PARKTAKİ KÜÇÜK KIZ ÇOCUĞU HEYKELİ – Erbil Karakoç

PARKTAKİ KÜÇÜK KIZ ÇOCUĞU HEYKELİ – Erbil Karakoç

PAYLAŞ

Kimi gün sokakta kaldırımın bir köşesinde/kimi gün dağılmış pazar yerlerinde

/kimi gün yol kenarlarında/  direnen / boynu bükük çiçekleri seviyorum (Erbil Karakoç)

Boş beleş gri betonların içinde dalgın sıkkın canım burnumda yürüdükten sonra, sonunda nihayet, şehirde artık parmakla gösterilecek kadar az olan içinde, çam ağaçlarının, birkaç kara yemişin ve yine birkaç yaralı kestane ağacı ile palmiye ağaçlarının bulunduğu parkın kırık dökük yarı tahta yarı demir sandalyelerinden birine oturdum. Çantamdan bir sigara çıkarıp yaktım.  Parkın yeşilliği ve sessizliğini tütünün efkarıyla buluşturduğumda, zaman diliminin bana iyi geleceğini hissediyordum. Tütünden birkaç nefes çekmiş efkarımı dağıtacaktım ki, oturduğum park sandalyesinin sol tarafında sigaranı söndür rahatsız oluyorum diyen teyzeyi, kızgın ve de şok edici sesiyle  fark edebilmiştim. Şok uzun sürmedi hemen kendime geldim.

“Tamam söndürüyorum kusura bakmayın” dedim.

Bu güzelim çamlar varken, çam kokusunu almak varken sigaramı içilir diye serzenişte bulunan teyzeye birkaç geçiştirici cevap verdikten sonra tekrar sessizce oturmaya başladım. Artık sigara içmeme olanak yoktu çünkü teyze kolay  kolay kalkıp gideceğe benzemiyordu. Parkın içinde etrafı gözetlemeye başladım, çam ağaçlarını, kuşları, gelip geçen birkaç insanı…. Sonrasında parkın içinde küçük bir kız çocuğu heykeli dikkatimi çekti. Önünde elleri ile tuttuğu kocaman bir sele, uzun örgülü saçları, başı ileri bakan beyaz renkli bir kız çocuğu heykelciği. Heykele biraz daha yakından bakınca kız çocuğunun yüzünün boyandığını belli belirsiz aşk ve sözüm ona sevda sözlerinin ve yine sözüm ona ki ‘insan’ isimlerinin yazıldığını hatta küçük kız çocuğu heykelciğine bıyık bile çizildiğini fark ettim. Küçük kız çocuğu heykeline içim acıdı. Bu coğrafyada zaten en büyük acıları ve bedelleri çocuklar ödüyordu. Heykelde olsa yine bedel ödeyen bir küçük kız çocuğu duruyordu karşımda. Yüreğim sızladı.  İnsanların heykellerden hiçbir şey anlamadığı karamsarlığı çöktü üzerime. Heykeli bilmeyen toplum kendi tarihini, kendi kültürünü bile bilir mi? Çağdaş bir toplum ola bilir mi? Hem o heykeli yapan heykel tıraşın emeğine ve sanata düşmanlık niye .  Parkın merdivenlerinin bittiği yerin sonunda, mıh gibi yerimde oturmaya devam ettim. Teyze de inatla oturuyordu. Ama benim derdim bu sefer teyze ile değil az ilerimde bekleyen seyyar simitçiyleydi. Muzaffer bir komutan edası ile simitçiye seslendim. Belki de niyetim küçük kız çocuğu heykeline yapılanların acısını simitçiden çıkarmaktı!

“Bir simit verir misin.” Yüz ifadem sert, yüzüm olabildiğince asıktı.  Ama buna rağmen elimi cüzdanıma atıp simit’in parasını hazır etmiştim bile, sigaradan ve küçük kız çocuğu heykelinden sonra artık tek derdim simide bir an önce kavuşmaktı!

“Veremem”  dedi simitçi!

Parkta ikinci şokumu simitçi sayesinde yaşıyordum.

“Görmüyor musun sudoku çözüyorum.” Sudoku çözen bir simitçi , binlerce simitçi içinde bana rastlamıştı. Bir an bunun iyimi, kötümü olduğunu düşündüm. Beynimin sol lobuna yüklendim bu iyi bir şeydi. Hele ki küçük kız heykelini amaçsızca boyayanlara inat beynini çalıştırmayı seçen bir simitçi. Meta fiziğe inansam bunun bana evrenin bir mesajı olduğunu dahi düşüne bilirdim. Sanki Yin(edilgin) ile Yang(etken) karşıt güçler nöbetleşe’ ye ortaya çıkıyordu. Birden simitçiye karşı gülümsedim.  “Müsait olunca getirisin”  dedim . Simitçi tamam dedikten sonra  umursamadan sudokusunu çözmeye devam etti. Sudoku çözerek katili bulmaya çalışan bir roman okumuştum. Ama bizim simitçi pek katil arıyor havasında değildi. Hatta ekmek parası dahi umurunda değildi.

Hala sigara içemiyordum ve hala teyze yan tarafımda ciddi bir surat ifadesi ile oturuyordu. Yine boş  boş oturan bir insanın yapa bileceği en iyi şeyi yapmaya parkta olan bitenleri gözlemlemeye başlamıştım. Tamda farklı insan topluluklarını ve yaşam tarzlarını düşünürken insan ırkının en büyük acılarını yaşayan kara Afrika’nın kara insanın bembeyaz gülümsemesi ile karşılaştım hemen beraberin de bozuk bir Türkçeyle bana “merhaba” dedi. Son dönemlerde Türkiye de merhaba diyen Türk bulmak çok zor olduğundan merhabasına yine merhaba ile karşılık verdim, siyah insan ırkına.

Nezaketen yanıma oturup oturamayacağını ve peşine de nezaketen başka bir çok şeyi söyledi. Bende aynı nezaket ile karşılık verip oturmasının ve sohbet etmesinin hiçbir sakıncasının olmadığını söyleme faslına girip karşılıklı nezaketleşmeyi bitirdikten sonra .

“Neden Türkiye” dedim “neden okumak için Türkiye’yi seçtin?”

“Neden geldiğim ülkeyi sormuyorsun” dedi. Haklıydı ben siyah tenli tüm insanları bilinç altımda Afrikalı yapmıştım . Afrika kıtasını tek bir ülkeye indirgemiştim.

“Nereden geldin”

“Zimbabve.” Dedi ve “o kadar konuştuk ne kendini tanıttın nede benim ismimi sordun.”

“ Peki soruyorum o zaman ismin nedir?”  Dedim, ama ona ismini söylemesine fırsat vermeden kendi ismimi söyledim…

Sıra ona gelince aklımda tutamayacağım kadar uzun bir isim söyledikten sonra sonunda filimler de gördüğümüz Amerikan tarzı davranışı ile “sen bana kısaca Prens diye bilirsin. Bende zaten kendimi prens gibi hissediyorum” dedi. Ülkesin de ailesi ve akrabaları kendisine prens diye hitap ediyorlarmış.

“ Eyvallah prens.”

Eyvallah, ay vallah, ay gibi anlamadığım bir kaç espri yaptı.

Ama hala soruma cevap alamamıştım neden Türkiye diye ısrar ettim.

“Neden olmasın ki !” Diye karanlık bir cevap verdi.  Şimdi gidip birkaç İngilizce roman almam ve okumam gerekli bildiğin bir yer var mı diye de yarım yamalak Türkçesi ile konuşmasına devam ederken,  İngilizce romanların nerede satıldığını merak etmeyen ben birkaç kem küm cümle kurduktan sonra yine teyzenin sesi ile irkildim. Teyze İngilizce prense bir şeyler söyledi birkaç adres tarif etti. Bana da küçümseyici bir bakışla pazardan geliyorum benim şu poşetleri merdivenlerin başına kadar taşıya bilir misin   dedi.

“Taşırım  teyze.” Poşetlerini merdivenlerin başına kadar taşıdım.  Teyze içten ve samimi bir teşekkür etti. Ben asker kızıyım asker diyerek poşetleri ile uzaklaştı.Simitçi hala sudoku çözüyordu.  Prens değişik harekelerler yaparak yürüyerek uzaklaşıyor, küçük kız heykelciğin başına çocuklar üşüşmüştü… Hala o parka yolum düştükçe küçük kız çocuğu heykeline bakarım. Değişen bir şey var mı diye. Sanki küçük heykel daha da yaşlanmış gibi gelir bana daha da yorgun. Tıpkı ülkem gibi.