uzlaşmaz çelişkiyi yok sayıp, aksini iddia etmek, temsil edilen tabanı yok saymak ve kandırmaktır. Bunda ısrar ise, sınıf mevzilerini zayıflatmak, dinamit koymaktır ki bu zinhar kabul edilemez. Görüldüğü gibi çalışma alanında, dolaysıyla sendikal alanda sorunlar bir çok boyut kazanmıştır. Çözüm de tek boyutlu olmayacaktır. İrade inanç ve çaba da olmazsa olmazdır.

Mevcut sendika yasalarına hapsolmadan, yukarıda sıralanan sorunlardan hızla kurtulup, fiili meşru bir yönelimle tüm emek kesimlerini birleştirecek, ortak yapılarda örgütleyecek samimi, inançlı bir iradenin açığa çıkması, çıkarılması zorunludur. Yapılması gerekenler bellidir. Zaman, bağcıyı dövme hevesi ve kolaylığından çıkılarak, yenilecek üzüm bağının çubuklarını dikme zamanıdır.