
Başbakan Davutoğlu’nun, ATO Kongre Merkezi’nde düzenlenen 64. Hükümet 2016 Yılı Eylem Planı takdim toplantısında yaptığı konuşmada; 3 ayda yapılacakları, 6 ay sonra başlayacak reformları sıralaması, illa da yeni anayasa derken başkanlıktan söz etmeyip hakları ve özgürlükleri vurgulaması bazı gözleri kamaştırdı. Beğeniyle “Vay be!” diyenlere tanık olduk.
Bir iktidarın yaptığı her şeye toptan karşı olmak ya da yaptığı her şeyi alkışlamak gibi bir bağnazlığın ne kadar akıldışı olduğuna işaret edip, kolayca yeni hükümetinin olumlu pratiklerini (!) alkışlamaya ikna olan, başkalarını da ikna etmeye soyunanlar var.
Yetmese de evet denilen referandumlar, verilen desteklerin sonradan “kandırılmakla” açıklandığı onca yaşanmışlıktan sonra, bir şeylerin iyiye gideceği umudunu taşımak… Erdoğan sürekli “başkanlık” derken; Davutoğlu’nun özgürlükçü, demokratik, vatandaşların haklarının altını çizen ve muhalefetle birlikte yapmaya özen gösterecekleri bir anayasadan söz edip pek başkanlıktan söz etmemesini AKP içi bel bağlanacak bir çatlak sanmak… Üstelik sürekli, “Yaptıklarımız yapacaklarının teminatıdır” diyen bir iktidar varken, ancak aptallık olabilir, saflık değil.
AKP’nin ilk 3 ayda, 6 ayda yaptıkları ve yapacaklarının ardından kısa süre sonra referanduma götürülecek “başkanlıklı bir anayasa” ile karşılaşırsak şaşırmayalım.
AKP bazı zor şeyleri 3 ayda değil 3 günde bile yapabilirken, çok kolay bazı şeyleri ise bir türlü yapamıyor (!), yapmıyor.
Bir yandan başbakanı, bakanları, milletvekilleri ile Erdem ve Can’ın tutuklulukları doğru bulmadıklarını yineleyip duranlar var, ki “bağımsız yargı” çoğu zaman onlardan gelen en küçük bir işarete bakıp harekete geçiyor… Öte yanda da, söz konusu muhalifler, iktidarı eleştirenler olduğunda hukuk dışılığı, hatta yasadışılığı hukuk diye savunlar var. Üstelik bunlar aynı kişiler!
Erdem ve Can’ın üçüncü tahliye talepleri de reddedildi. Gerekçe müthiş: “Tutuklamayı sonlandıracak yeni somut delil olmadığından…” Dünyanın neresinden hangi hukukçuyu getirseniz, tutuklamayı gerektirecek somut bir delil bulamaz. Burada, tutuklama için delil aramayanlar, tutuklamayı sonlandırmak için “delil” arayıp bulamıyorlar!
Böyle bir siyasi iklimde ve Saray’dan kontrollü iktidar altında; 3 ayda, 6 ayda atılacak kimi adımlarla, daha büyük anayasa adımlarına ikna olacaklar çıkacak. İkna olmayıp cesaretle gerçeği haykıranların payına 11 ay 20 günlük cezalar düşecek. Ceza alanlar başı dik dolaşırken, Saray’dan kontrollü reformların peşine takılanlar bir süre sonra yine kandırılmışlıklarıyla kalacaklar.
Ne yazık ki, vatandaşları doğru bilgilendiren, eleştirel bakmalara katkıda bulunan, yasama-yürütme ve yargıyı kamu adına denetleyebilen bir medya yok. Bunu yapmaya çalışanların, cesaretle yapanların başlarına her türlü çorabı ören bir düzen bizdeki.
Kafayı su yüzünde tutmak, bugünleri boğulmadan geçmek, iktidarın ortaya serptiği kırıntılara umut diye sarılmaktan değil, dayanışmayı yaygınlaştırmaktan geçiyor. Bir de, muhalefetin, söylediklerini yapabileceğini kanıtlamaktan geçiyor. Vatandaşlar muhalefete güvenecek ve onun etrafında toplanacaksa, bu, iktidarın despotizmine cesaretle ve boyun eğmeden karşı çıkan muhalefet tarzının, yerelde ve yerel yönetimlerde, dürüstlük temelinde yükselen ve dokunduğu vatandaşların yaşamında somut değişimlere yol açan bir pratikle olacak.
Bu süreçte gazeteciler, tutuklu meslektaşlarıyla dayanışmanın her türlü aracını bulup geliştirerek halkın haber alma hakkını savunacaklar. 14 Aralık Pazartesi günü, saat 13:00’de Ankara’da Yüksel Caddesi’nde bir mektup masası kurup tutuklu gazetecilere gönderilecek mektup ve kartpostalları toplayacaklar. Gazeteciliğin suç olmadığını, haberin tutuklanamayacağını yedi düvele duyuracaklar.
Özgür gazetecilik yapılabildiği oranda, göz boyamak, ağızlara bir parmak bal çalarak vatandaşların özgürlüklerini çalmak, önce kandırıp sonra pişmanlık yaşatmak da zor olacak.




