
Emekçiler performans sistemiyle dağılmış bu sebeple örgütlenmesi itibarıyla farklılaşmış ve eylem bütünlüğü bu durumdan zarar görmüştür, dolayısıyla “emek hareketinin bugünü “ değerlendirmesi ve “birleşik bir emek hareketine ihtiyaç “ tespitinin yanısıra bunun yaratılması konusunda yapılması gereken ödevlerin zorlaştığını da bilerek hareket etmek zorundayız.
Dünyada 70’lerden ülkemizde ise 80’lerden itibaren sermayenin emek politikalarına dair dönüşümünü tarif eden “neoliberal” uygulamalar bugün karşı karşıya olduğumuz durumu yaratmıştır. Gümrük duvarlarıyla korunan ulusal ekonomik politikalar, merkezi planlamanın hakim olduğu ve devlet koruması altındaki sistem ve bu minvalde örgütlendirilmiş emek üretim süreçlerindeki değişimi çözümlemekte sosyalistler olarak eksiğimiz olmamakla birlikte bu yeni sürecin örgütlenmesi konusundaki başarısızlığımız aşikardır.
Sermayenin hızla uluslararasılaştığı, devletin ekonomi alanında denetçi pozisyonuna çekildiği, kamusal hizmetlerin kar getiren alanlar olarak yeniden düzenlenip özelleştirildiği, üretimdeki örgütlenmenin ana şirketlerden bağımsız şirketler tarafından taşeron olarak tarif edilebilecek şekilde ilişkilendiği (daha anlaşılır olması bakımından otomativ sektörü örnek gösterilebilir. Her bir parçası başka bir şirket tarafından başka ülkelerde üretilen parçalar birleştirilip bir markanın aracı olarak piyasaya sürülmekte ve her düzeyinde artı-değer üretimi olmakla birlikte bundan aslan payını yine marka sahibi firma almaktadır), sermaye ulus devlet sınırlarını aşarken insan ihtiyacını (artı değeri maksimize edebileceği şekilde) ucuz iş gücü olarak gördüğü coğrafyalara kaydırdığı, otomatizasyonun artmasına bağlı insan işgücüne ihtiyacın azaldığı tartışmalarının olduğu, üretici olmayan bir mali sermayenin dünya ekonomisinde belirleyici rol üstlenmeye başladığı (para üzerinden para kazanma, borsa sistemi vs) yeni ekonomik sistem emekçi örgütlenmelerinin de yeniden gözden geçirilmesi ihtiyacını doğurmuştur.
Yeni mezar kazıcıların yeni fikri ve örgütsel silahlara ihtiyacı vardır ancak maalesef ki bu alan ya yeterince ilgi çekmemekte ya da liberal fikirler tarafından işgal edilmektedir.
Emek mücadelesine üzerine tartışmalar/ayrışmalar:
Önceki dönemin emek politikalarına dair tartışmalardan günümüzde hala değerini korumakta olan sınıf indirgemecilik/kimlik indirgemecilik tartışmaları bile boyut değiştirip sınıfı da bir kimlik olarak tanımlamaya varan akıllar üretmekteyken sömürüye karşı direnişin örgütlenmesi de acil bir görev olarak varlığını korumakta hatta eski dönemlere göre daha çok kendini dayatmaktadır. Bu yazı bütün bu külliyatı değerlendirip bir çıkış önermek iddiasında olmamakla birlikte bu tartışmalara girişe katkı sunma kaygısının bir ürünü olarak okunmalıdır. Bir tarafta cevap üretilmesi gereken yığınla soru dururken diğer taraftan da örgütlenmenin yakıcı ihtiyacı hissedilmektedir.
Sınıfın bugünkü parçalı yapısı parçalı emek örgütlenmelerini yaratmakta bununla birlikte parçalı örgütlenmelerin güçsüzlüğü, eylemlerin etkisizliği handikabını da doğurmaktadır. Kimi değerlendirmeler “sendikal kriz” olarak tarifledikleri durumu sendikaların üye sayısındaki ve temsilindeki kayıpla temellendirip yeni sendikal örgütlenmeler (toplumsal hareket sendikacılığı vs) önermekte, bu öneriyi eleştiren kimi çevrelerse yeni sendikal örgütlenmelere itirazlarını bu önermenin kamu emekçilerini, yönetsel pozisyonlardaki emekçileri, mimarlar-mühendisleri, göreli yüksek gelire sahip emekçileri sınıf tanımının içine dahil etmesi üzere kurmakta işçiyi salt mavi yakalılar olarak tarif etmek gerektiğini savunup söz konusu çevreye karşı çıkmaktadır. Her ikisi de hatalı olan bu yaklaşımların değerlendirmesi fikri zenginlik açısından mutlaka başka bir yazının konusu olmalıdır. Ancak asıl konuya girmeden evvel “sendikal kriz” tespitinin her politik çevrede aynı şekilde anlaşılmadığını anlatmak açısından THS öneren arkadaşların “geleneksel sendika” diyerek eleştirip aşmaya çalıştıkları şeyin DİSK, KESK gibi mücadele örgütleri açısından doğru bir kategorize etme şekli olmayacağı (bu emek örgütlerinin “geleneksel sendika” olarak tariflenen merkez kapitalist ülkelerdeki 70’ler öncesinde var olan sendikal yapılarla hiçbir benzerliği olmadığını hatırlatmak, ayrıca “sendikal kriz” tespitinin dayandırıldığı üye kaybı olgusunun bugün Türkiye’ye bakıldığında (sarı sendikalar dahil edildiği surette) kamu emekçileri alanında sendikalı çalışan oranında büyük bir düşme olmadığı için de özensiz bir tespit olduğu rahatça görülmektedir.) Türkiye gibi ülkelerde emek-meslek örgütlerinin durumu değerlendirirken daha farklı parametrelere ihtiyaç olduğu ortadadır. Sendikal krizin siyasi krizden ayrı değerlendirilemeyeceği ülkemizde sol siyasetin etkisizliğinin nedenleri üzerine kafa yormadan sendikal krize de çıkış üretilemeyecektir, salt determinist bir şekilde “emek üretim şekli değişti eski dönemin sendikaları güçsüzleşti” tespiti ülkemizde yönetenlerin iradi müdahaleleri ve söz konusu sendikal yapıların kendi hatalarının sonucunun sürece etkisini görmemektedir. Bağlamadan önce son bir nokta da sendikal kriz tespitinde bulunurken siyasal krizi görmezden gelen ve aslında dünyayı ABD-Avrupa’dan ibaret sayan çevreler sendikaların 70’lerden itibaren düşüşe geçtiği söylemekle birlikte Türkiye’de siyasetin yarattığı zorlama kesintiler (darbeyle sendikaların kapatılması, feshi) yaşanmakla birlikte KESK kuruluşu 90’lara denk geldiği ve darbe sonrası baskı ortamında demokrasi adına da nefes alınacak bir süreç yarattıkları unutulmuştur.
Emekçi emekçiye karşı mı?
Üstteki tartışmayla bağlantılı olarak emekçilerin konumlanışına dair tartışma en bilinen-kabul gören haliyle beyaz yakalı-mavi yakalı emekçiler, üretim araçlarına sahip olmayan ve geçimini ancak iş gücünü satarak sürdürebilen herkesin işçi olarak kabul edilip edilemeyeceği, ücretler arasındaki farkların işçiler arasında fark yaratıp yaratmadığı, plazalarda çalışan ve sistemin sunduğu ayrıcalıkların bir kısmından yararlanma imkanı bulanların emek mücadelesindeki konumu, özelinde sağlık çalışanlarına odaklanılacak olursa hekimlerin geçmişteki “profesyonel, kendi emek gücü üzerindeki tek inisiyatif kendine ait olan küçük burjuva “ konumlarından bugün proleterleşmeye doğru mu gitmekte oldukları, doktorun da, hukukçunun da, hatta imamın ve şairin de sermayenin kendi ücretli emekçisi haline gelip gelmediği ve bunların (meslek sahiplerinin!) sınıf mücadelesinde nerede konumlandırılacağı birleşik bir emek hareketini ihtiyaç olarak tespit edenlerin kısa ve anlaşılır cevaplar vermesi gereken konular olarak durmaktadır.
Farklı örgütlenmeler gündemde:
Ayrıca bugün pek çok farklı platformda sendikaların örgütleniş tarzları tartışılmakta ve işkolu sendikacılığına alternatif formlar (meslek sendikacılığı başta olmak üzere) üzerinde durulmaktadır. Emekçilerin örgütlü mücadelesini büyütecek tek şeyin farklı bir örgütsel form önermesi olmadığı gerçeğini göz ardı etmeden DSD olarak bu tartışmaların da yakından izlenmesi gerektiği fikrindeyiz. Emekçilerin üretim süreçlerindeki değişimden kaynaklı değişen, parçalanan, çeşitlenen çalışma şartları göz ardı edilmemeli, özellikle aynı iş kolunda farklı özlük haklarına sahip olarak, farklı ücretlerde çalıştırılan emekçilerin birbirini değil sistemi hedef alan ortak örgütlenmesini sağlamak için çabalanmalı, bunun için özellikle fikri mücadele sürdürülmelidir. Aynı zamanda emekçilerin örgütlenmesinin önündeki engellerin en büyüğü olan sistemin baskı araçları; işten atmalar, sürgünler, gerekirse “terör örgütleri” ile ilişkilendirerek cezalandırmaların yarattığı geri çekilme ve sinmenin yanında rıza araçları olarak sürdürülebilir yoksulluğun yaratılması, yardım dernekleri, dini ve ekonomik örgütlenmeler yok sayılmadan mücadele edilmesi gerekliliği baştan kabul edilmelidir. Bugünün emekçileri değerlendirilirken salt çalışma hayatının yarattığı farklılaşmanın getirdiği güçlükler değil aynı zamanda gerici mezhepçi iktidarın fikri hegemonyasının toplumdaki en büyük taşıma aracının emekçi kesimler olması gerçekliği de vardır.
Bu bağlamda birleşik bir emekçi mücadelesini yaratmak çabasını sürdürürken akılda tutulması gereken, önemli gördüğümüz noktaları derleyecek olursak;
- Bir ülkedeki toplumsal uyanış ve muhalefet düzeyi o ülkede kazanılabilecek hak ve özgürlükleri de belirlemektedir. Sendikal taleplerin yaşam bulması, Türkiye toplumunun demokrasi ve özgürlük taleplerinin ciddi bir zorlayıcı güç haline gelmesiyle yakından ilgilidir. Baskıya, zora ve sömürüye dayanan gelenekselleşmiş devlet politikalarının karşısına durmadan, onu geriletmeden, bugün AKP İktidarı eliyle fiili uygulamalara dönüşen dindar-itaatkâr bir toplum yaratma çabalarının karşısına dikilmeden, ekonomik haklar, sendikal haklar elde etmek, kullanmak mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla sendikal mücadele, özgürlükçü, demokratik bir Türkiye yaratma perspektifiyle yürütülmelidir.
- Sendikal örgütlenmeden amaç, alabildiğince çok emekçiyi, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesine katarak, yaşamları ve gelecekleri üzerine söz ve karar sahibi olmalarını sağlamaktır. Dolayısıyla kitleselleşmeyi önüne koymayan yani örgütsüz kitlelere ulaşmayı, onlarla kucaklaşmayı hedeflemeyen bir örgütlenmenin gelişme şansı olmaz. Kitleyi kucaklayacak bir teorik yaklaşımla kitlenin bilinç düzeyini gözeten bir pratik çalışmayı hayata geçirmek gerekmektedir.
III. Sendikalar, ekonomik-demokratik alanda mücadele yürüten sınıf örgütleridir. Her sınıf dünyaya ve tüm sorunlara kendi sınıf penceresinden bakar. Kuşkusuz işçiler, emekçiler de ülkede ve dünyada gelişen siyasal olaylardan etkilenmektedirler. Dolayısıyla işçiler emekçiler, onların örgütleri sendikalar ekonomik mücadele yürütürken siyaset kapsamında değerlendirilecek konularda da söz söylemeli, tutum alıp mücadele etmelidir. Ancak bunu yaparken sendikalar siyasal işlev yüklenmemelidir. Ayrıca, sendikaların farklı siyasal görüşlere sahip olabilecek kişilerin bir araya gelerek oluşturdukları sınıf örgütleri oldukları göz ardı edilmemelidir.
- Sendikaların en geniş işçi-emekçi kitlesinin haklarını savunmada başarılı olmalarının yolu muhalif kimliklerinin korunmasından geçer. Bu ise sendikaların devletten de siyasal örgütlerden de bağımsız olmalarıyla olanaklıdır.
- Sendikaları, Demokratik Kitle Örgütlerini siyasal örgütlenmelerin arka bahçesi olarak gören yani bu örgütlenmeleri kendi siyasal taleplerinin savunucusu yapmaya çalışan, bu tür örgütlenmelerin yönetimlerinde bulunarak o örgütlülüğe siyaset ikame etmeyi temel amaç olarak gören, kadroları eliyle bu örgütleri kontrol etmeyi kendine hedef koyan anlayışlarla ortak mücadele edilmelidir
- Sendikal örgütlenme ve faaliyet için işyerleri temel alınmalı, üyeyi karar süreçlerine ve sendikal çalışmalara aktif olarak katılmasına zemin olacak işyeri meclislerinin yaratılması yapılacak en önemli çalışmadır.
Umut ışığı: Tekel süreci bu mücadelenin nasıl yaratılabileceği konusunda eksikliklerle birlikte derslerle de doludur. Nasıl ki Haziran isyanı toplumsal muhalefetin nasıl yapılacağını yarattığı pratikle hepimize gösterdiyse emekçilerin haziranı da bu ayak izlerini takip ederek kurulacaktır.




