
Söylemesi ayıp; hafta sonu Eyceabi’min bahçede mangal yaptık. Hamsilerin kulağına kar suyu kaçmış gibi, yenecek kıvama gelmişler. Hamsiyi Cengiz Abigöndermiş, Samsun’dan. Başar Abi’de kendi tuttuğu çupraları getirmiş, Akbük’den.
Kendi tuttuğu ama; itiraf etti, artık oltacılığın da raconu kalmamış. Tekne kiralayıp balık üretme çiftliklerinin etrafında dolaşıyorlarmış. Denizden tuttuğu çupraların satın aldığımız çiftlik çuprasından farkı yok. Beş altı da mecran vardı… Salata, bulgur pilavı, turşu…
Mangalın etrafındakilerin hepsi abim; çocukken sinemaya götürsünler diye peşlerinden ağlardım. Onlar büyüklerin yanında içmezlerdi, biz de onlardan öğrendik, yanlarında içmiyorum. Neyse, Eyceabim izin verdi, zorladı da, boğazımdan geçerken hamsiye eşlik etsin diye bir duble aldım.
“Eyce”, iyi demek bizim Niksar’da. Eyceabi de “iyi abi” manasında çocukluğumuzda ona taktığımız ad. Demek çocukken çok iyiliğini gördük, hâlâ görüyoruz, o ad da o kadar yakıştı ona, yazıyı yazarken asıl adını aklıma getiremedim.
Naci Abi, Kaya Abi bizden bir önceki nesil. Başar Abi de onların abisi, onlardan önceki nesil. Bir deSamsun’dan gelen Hasan Abi var… Sol tarafta mangalın, sağ tarafta semaverin dumanı tütüyor…Ankara’da yazdan kalma bir hava, masada mezenin en hası anılar…
Bizim Niksar’da bir İlyas Bey varmış; ceza reisi, hâkim. Adını hatırlıyorum. Kasabayı sarhoşun ayyaşın, motorcu trafik canavarlarının şerrinden arındırmış. Suçlu mu biri, gözünün yaşına bakmıyor, basıyor cezayı: 15 gün hapis. Adını duyan tir tir titriyor.
Kısa boylu, babacan bir adam aslında… Her akşam eve bir 70’lik alıp gidiyor. Suçluya affı yok, ama adaletinden de sual eden yok. TÖB-DER’li öğretmenlerle, eh içenler de onlar kasabada, muhabbeti iyi.
Bir gece Niksar’ın iki caddesi, sokakları, tüm duvarlar sloganlarla doluyor: “Mahir, Hüseyin, Ulaş…”, “Tek Yol…”
Sabah polis, köylerden falan, ne kadar TÖB-DER’li öğretmen varsa topluyor. TÖB-DER’de boya ile fırça bulunuyor. Al sana delil.
Öğretmenler, Naci Abim de aralarında, İlyas Bey’in karşısına çıkıyorlar. “Biz Emeğin Birliği’ndeniz, bunlar bizim sloganlar değil” diye savunma yapacak halleri yok. Hâkim sofra dostları, gayet rahatlar. Duruşma bitiyor, İlyas Bey kararı okuyor; “…tutuklanmalarına”.
Bizimkiler, kararın daha devamı gelir diye öylece beklemede, tutuklanabilecekleri hiç akıllarına gelmiyor. “E hadi, artık gidin bari” diyor İlyas Bey. Yallah cezaevine.
Bir Murat 124 alıyor İlyas Bey, ama şoförlüğü pek zayıf. Geri vitesi beceremiyor. Bir gün arka yoldan eve gidecek, karşıdan bir kamyon geliyor, kafa kafaya duruyorlar. İlyas Bey işaret ediyor, geri git diye. Kamyoncu “Sen git, ulan” diye hışımla iniyor. İlyas Bey, “Evladım, yol benim, çekilgeçeyim” falan diyor ya, geri gidebilse gidecek zaten. Kamyoncu daha bi kabarıyor; “G.tüm kadar boyun var. Bi vuracam, bi de yer vuracak. Sonra karakola çekecekler, çıkacağız İlyas Bey’in karşısına, senin de ananı s.kecek, benim de. Bela olma bas git” diyor.
Bunu sonradan, “‘İlyas Beybenim’ desem, düşüp ölecek” diye kendisi anlatıyor, “Zar zor geri gidip, yol verdim, ne yapayım.”
Bir kasaba hâkimi, bu dünyadan göçmüş, hikâyeleri anlatılıyor. Sağcısının da solcusunun da sorgulamadığı tek şey var; adaleti, tarafsızlığı.
Şimdi de olsa İlyas Beyler; adaleti sorgulanmayan, herkesin güvendiği!
İlyas Bey rahmetle anılırken, “Durun bi fıkra anlatayım” dedi Başar Abi. Zamanında, İstanbul sarayında sultanın beş-altı veziri varmış. Bunları bir merak sarmış, yarış atı almış, sürekli yarıştırır, atlardan konuşurlarmış. Konuşmalara kulak misafiri olan sultan, bir kese altını ortaya atıp, “Hadi” demiş, “bana da bir at alın”.
Almışlar. At yarışta sonuncu olmuş, sultan da sormuş tabii. Nasıl söylesinler? Birbirlerine bakıp, hep bir ağızdan başlamışlar; “Sultanım sizin at var ya, sizin at…Sizin at var ya, sizin at… Bizimkilerin hepsini önüne katıp öyle bir kovaladı kiii…”
İlyas Bey gibi hâkimlerimiz olsa hep, saraylar, sultanlar ve dalkavuklar olmasa hiç!




