
Din istismarcılarının boy boy ihanetlerini ve büyük şatafatlı hayatlarını izleyerek ilginç günlerden geçiyoruz. Böylesi bir süreçte yani 17 temmuz 2018 tarihinde bu yazı seyir defteri değildir. Uzunca dönem tartışılan ve tartışılmaya devam edecek olan laikliğin ne olması gerektiğine yönelik işaret taşlarının hatırlatılmasını içerir.
Türkiye’de hakim kılınan laiklik sosyal anlamda dönüşümlerle kazanılmış bir “düşünce geleneği” olmaktan ziyade, yukarıdan aşağıya örgütlenmiş bir “siyasi gelenektir.” Aslında tamda zurnanın zırt dediği delik burada ortaya çıkıyor. Laiklik sosyal- ekonomik bir düşüncemi? Yoksa siyasal bir kavram mı ? Çarşaf, fes, okka, hicri takvim gibi tehlikeli öğelere karşılık tayyör, pantolon, şapka yada miladi takvim mi ? Doğunun fanatizmi ve dogmacı diktasına karşı, batının demokrasi, özgürlük gibi hakların garantörlüğümü laiklik?
Her ülkede laiklik farklı koşullarda ortaya çıkmış ve farklı koşullarda yaşamaya devam etmektedir. Bu açıdan bakıldığında aynı kavramın bu kadar çok tarifi ve yaşama geçiriliyor olması gerçekten tuhaf diyebileceğimiz nadir örneklerdendir. Ben bu yazıda iki laikliği karşılaştıracağım. Birincisi Amerika Birleşik Devletlerindeki laiklik, ikincisi Fransa da laiklik.
1500 yıllarından itibaren İngiltere, Fransa, Hollanda, İspanya tarafından sömürgeleştirilen Kuzey Amerika, dört asırdan sonra İngiltere’ye karşı bağımsızlığını ilan etmesinden (4 Temmuz 1776 da on üç koloninin büyük Britanyadan kopuş belgesidir) itibaren kıta yeni bir döneme girdi. Irk ve inanç birlikteliği olmayan, Avrupa’dan kolonilerle kıtaya akın eden “ göçmenler” Avrupadakin’den daha farklı vatandaş- devlet ilişkisine sebep verdi. Amerika kıtasında mutluluk peşinde koşanlarla, mutluluğunu yeniden kazanmaya çalışanlar arasındaki radikal çatışmalar Amerika’ kıtasının tarihsel metinlerini ortaya çıkardı. Bu metinlerin doğuşuna ilişkin Marks ve Engelsin birinci cilt seçme yapıtında söz o muhteşem saptamasına yer vermemiz gerekiyor. “Gerçekten kendinden önceki hükmetmekte olan sınıfın yerini alan her yeni sınıf kendi amaçlarına ulaşmak için kendi çıkarlarını toplumun çıkarları gibi göstermek zorunda olduğu ve bu düşüncelere evrensellik biçimi vermek ve onları tek mantıklı evrensel düşünceler olarak geçerli kılmak istediğini saptıyor.” ettiği (Marx-Engels; Seçme Yapıtlar, Alman İdeolojisi, Cilt: 1. s. 57)
Kısaca Amerika özgürlük mücadelesini tüm “burjuva iktidarayı” bu satırlarla açıklaya biliriz.
ABD Laikliği, devletin herkese eşit olması uzaklığından meydana geliyor. ABD anayasasının madde1,2 sinde şu ifade yer alıyor. “Kongre, dini bir kurumu destekleyen, ya da dinin özgürce icra edilmesini yasaklayan hiçbir kanun yapmayacaktır.” Bu madde iki yasak ve iki özgürlüğü iç içe bir arada barındırıyor. Başka din ve mezhepten ve inanmayanlardan olanların arasındaki eşitsizliğe yol açmasını engelliyor.
Yüksek mahkemenin aynı gün aldığı iki farklı sonuç yukarda yazdığımın uygulanması açısından ilginç bir örnek veriyor. Yüksek mahkeme Musa’nın tur dağında Tanrıdan aldığı on emiri içeren bir anıtı anayasaya uygun bulurken, Kentucky eyaletindeki “mahkeme salonuna asılan aynı metni mahkeme salonun konseptinin müzeden daha farklı olduğu ve metnin seküler (laik) bir amacı olmadığı için anayasaya uygun olmadığına karar veriyor. Böylelikle laiklik denildiğinde bir başkasının hukukuna tecavüz edilmemesi anlamına geliyor. Amerikan tarihinin kısaca laikliğe bakış acısını bitirmiş olalım.
Şimdi ise Fransa’da laikliğe göz atalım. Meşhur 1789 devrimi sonrası mutlak monarşinin yıkılması yerine cumhuriyetin kurulması söz konusu laiklik olunca Fransa’nın ana karakteri haline geldi. Halk arasında bilinçlenmenin önünü açan şüphesiz Fransız aydınlarının çelik iradesinin katkısı kaçınılmaz. Descartes, aklın ve özgür düşüncenin varlığına atıfta bulunmuş Montesguieu ise halkın yönetimde vekiller aracılığıyla temsil edilmesini savunmuş, güçler ayrılığının yılmaz savunucusu olmuştur. Tabi ki Avrupa aydınlarıyla birlikte birçok Fransız aydını Katolik kiliseyi jakobence tavırla olması gerektiği yerde tutmayı başarmıştır. (Türk entelijasyasını Lale devri ve 3. Selimden Cumhuriyet devrimine kadar sosyal ve siyasal prensiplerini Fransız ekolünden aldığından. Türk tipi laiklikte bu ekol çerçevesinde değerlendirile gelmiş bulunuyor.) Bir çok çalkantılardan geçmiş Fransız aydınlanması 1905 de çıkardığı kanunla Fransız laikliği son şeklini aldı. Bu kanunla birlikte Kiliselere sağlanan devlet desteği sona erdi. Fakat kiliseler bu kanunu sevinçle karşıladı. Çünkü devletin verdiğinden çok daha fazlasının toplama imkanına kavuştular. Yine aynı kanunla birlikte okullarda dini eğitim verilmesi yasaklandı. Mezarlıklar dahi olmak üzere tüm kamusal alanlarda dini semboller yasaklandı. Fakat Fransız sömürgeciliğinin doğal gereği olarak bu kanun sorgulanmaya başlandı. Fas, Cezayir, Tunus gibi ülkelerden göçmenlerin kabul edilmesiyle birlikte önemli bir Müslüman azınlık oluştu… Fransa da baş örtüsü devlet okullarında hep sorun oldu. Seksenlere gelindiğinde sorun daha da büyümüş oldu.( Türkiye’yi anımsatıyor demi) Aynı sorun Fransız laikliğinin Türkiye’ye model alınmasından kaynaklı bizde de yıllarca sorunlu bir hal almıştı. Fransa 2004 de çıkardığı bir kanunla; Büyük haçlar, kipa, başörtüsü vb tüm dini sembolleri yasakladı. Katolik kilisesine karşı yürütülen özgürlük ve kardeşlik mücadelesi toplumsal alanın sosyolojisinden çıkarılıp, devletin egemenliğine geçtiğinden olsa gerek laiklikte sadece monarşi ve kilise karşıtlığıyla dar bir alana sıkıştırılmış oluyor. Fransız Devletinin laik karakteristiğini savunma refleksine dönüşüyor…
Türkiye de ise laiklik bir Aydınlar ve seçkinler sorunuymuş gibi algılandı.
Bizim aydınımız Avrupa hayranıdır! Konformisttir! Korkar! Kendi korkusunu yine kendisi büyütür. Onun için her zaman bir güç merkezine ihtiyaç duyar! Bu güç merkezi kimi zaman iktidardır kimi zaman iktidarında ötesine geçer daha uzaklarda arar. O arayış öyle bir ruhiyeti hale evrilir ki kendisine ve halkına yabancılaşır. Ateş yakmak için kuru dala ihtiyacı olan ama o kuru dalı ormanda değil de çölde arar olur. Oysa ki halk bir ormandır! Hem …




