Sendikal Mücadelenin/Unutulmuş Yanı Sosyal Mücadele (Erbil KARAKOÇ)

Sendikal Mücadelenin/Unutulmuş Yanı Sosyal Mücadele (Erbil KARAKOÇ)

PAYLAŞ

Bir, sendikal literatür, “emekçilerin yaşam alanları” çalıştıkları iş yeriyle sınırlı düşünüldükçe sendikal çalışmada bir tabutun içinde cenazesini kaldırılmayı bekleyen mevtadan ileri gitmeyecektir. İki, sendikalar; işçi/memur fark etmez, sendikal mücadele alanlarını “iş yerleri sorunlarına indirgeyip,” iş yeri sınırları içinde çözmeye çalıştıkça sorunların gerçek kaynağına bir türlü ulaşılamayacağı gibi değirmeni sadece değirmen taşından ibaret olduğu yanılgısıyla suyu tutan egemenlerin düzenine çomak sokulamayacaktır.

O zaman ne yapmalı?

Emekçi dediğimiz bireyin soyutlanmış halinden onu somutlayan haline, yani yaşamın bir bütününe yüzünü çevirmesini sağlayacak programlar geliştirilmeli, sendikal mücadele o programlar çerçevesinde yürütülmelidir. Her şeyden önce insan sosyal bir varlıksa çalışanlarında sosyalleşmesi için toplu sözleşmelerde talepler silsilesi, sosyal yönleriyle talep edilmeli/ ücret kısır döngüsünün ne kadar çok para o kadar toplumsal “kalkınma”/ ilerleme yanılgısı insanlık tarihinin kısır döngüsü olduğu bilinmelidir. Keza sadece ücret artışları için yapılan( toplumsal program ve iktidar talepli örgütlenmelerin olmadığı zamanlarda) grevlerin bile bu kısır döngünün hizmetinden başka bir şey olmadığı bilinir. Grev ücret talep (işçi sınıfının bir bütün sıçrama tahtası olması gerekirken) eden işçi için kuvvetli mücadele aracıyken, ücret üzerinde üç aşağı beş yukarı uzlaşılınca kısır döngü sil başa döner. İlk bakışta kazanım gibi görünen mücadele kitlesinden kopuk olduğu için toplumsal sıçrama toplumsal bilinç düzeyi iktidarı hedeflemez. Üretim araçlarının el değişimi yönünde gelişmesi gereken bilinç düzeyi işçi de karşılık bulamadığından, sömürenler için küçük yol kazasıyla atlatılmış olur. (Esas konuyu dağıtmamak için grev nedir ne değildir, girmek istemiyorum.)

Dönelim “kitlesel sınıfsal (sosyal) sendikal” mücadelenin sorunlarına.

Yirminci yüz yılda kazanılmış sosyal haklar/sosyalleşme hafta sonu izinleri ve belirli dilim saatleri içinde (vardiyalı çalışma saatleri dahil) çalışma (sekiz saat) üzerinden şekillenmiş olsa da yirmi birinci yüz yılda bu talepler varlığını önemsizleştirmeden sürdürmeli ancak unutulmamalı ki kapitalist üretim biçimi hafta sonu ve sekiz saat sonrası “parasız yaşam” alanı bırakmadığından, parasız yaşam alanları yani kamusal hizmetlerin ulaşım, dinlenme, kitap okuma, spor yapma, müzik dinleme “bilginin hür dolaşımı” (bilginin meta olmaktan çıkartılması) vb gibi sosyal alanların yerel yönetimler başta olmak üzere merkezi hükümetlerden “hüküm edenlerden yeniden kazanılmalı! Bura da cümleyi bitirirken “kazanılmalı” kelimesi/ kavramı önemli. Çünkü kitle sendikacılığının fikir, siyasi ve fiziki alanları devlet veya özel şirket binaları, üretim tesisleri olamayacağı gibi örgütlenme ve fikir birlikteliği alanları da aynı sınırlar içinde olamaz. İşçi olmayan işçi yani her gün “evde çalışan ev işi yapan kadın,” işsiz bekleyen işçi, evde belirli zamanlarda iş yapanlar özellikle tekstil sektörü gibi, uzun yıllar çalışmış emekliler kitleler kapitalizmin gözünde tam zamanlı sömürülecek artı değer ifade etmediğinden çalışan değil/ tüketen tüketmesi gerekenler olarak görülmektedir. Oysa kitle ve sınıf mücadelesi açısından bu kesimler birer dinamik ve örgütlü mücadelenin değişmez neferleridir. Bu kesimleri kapsayacak sendikal örgütlenme modellerini yaratmak araçlarını kurmak siyaset sendika ilişkisini doğru kurmaktan geçer! Haziran direnişi bunun en güzel örneklerini yaratmıştır.

Sosyal yanı zayıf işçi, işçi sınıfı değildir!

Eskiden proleter dediğimiz yani hakkını bilen hakkını arayan hakkını almadan dönmeyen işçi sınıfının yerine günümüz “yeni nesil işçisi” ne verilirse onunla yetinen işçi bilinci olmayan/ olsa da örgütsel uzun süreli mücadele geleneği ve o gelenekle yaşama alışkanlığına paralel gündelik ihtiyacını sınıf bilinci üzerine kurmuş değildir. Bunun nedenleri çok çeşitli olmakla birlikte, esas çelişkinin “ekonomik/ sosyal çelişkinin” yerine bir çok tali çelişkiler almış bunların başındaysa “kimlik” çelişkisi en elzemi olarak görülmektedir. Neden böyle olduğuna gelince “kitlelerden kopartılmış” kitlelerin dayanışma gücünü unutmuş başta da değindiğim gibi sadece kendisini iş yerinde var etmeye çalışan, yani kendi tabutunda kefensiz kalmış işçi/ işçi sınıfı dünyayı da memleketini de kentini de mahallesini de sokağını da sadece kendi tabutu kadar algılamakta ve algıladığı kadar sahip çıkmaktadır! Gerçek bir laiklik ve aydınlanmadan uzak işçi düşünce muhakemesini de hissiyatlarını da patronun ekmek veren olduğu ve ihanet etmemesi gerektiğini unutmayacaktır! Çünkü bilinç kirliğiyle yetiştirilmiş kitleler aynı zamanda patronların en sadık hizmetçileridir. Samule Beckett in Godot’yu beklerken eserinde ki sahibi tarafından boynuna ip geçirilmiş “köle” gibi bilinç kaybından dolayı kendisine yardım edenleri düşmanı olarak görecektir.

Yine de egemenlere haksızlık etmeyelim, yurdun ( yurdumuzun değil) kaç km kare topraktan olduğu işçilere ana haber bültenlerinde sık sık hatırlatılır ama kime ait olduğu en azından yaşarken kime ait olduğu hiç dile getirilmez… Başta soma da olduğu gibi güvenceli çalışma koşulu burada ki güvence tek başına ssk pirimi ödemek olarak algılanmadan, “güvenceli iş yeri çalışma sahası” yaratılmadığı için fıtrat emekçinin yakasından eksik, ölüm yoksulun ocağından uzak gitmez…

Yurdun yüz ölçümü söylenirken kime ait olduğu söylenmez demiştik, söylenmez çünkü “kitlesinden ve sınıfından” ayrı düşürülmüş işçiler/ halk ait olduğu kendisine ait hissetmediği yurdunun, suyunu içtiği gölgesinde dinlendiği, gök yüzüne başını kaldırdığı, kumsalında güneşlendiği vb vb her şeyin bedelini/ parasını ödemelidir! Çünkü dumansız hava sahasıyla bizleri düşünenlerin aklına hiç “parasız yaşam sahası” gelmez. İşin daha da tuhafı böylesi bir yaşam alanlarını düşünmek nitelikli ve parasız yaşam / ihtiyaç alanları yaratmak da toplumsal muhalefet iddiası olanların henüz gündemine girmiş değildir. Sebebini tahmin etmek aslında çok kolay işçiler ve “önderleri” sosyal alandan yani edebiyat, kültür, gezi, tarih, spor alanından uzaklaştırıldıkça kendi kısır alanlarına hapsolmuş ve iş yeri sorunlarıyla esasen dünya sorunlarını yani sistem sorununu bağdaştıramaz hale gelmiştir ve bilinenle yetinmek durumundadır. Çünkü dışarıda “yığınlarca işsiz bekleyen işçi sınıfına” ekmeğini ki bir dilim ekmektir elinde kalan son kırıntıyı kaptırmamalıdır.

İşte sadece bu nedenlerle yirmi birinci yüzyıl sendikal mücadelesi sadece ücret yada özlük hakları sendikacılığı değil “ bilinç kitle sınıf ve yaşam” sendikal hareketi ekseninde bir birini tercih eden değil biri olmadan diğerinin asla olamayacağı bir anlayış perspektifiyle örgütlenmelidir. Hizmet vermenin ve almanın nitelikli ve sürdürüle bilir olması gerektiğinin daha fazla öne çıkarılması yanı sıra, paran kadar hizmet alıp sağlığın el verdiğince çalış anlayışı daha fazla teşhir edilmelidir.

Beyaz yakalı olsun mavi tulumlu olsun, yirmi birinci yüz yılda kol ve beyin olarak göreceli olsa da vücut olarak tüm çalışanlar bir bütün çöküyorlar. O takdirde vücudu kendi biyolojik saati dilimi dışında çalıştırmanın bir sömürü sistemi olduğunu bilinçlere kazımamız gerekir. Üretmekle, çalışmanın aynı şey olmadığını üretken olmanın saat dilimine ihtiyacı olmadığı ama çalışmanın yani başkaları tarafından sömürülmenin artı kar elde etmenin ihtiyaçlar ve talepler silsilesi çıkmazında bitmeyen bir kar/ para çarkı olduğu bilinmelidir.

Bu yazıda en sağından en soluna bütün sendikaları kapsadığı için, büyük harflerle farklı farklı yazılmış sendika isimlerine yer verilmemiştir. Bu bağlamda tüm sendikalar sosyal talepleri bir yaşam talebi olarak görmeli ve kamusal alanı parklar, bağ, bahçe de dahil olmak üzere yeniden tarif etmelidir. Kazanılmış kamusal haklar elde edilip sağlam bilinçle güvence altına alındığında ise ne ihraçlar, ne açığa almalar nede korkutarak çalıştırmalar/ çalışmalar gündemimizde olmayacaktır.

Üzerine özgürce uzanacağımız yeşil çimlerin özlemiyle!

Yaşasın sendikal mücadelemiz.

HADİ HAYIRLISI OLSUN