KÜRESEL EKONOMİ ” Kriz, Eşitsizlikler ve Otoriterleşme” – Mustafa Durmuş

KÜRESEL EKONOMİ ” Kriz, Eşitsizlikler ve Otoriterleşme” – Mustafa Durmuş

PAYLAŞ

KÜRESEL EKONOMİ

Kriz, Eşitsizlikler ve Otoriterleşme

ÖZET

Türkiye derinleşen ekonomik ve politik krizinin paralelinde ‘yeni rejim’ yolculuğunu sürdürürken, bu yolculukta yalnız olmadığı anlaşılıyor. 2008 Büyük Resesyonunun ardından, özellikle de 2010 yılından bu yana, önce Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın bazı İslamcı rejimleri Arap Baharı yenilgisinin ardından hızla eskisinden daha fazla otoriterliğe yöneldiler. Aynı dönemde Avrupa’da uygulanmaya başlanan kemer sıkma politikaları, AB bünyesinde uygulanmaya başlanan “Mali Anlaşma” gibi anlaşmalar, 2018 yılında İtalya’da ikinci kez gündeme gelen teknokrat hükümetler, Troyka’nın ulusal bütçelere müdahale etmesi gibi olaylar aslında klasik burjuva demokrasilerinden mali oligarşilere doğru bir yönelimin yaşanmakta olduğunu gösterdi. Hatta mülteci sorununun tetiklemesiyle Macaristan gibi bazı ülkelerde ve popülist politikaların iflası ve artan yolsuzluk iddialarının ardından Latin Amerika’nın en büyük, dünyanın yedinci büyük ekonomisine sahip ülkesi olan Brezilya’da ırkçı, homofobik, aşırı sağcı Bolsalar başkanlığa seçildi. ABD’de Trump’ın seçilmesinin ardından yaşanan artan korumacılık, ticaret savaşları, artan küresel çaptaki eşitsizlikler, Brexit tartışmaları ve biriken devasa borç stoklarıyla birlikte  dünya ekonomisinde 2017 yılında yaşanan toparlanma eğilimi  tersine dönmeye başlarken yeni bir finansal kriz gündemde olabileceği konusundaki uluslararası örgütlerin uyarıları arttı.

DÜNYA EKONOMİSİ TOPARLANIRKEN FİNANSAL KRİZ RİSKİ ARTIYOR

Dünya Ekonomisin Son Durumu

Son birkaç yıldır dünya ekonomisinde önemli gelişmeler meydana geliyor. Öncelikle, ciddi bir küresel durgunluğun yaşandığı 2016 yılı ile kıyaslandığında 2017 yılında, özellikle de Merkez Ekonomiler[1] göreli olarak daha yüksek bir hızla büyüdüler. Ancak uluslararası örgüt raporları bu büyümenin sürdürülebilmesinin önünde aşağıda değinilen ciddi engellerin bulunduğuna dikkat çekiyor. Bu durum da dünya ekonomisine ilişkin birkaç iyimser göstergeden biri olan ekonomik büyümeyi diğer kötümser göstergelerin gölgesinde bırakıyor.

2016 yılına kadar yıllık yüzde 3-4 oranında küçülen dünya ticareti 2017 yılında yüzde 1,2 artış gösterdi.[2] Küresel borsalar ise geçtiğimiz yıl tam anlamda bir “boğa piyasası”[3] durumu yaşadılar. Borsalardaki bu hızlı yükselişin ana kaynağı ise, şirketlerin performanslarının ya da kârlılıklarının artmasından ziyade, FED[4] başta olmak üzere büyük merkez bankalarının uyguladıkları devasa miktarsal kolaylaştırmalar, bol ve düşük (hatta negatif faizli) para politikalarıydı.

Dünya hasılasının üç katını aşan bir boyuta ulaşan küresel borç stoklarıyla birlikte ele alındığında FED’in, miktarsal kolaylaştırmaya son verirken aynı zamanda 2017 yılından bu yana faiz artırımına gitmesi ve bunu 2019 yılına kadar sürdürecek olması içinde, başta çok borçlu “Yükselen Ekonomiler” olmak üzere dünya ekonomisinde yeni bir krizin fitilini ateşleyebilecek nitelikte riskler barındırıyor.

Ayrıca Trump’ın iş başına gelmesiyle birlikte ABD tarafında korumacılık eğilimleri arttı. Trump hem ABD’li şirketler lehine yaptığı vergi indirimleri, hem de özellikle de Çin ve AB’den yapılan başta çelik ve alüminyum ithalatı olmak üzere çok sayıda emtianın ithalatına koyduğu yüksek gümrük vergileriyle ticaret savaşlarının önünü açtı. Çin ve AB karşı önlemler almakta gecikmediler. Bu, önümüzdeki dönemde dünya ticaretinde yeniden daralma ve ekonomik büyümede yavaşlama yaşanabileceğinin bir göstergesi.

2017 haziranında toplanan G-7 zirvesinden uzlaşma çıkmaması ve sonrasında ticaret savaşlarının derinleşerek sürmesi aslında, küresel kapitalizmin bir türlü aşamadığı sorunlarının tekrar gün ışığına çıktığının ve emperyalist devletlerarasındaki çatışmaların giderek artmakta olduğunun bir belirtisi oldu.

Giderek yükselen petrol fiyatları ise (özellikle de petrol ithalatçısı “Yükselen Ekonomiler”[5] başta olmak üzere) az gelişmiş ülkelerde üretim maliyetlerini, cari açıklarını artıracak, bu da ithalat daralmasıyla sonuçlanarak dünya ticaretinin daha da yavaşlamasına neden olabilecektir.

Paralel bir biçimde doğrudan yabancı sermaye hareketlerinde (özellikle de Merkez Ekonomilerde) yüzde 37’yi bulan bir düşüş yaşanıyor. Bu gelişmeler küreselleşme döneminin sona ermekte olduğu veya en hafifinden kapitalizm tarihinde bir “Yeni Merkantilist”[6] dönemin başladığı ve ekonomide milliyetçiliğin artmakta olduğu biçimde yorumlanıyor.

Artan göçler ve küresel çapta artan gelir ve servet adaletsizliği ile birlikte bu gelişmelerin siyasal alana yansıması asıl olarak sağ popülizmin yükselişe geçmesi, Trump’ın yanı sıra Avrupa’da da aşırı sağcı, otoriter hükümetlerin iş başına gelmesi biçiminde oldu.

Türkiye’de ise on altı yıldır iktidarda olan neo-liberal neo-muhafazakâr yönetim, 2016 yılındaki askeri darbe girişimi ile doruk noktasına varan politik kriz, içerde ve dışarıda savaş ve giderek derinleşen iktisadi krizle birlikte giderek İslamcı bir otoriter ve totaliter rejime doğru hızla savruldu. 24 Haziran 2018 seçimleriyle birlikte bu dönüşüm sürecinin belki de son kavşağı dönüldü.

Dünya Ekonomisinde Kırılgan ve Cılız Büyüme (2017)

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Birleşmiş Milletler Örgütü (BM) gibi uluslararası kuruluşlar 2017’den bu yana ekonomik büyüme açısından genelde küresel bir toparlanma döneminin yaşandığının altını çiziyorlar.

Örnek olarak BM raporunda[7], dünya ekonomisinin 2017’de 2011’den bu yana en yüksek hıza kavuşarak, yüzde 3 oranında büyümekte olduğunu vurgulandı. Rapora göre 2016’daki ortalama yüzde 2,4’lük büyümeye karşın 2017’de sağlanan bu büyüme çok önemli. Üstelik dünya ülkelerinin üçte ikisinde büyüme hızlandı.

OECD[8], 2017’de yüzde 3,6 büyüyen dünya ekonomisinin 2018 ve 2019 yıllarında yüzde 3,7 olarak büyümesini sürdüreceğini öngörüyor. Bu büyümenin itici gücünün başta, ekonomik büyüme ve istihdam yaratma anlamında bir toparlanma içinde olduğu ve 2018’de yüzde 2,9 büyümesi beklenen “Merkez Ekonomi” konumundaki ABD ve Çin (yüzde 6,7) ve Hindistan (yüzde 7,6), Endonezya (yüzde 5,2) gibi “Yükselen Ekonomiler”deki büyüme olacağı belirtiliyor.

IMF’ye göre[9] ise 2017’de yüzde 3,8 büyüyen dünya ekonomisi hem 2018’de, hem de 2019’da yüzde 3,9 büyüyecek. Ancak “Yükselen Ekonomiler”in, büyüme hızı anlamında ciddi ayrışma yaşayacağının altının çizildiği raporda toparlanmanın önünde engeller olarak; başta yüksek düzeydeki özel sektör ve kamu sektörü borç stokları, devam eden aşırı risk iştahı, jeo-politik riskler, küresel faiz oranlarının giderek artması, korumacılık ve son olarak ticaret savaşları gibi olgular sayılıyor.

Dünya Bankası ise 2018 yılına ilişkin küresel büyüme tahminini[10] yüzde 3,1’de tutarken, 2020’ye kadar bunun yüzde 2,9’a düşeceğini öngörüyor. Benzer bir biçimde Yükselen Ekonomilerin büyüme hızının ortalama 2018’de yüzde 4,5’te kalırken, 2019-2020’de yüzde 4,7’de stabilize olacağına inanıyor. Bankanın gelecekle ilgili büyüme tahminini aşağıya çekmesinin nedeni küresel çapta ciddi risklerin varlığı. Yüksek borç stokları, küresel finansal likidite koşullarının zorlaşması, düzensiz döviz kuru hareketleri, özellikle bazı “Yükselen Ekonomiler”deki siyasal belirsizlikler gibi faktörler ve aşırı borçlu ve borç servisi oranı yüksek, yeniden finansman ihtiyacı fazla, buna karşılık kredi notu düşük ülkelerin zora düşmesi gibi risklere özel vurgu yapılıyor.

Jeo-politik risklerin yanı sıra artan korumacılık ve ticaret savaşlarının hem dünya ticaretini hem de dolaylı bir biçimde yükselen ve az gelişmiş ekonomilerin büyümesini olumsuz yönde etkileyeceği belirtiliyor. Raporda Türkiye’nin büyüme oranının 2018 yılı için yüzde 4,5 ve 2019 ve 2020’de yüzde 4 olması bekleniyor.[11]

Dünya Bankası dünya ekonomisinin durumunu, kuma saplanıp kalan ancak yükselen bir dalga ile tekrar suya inebilen bir kayığa benzetiyor. Ancak Dünya Bankası’na göre kayığın derin sulara ulaşıp bütünüyle kurtulmasını önleyecek, onu tekrar karaya oturtacak çok sayıda riskli durum var. Bunların başında korumacı tehditler geliyor. Zira bunlar felaketle sonuçlanabilecek ticaret savaşlarının önünü açıyor. Diğer yandan, 2017 ve 2018 yıllarındaki göreli olarak yüksek büyüme hızlarının dünya ekonomisinin 1987-2007 arasına elde ettiği yıllık ortalama yüzde 3,9 – 4,0 gibi büyüme hızlarının hala altında olduğunu vurgulamak gerekiyor. Yani kapitalist dünya artık eski hızında büyüyemiyor.

Yükselen FED Faiz Oranları

Dünya ekonomisi içinde göreli olarak en hızlı toparlanma gösteren ABD’de ekonomisinde ortaya çıkan olumlu işaretlerin ardından 2017’de FED gösterge faiz oranını yüzde 0,25 puan artırarak yüzde 1,25’ten yüzde 1,50’ye çıkardı. 2018 yılında ise şu ana kadar iki kez faiz artırımına gitti. 2018’in mayıs ayında faiz oranını yüzde 0,25 oranında artırırken, yıl sonuna kadar bir kez daha faiz artırımına gideceğinin ve faiz artırımlarının 2019 yılında da devam edeceğinin işaretini verdi.

FED’in bu kararında hem Amerikan ekonomisinin büyümesinin hem de enflasyon oranının beklenenin üzerinde gerçekleşmesinin etkisi çok büyük. İstihdam piyasasındaki toparlanmanın (cılız da olsa) sürmesi ve işsizlik oranının yüzde 4’ün altına düşmesi de ayrıca bu kararda etkili oldu. Bu karar bir yandan kapitalizmin daralma-büyüme-daralma biçimindeki kısır döngüsünü ortaya koyarken, diğer yandan uluslararası sermaye hareketleriyle ayakta kalabilen Türkiye gibi ülkelerde yaşanabilecek sermaye donmaları ya da çıkışları yüzünden ortaya çıkabilecek finansal krizlere de işaret ediyor.

Dünya Ekonomisinde Kırılgan Büyümenin Arka Planı

–       Devlet Desteğiyle Büyüyen Kapitalizm

Dünya ekonomisindeki cılız toparlanma kapitalizmin kendi dinamiklerini harekete geçirerek, yani, kârlılık, üretkenlik ve üretim artışlarıyla değil, daha ziyade devlet müdahaleleriyle gerçekleşiyor. Öyle ki sadece dünyanın ekonomik büyüme ana motorlarından olan ABD’de değil, neredeyse bütün “Merkez Ekonomiler”de reel yatırım düzeyleri hala 2008 Büyük Resesyonundaki düzeyin altında kaldı.[12] Bunun nedeni ise hem kârlılığın düşük olması (hala 2007’nin altında) hem de özel sektörün borç stoklarının çok yüksek olması.

Nitekim IMF, 2017 yılında yayımladığı bir raporunda[13], küresel ekonomik toparlanmanın asıl olarak devlet teşvikleriyle ve destekleriyle, yani para ve özellikle de maliye politikası alanındaki devasa teşviklerle sağlandığını, bu yüzden de bunun geleceğin ‘yeni normal’i olmayacağını, bu nedenle de böyle bir ekonomik büyümenin sürdürülmesinin zor olduğunu itiraf etti. Ekonomilerdeki sorunlu, kırılgan alanların üzerine gidilmesi gerektiğini (rapor özellikle de yüksek özel sektör borç stokları ve emek gücü verimliliği artışındaki yavaşlamaya dikkat çekiyor), aksi takdirde bu büyüme oranlarının tekrar düşeceğini ileri sürdü.

–       Yavaşlayan Emekgücü Verimlilik Artışı

IMF’nin vurgu yaptığı sorunlu alanların başında, ana akım neo-klasik iktisat öğretisinin temel büyüme modeli olarak ileri sürdüğü emek gücü verimliliklerindeki yavaş artış yer alıyor. Bu yüzden de IMF, hem teknolojik gelişmelere hız verilmesinin hem de emeği daha verimli çalıştıracak çalışma pratiklerinin gerekli olduğunu savunuyor.

Dünya ekonomisinin gidişatı ile ilgili olumlu beklentilere sahip diğer örgüt OECD’de IMF’nin bu uyarılarına katılıyor.  OECD’ye göre, dünya ekonomisindeki yükselişin zirvesi her ne kadar 2018 yılında ve gelecek yıl olsa da sonraki yıllarda bu büyüme yavaşlayacak. Çünkü verimlilik artışı yetersiz kalacak, bu durum da büyümenin sürdürülebilmesi açısından ciddi bir sorun oluşturabilecek ve bu nedenle de dünya ekonomisi yavaşlayacak[14].

OECD, büyüme hızlarının 2008 krizi öncesine göre düşük kalsa da, küresel büyümenin hızlandığını, bu yüzden kısa dönemde bir çöküş olmayacağını öngörse de, çok yüksek düzeylere erişmiş borç stokları ve olağanüstü düzeyde artan finansal varlık spekülasyonu nedeniyle (eğer emek gücü verimlilik artışıyla artan bir kârlılık ve büyüme gerçekleşmezse) çöküşün kaçınılmaz olduğunu öngörüyor.

–       Ekonomik Büyüme Ölçütü Yanıltıcı

Diğer yandan bir toplumun gelişmesini, ekonomik ve sosyal refahı kişi başı gayri safi yurt içi hasılanın (GSYH) büyümesine indirgemek ve onun büyüme hızı ile açıklamak artık ana akım iktisatçılar tarafından dahi giderek terk edilen bir yöntem. Çünkü toplumun emekçiler başta olmak üzere büyük bir kesiminin gelirleri artmazken, işsizlik artarken, birkaç büyük inşaat şirketi ve birkaç büyük bankanın yüksek kârlar elde etmesi ya da borsa endekslerinin hızla yükselmesi ekonomiyi büyütebiliyor.

Bu bağlamda, GSYH büyümesine indirgenmiş kapitalist ekonomik büyüme kavramı, büyük sermaye iktidarlarının elinde adeta her türlü sorunun altına süpürebileceği büyük bir halıya dönüştü. Öyle ki yüksek büyüme oranları, işçilerin çok kötü koşullarda, normalden de uzun süreler çalıştırıldığı, asgari ücretin açlık sınırının altında tutulduğu, az sayıda zengin ve üst gelirlinin ulusal gelir ve servetin büyük bir kısmına el koyduğu, toplumun önemli bir kesiminin yoksul yaşadığı gerçeğinin üzerini örtmeye yarıyor.

Keza böyle büyüme sadece mal ve hizmetlerin parasal işlem değerleriyle ölçülüyor. Piyasaya çıkmayan, ama kullanım değeri çok yüksek olan faydalı pek çok mal ve hizmet büyüme hesabında yer almazken, insani olarak pek çok zararlı faaliyet yer alabiliyor. Örneğin silah üretimi ve silahlanmada artış GSYH’yi artırırken, dünyanın en çok ihtiyacı olan barış çabaları bu hesaba dâhil edilmiyor. Ya da örneğin yılbaşında sahneye çıkan bir pop yıldızına yüz binlerce lira ödendiğinde bu büyümeyi artırıyor, ama bir akademisyenin yazdığı bir makale GSYH hesabında dikkate alınmadığı için büyümeyi artırmıyor, bu nedenle de değerli bulunmuyor.

Bu nedenle de bir çalışmaya göre, toplumun ekonomik anlamda iyilik hali gelirin yüksekliğinin ve bunun adil dağılımının yanı sıra, yaratılan istihdamın kalitesine, kimlik ve inançların özgürce var olabilmesine ve yoksulluğun ortadan kaldırılmasına bağlıdır.[15] Ayrıca günümüzdeki gibi bir dijital çağda ise 20.yüzyılın başlarında ortaya atılmış olan GSYH ölçme yönteminin artık gerçeği tam olarak yansıtmadığı da sıklıkla vurgulanıyor.[16]

–       Küresel Borsa Balonu, “Geri Alım Ekonomisi” ve Spekülatif Finansal Balonlar

2008 krizi sonrası, krizden çıkabilmek için özellikle de “Merkez Ekonomiler”deki merkez bankalarınca büyük çapta genişletici para politikaları uygulandı. Bunun sonucunda FED, ECB ve BOJ gibi büyük merkez bankalarının bilançoları ciddi boyutlardı büyüdü. FED’in bilançosunda 5 trilyon dolarlık, ECB’ninkinde 3 trilyon dolarlık bir büyüme oluştu. BOJ ise GSYH’sinin yüzde 75’ine denk düşen bir bilanço büyüklüğüne erişti.[17]

Uygulanan parasal bollaştırma (düşük faiz, bol para) bir yandan ekonomilerde canlılık yaratırken, diğer yandan büyük bir küresel borsa balonunun oluşmasına neden oldu. Çünkü örneğin ABD’de bu bol paranın akıtıldığı büyük şirketler ve bankalar bu paraları ve Trump’ın onlar için sağladığı vergi indirimlerinden geriye kalan nakdi üretken yatırımlarda kullanmak yerine başta Dow Jones ve S&P 500 olmak üzere küresel borsalarda kendi şirket hisselerinin geri alımında kullandılar.

Böylece hem borsaların değerini hem de kendi şirketlerinin değerini yükselterek spekülatif kârlar elde ettiler. Ortaya çıkan kârı ise başta şirketin üst düzey yöneticilerileri olmak üzere paylarına göre tüm şirket hissedarlarına dağıttılar. Bunun en somut örneği dünya devi bir şirket olan Apple’ın 2018’in mayıs ayında 100 milyar dolarlık hisse geri satın alımı yapacağını açıklamasıdır. Böylece şirket 2012 yılından Haziran 2018’e kadar toplamda 212 milyar dolarlık bir kâr payını hissedarlarına dağıtmış olacak ki bu para ile S&P 500’de yer alan en alttaki 480 firma tamamen satın alınabilir.[18]

Borsalardaki bu coşkunun asıl nedeni olan hisse geri alımlarının boyutları çok yüksek. Örnek olarak S&P 500’de yer alan şirketler 2018 yılında 167 milyar dolarlık yeni hisse geri alımı yapacaklarını açıkladılar. Toplamda ise ABD’li şirketler bu yıl 800 milyar dolarlık geri alım yapacaklar. Bu geçen 2017’ye göre 525 milyar dolar daha fazla. Böylece hissedarlarına, yüzde 10’luk bir artışla bu yıl 500 milyar dolar kâr payı ödeyecekler.[19]

Nitekim bu gelişmeler artık “Geri Alım Ekonomisi” (Buyback Economy) olarak adlandırılıyor.[20] Çünkü bugünkü ekonomik canlılığın inovasyon ya da verimlilik artışından değil, sermayeyi borca dönüştüren bir tür finansal mühendislikten kaynaklandığı ileri sürülüyor. Böyle bir ekonominin temel karakteristiği ise gelecekteki büyümeyi bugünkü tüketime kurban etmek ve ulusal zenginlikleri bir avuç sermayedara, şirket üst düzey yöneticisine ve hissedarlarına doğru olmak üzere yeniden bölüştürmek. Öyle ki bu yöneticiler yeni verimli yatırımlara yönelmek yerine, kârlarını ve kullandıkları devasa boyutta krediyi kendi hisselerini satın almada kullanıyorlar.

Bol para, ucuz faiz ve devasa miktarsal kolaylaştırma politikalarının sonucunda küresel borsaların değerleri gerçek değerlerinin çok üzerine çıktı, öyle ki 2017’de değerlerini 2 trilyon dolar büyüttüler. Örneğin ABD’de geçen yıl borsalar 2000 yılından bu yana yüzde 72’lik bir artışla zirve yaptılar[21], geçen yılı “boğa piyasaları” olarak geçirdiler. Dünyanın en büyük borsalarından olan Dow 25,000’inin üzerine çıktı.

Bol para politikaları sadece borsaları değil, hedge fonlarını da (uluslararası yatırım fonları-türev piyasalar) coşturarak, balonunun daha da şişmesiyle sonuçlandı. Birçok hedge fon geçen yıl iki haneli oranlarda kâr elde etti. Örneğin MCM yüzde 25,6 ve AIM yüzde 16 kâr sağladılar. 2016 yılındaki performanslarının düşüklüğü nedeniyle bu fonlardan 70 milyar doların geri çekildiği, buna karşılık geçen yılın sadece ilk üç çeyrek döneminde 2,9 milyar dolar yeni paranın bu fonlara aktığı dikkate alındığında[22], 2017 yılının finans kapitalin önemli unsurlarından biri haline gelen bu küresel fonlar için de son derece verimli geçtiği ortaya çıkıyor.

Bu veriler, 7 milyarı aşan bir nüfusa sahip dünyada bu borsalarda hisse senetleri, kıymetli kâğıtları bulunan bir avuç azınlığın oluşturduğu finans oligarşisinin 2008 krizinden bu yana en mutlu yılını yaşadığını ve kapitalizmin kaçınılmaz para-kredi krizlerinden biri daha gelene kadar yaşamaya devam edeceğini gösteriyor. Nitekim bunu teyit eden bir rapora göre[23], küresel borsaların en gelişkin olduğu ABD’de tepedeki en zengin yüzde 1’lik grubun yıllık geliri en az 458,000 dolar oldu. Dahası piramidin en tepesine ulaşıldığında, yani en tepedeki yüzde 0.001’in yıllık geliri 47 milyon dolardan fazla.

2017 yılında yaşanan ekonomik canlılığa ilişkin olarak Türkiye’ye de kısa bir parantez açmak gerekir. Çünkü Türkiye’de de finans piyasalarında, borsa (BİST 100) 2018 yılı başlarında tarihinde ilk kez 118.000 puanın üzerini gördü. Bu arada bankalar da ortalama yüzde 65 gibi yüksek bir oranda kârlarını artırdılar. Kaldı ki ekonominin 2017 yılının 3. çeyreğindeki yüzde 11,1’lik açıklanması zor bir oranla ve yıl bütününde yüzde 7’nin üzerinde büyümesi hafızalarımıza kazındı.

Bu gelişmelerin sağlıklı bir ekonomik büyümeden ziyade şişirilmekte olan spekülatif finansal balonların belirtileri olduğu belirtiliyor ve örneğin FED’in sıkılaştırma ve faiz artırımı politikaları nedeniyle 2018’in ikinci yarısından itibaren küresel borsaların düşmesi ve yılın bütününü zararla kapatmaları öngörülüyor.

Örneğin piyasaların içinden birisi, milyarder yatırımcı Gundlach 2017 yılında müthiş bir getiri sağlayan S&P 500’ün bu çıkışını 2018 yılının ilk yarısında da sürdürerek yüzde 15 daha yükselebileceğini, ancak FED’in miktarsal sıkılaştırma ve faiz artırımı politikaları nedeniyle yılın ikinci yarısından itibaren düşeceğini ve yılın bütününü eksi getiri ile (zarar) kapatacağını ileri sürdü.[24] Kaldı ki yılın ikinci yarısına kalmadan, artan borçlanma maliyetleri ve ticaret savaşlarından endişe duyan finansal spekülatörlerin frene basmaları nedeniyle, 2018 yılının ilk dört ayında küresel borsalarda, adına düzeltme denilen yüzde 13’lük bir düşüş yaşandı.

İngiltere’nin en kârlı yatırım fonu yöneticilerinden Neil Watford[25], borsaların çökme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu, milyonlarca insanın bunun altında kalabileceğini, 2000’lerdeki dotcom çöküşüne[26] benzer bir çöküşün yaşanabileceğini, çünkü finans piyasalarının volatilitesinin çok düşük hesaplandığını, bunun da yatırımcıları dünya ekonomisinin bu zararsız iyi gidişinin uzun süreceği ve birçok yıl daha varlık fiyatlarının yükselmeye devam edeceğine inandırdığını, yani yatırımcılar riski unuttuklarını, bunun da şişik varlık fiyatları ve şişik değerlemelerin oluşumunda rol oynadığını, oysa sayılamayacak kadar kırmızı ışığın yanıp söndüğünü açıkladı.

Gelecekle ilgili olarak endişe taşıyanlar sadece yatırım fonu yöneticileri değil, aynı zamanda IMF gibi uluslararası kuruluşlar. Örneğin IMF geçen yıldaki son Finansal İstikrar Raporu’nda[27]genişletici para politikasının bir sonucu olarak varlık fiyatlarının aşırı değerlendiğini ve borçluluğun küresel olarak çok arttığını, finansal istikrar riskinin bankacılık sisteminden banka dışı sektörlere kaydığını, düşük getirili varlıkların peşinden koşan çok fazla miktarda likiditenin olduğunu, G20 ülkelerinin artık çok fazla borçlu olduklarını, bunun da finans dışı sektörün faiz oranlarındaki değişime aşırı duyarlı hale gelmesine neden olduğunu ve özel sektör borç servisi oranlarının çok yükseldiğini, tüm bu nedenlerden dolayı da mevcut küresel toparlanmanın rayından çıkabileceğinin altını çizdi.

Avrupa Merkez Bankası (ECB) ise hazırladığı raporda[28], Avro bölgesi ekonomik büyümesinin ilerlediğini, ancak lehte ekonomik ve dış finansal koşulların mevcut kırılganlıkları gizlediğini, küresel varlık fiyatlarının ve varlık arzına ait göstergelerin yüksek bir küresel risk iştahına işaret ettiğini ileri sürerek “baş ağrısı devam ediyor” ifadesini kullandı.

2006-07’de ABD’deki mortgage balonunu öngören çeken nadir kuruluşlardan biri olan ve ‘Merkez Bankalarının Bankası’ olarak da anılan Bank of International Settlements (BIS)  ise ekonomik büyüme ve borsa endekslerini hızla yükseldiği bir dönemde, Merkez Ekonomilerde faiz oranlarının ani yükseltilmesi durumunda, yüksek borç stokları ve düşük verimlilik artışları nedeniyle, başta özel sektör ve hane halkının borçlarının çevrilemez olacağını, bunun da 2008 yılındakinden daha büyük bir finansal krizle sonuçlanabileceği[29] biçiminde ciddi bir uyarıda bulundu.

Dünyanın en büyük yatırım bankalarından olan Goldman Sachs’a göre, borsalar, tahvil ve bono gibi finansal araç fiyatları gerçek getirileri ile kıyaslandığında 1900 yılından bu yana en yükseğe çıkmış durumda (yüzde 90 artış). Bu normal bir getiri artışından ziyade bir şişirilmekte olan bir spekülatif balona işaret ediyor.[30]

Bu bağlamda uluslararası sermayenin performansını (verimliliğini) ölçmeyi amaçlayan MSCI Endeksleri uluslararası yatırımlar açısından önemli bir gösterge olduğu kadar, şişirilmekte olan balonu göstermek açısından da önemli endeksler. Merkez Ekonomilerdeki bu endeksler yeni bir finansal balonun şişirildiğine işaret ediyor.[31]

Sadece resmi kuruluşlar değil, finans piyasalarının büyük aktörleri de yatırımcılarını sözü edilen bu balonun patlaması olasılığına karşı uyarmaya başladılar. Bazıları müşterilerine paralarını iade ederken, hedge fonların piyasalarda yeterince fırsat görmediğinin altını çizerek risk azaltmanın zamanının geldiğini vurguladılar.[32]

Nitekim 23 Ekim 2018 tarihi itibariyle ABD vadeli işlemler borsası üç haneli zarar etmeye başladı. Bu zarar Avrupa ve Asya borsalarındaki düşüşün ardından geldi. Bu zararın birçok açıklaması olabilir ama ABD getiri eğrisinin düzleşmesi, yani küresel ekonominin yavaşlaması bu düşüşlerin ve zararın asıl nedenini oluşturuyor[33].

NewYork Borsası’nda (NYSE) kote olmuş 176 şirketin hisselerinin değeri son 52 haftanın en yükseğinin en az yüzde 50’si oranında düşüş gösterdi. Facebook, Amazon, Netflix, Google’s ana şirketi Alphabet, Microsoft, Apple, ve NVIDIA‘nın hisseleri Ağustos’tan bu yana ortalama yüzde 7,8 düştü. 7 şirketin 3’ünde düşüş yüzde 20 ve 2’sinde yüzde 13-14 oldu[34].

Tarihteki 18 Büyük Resesyonun 17’si FED’in Sıkılaştırma Politikasının Sonucu

Tarih FED’in parasal sıkılaştırmaya gittiğinde finansal çalkantıların bunu izlediğini gösteriyor. Öyle ki 1915 yılından bu yana ortaya çıkan 18 resesyonun 17’si FED’in bu sıkılaştırma politikalarıyla birlikte geldi.[35] 2017 yılının sonundan bu yana FED faiz artırımını sürdürüyor ve bilançosunu küçültüyor. Böylece eğer “geçmişteki parasal genişleme (easing) borsalar açısından iyi ise, tersi de aynı ölçüde kötüdür” denilebilir. Yani borsalarda yaşanan coşku bir çöküşle kâbusa dönüşebilir. Özcesi küresel ekonomiye ilişkin pembe tablonun ardında “kap kara bir finansal risk” olasılığı mevcut ve bu kez sonuç 2008 krizinden daha da ağır olabilir.

Yeni Bir Borç Krizinin İşareti Olarak Küresel Borç Stokları

Uluslararası Finans Kurumu’nun (IIF) bu yılın başında yayımlanan raporundaki borç verilerinden[36] küresel borçların 2017 yılının üçüncü çeyreğinde sonunda 233 trilyon dolara çıkarak küresel hasılanın yüzde 321’ine ulaştığı görülüyor. Özellikle finans dışındaki özel sektör borçları ve devlet borçları patlama yapmış durumda. 2021’e kadar bu borçların artışının hızlanacağı ve ekonomik büyüme oranlarını aşacağı öngörülüyor.

Özellikle de “Merkez Ekonomiler”in borç stokları endişe verici düzeye çıktı. Öyle ki 21 Merkez Ekonomilerin toplam borç /GSYH rasyosu ortalama olarak 1990’larda yüzde 290 düzeyinden 2017’de yüzde 380’e yükseldi.  Yükselen Ekonomilerde de ise bu oran 2008’den bu yana zirve yaptı. Örneğin Çin’de yüzde 171’den 2017 yılının Eylül ayında yüzde 295’e çıkarken, 26 Yükselen Ekonomi ortalaması olarak yüzde 148’ten yüzde 211’e fırladı. Yani borcun artış hızı oldukça yüksek. Bu ekonomilerde düzey daha düşük olsa da, borçlar 26 ülke ortalamasında yüzde 40 puan, tek başına Çin’de yüzde 70 puan artmış durumda.[37]

Öyle ki Ağustos 2018 tarihine gelindiğinde aralarında Türkiye, Arjantin, Güney Afrika ve Brezilya’nın da bulunduğu belli başlı Yükselen Ekonomilerin ulusal paralarının dolar karşısında hızla değer kaybettiğine tanık olundu. Trump’ın başlattığı ve AB ve Çin’in karşılık vererek yükselttiği ticaret savaşlarının özellikle de bu ülkelere ihracat yapan Yükselen Ekonomileri vuracağı açık. Aynı zamanda FED’in faiz yükseltmesi ve ECB’nin piyasadan tahvil alımına son vermesi kaçınılmaz olarak dolar ve avro cinsinden olan dış borçların servis maliyetini yükseltecek.

Yani Yükselen Ekonomilerden başlayan bir dış borç krizi giderek gerçek oluyor. Nitekim bu ülkeler içinde Arjantin borç krizine girerek 50 milyar dolarlık kredi için IMF’nin kapısını çalan ilk ülke oldu. Güney Afrika ve Brezilya sıraya girerken, yüzde 52’lik dış borç stokuna sahip bulunan ve bu arada 2018 yılının ilk sekiz ayında ulusal parası dolar karşısında yüzde 40’lık değer kaybeden Türkiye’nin potansiyel olarak IMF kapısının eşiğine geldiğini vurgulamak gerekiyor.

Bir başka anlatımla bu kez durum 2008 öncesinden de ciddi. Zira 2008’den farklı olarak tüm Merkez Ekonomiler çok borçlular. Buna karşılık bu borçların ödenmesini sağlayabilecek tek mekanizma olan büyüme hızları hala çok düşük. Bu da onları daha kırılgan hale getirirken, aynı zamanda da emekçileri daha da baskılamalarına, yeni kemer sıkma politikalarına razı etmelerine ve savaş gibi yollarda dışarıda çözüm aramalarına neden oluyor.

Diğer yandan uluslararası sermaye hareketleri aracılığıyla kriz giderek Arjantin, Güney Afrika, Endonezya, Brezilya ve Türkiye başta olmak üzere Yükselen Ekonomiler adı verilen azgelişmiş ülkelere yıkılmaya başladı.

Ekonomiler ekonomik durgunluk ya da resesyona çok büyük borç stokları ile yakalandıklarında ise bu borç balonlarının patlaması ve bunun sonucunda resesyonu depresyona dönüştüren bir gelişme de kaçınılmaz olacaktır.

Özel sektör borçlarının rekor düzeyde arttığı altı ülke ise Kanada, Fransa, Hong Kong, Güney Kore, İsviçre ve Türkiye olarak sıralanıyor. Böylece faiz oranları küresel çapta arttıkça yüksek borçlu devletlerin ve şirketlerin borç servisleri de artacaktır.

IMF’nin Nisan ortalarında yayımladığı bir çalışmasında[38], özellikle borç stokları ve borç servis oranları yüksek ülkelerin önlerindeki yolun engebelerle dolu olduğu vurgulanıyor. Zira parasal sıkılaştırmaya gidilmesiyle küresel likiditenin azalacağı, bunun da Yükselen Ekonomilere giden sermaye akımlarının yılda ortalama 60 milyar dolar dolayında azaltacağı ileri sürülüyor. Bu 2010-2017 döneminde bu ülkelere giden toplam sermayenin dörtte birine denk düşüyor. Raporda kredibilitesi azalan ülkelerden yabancı sermaye çıkışlarının çok yüksek boyutlara ulaşabileceğinin altı çiziliyor.

Nitekim dünyanın en büyük yatırım bankalarından olan Merrill Lynch’in bir raporuna göre[39], 2018 Haziran ayının ikinci haftasında Avrupa’daki hisse senedi ve tahvil piyasalarından çıkan miktar 2,5 milyar dolar, tek başına Japonya’dan çıkan miktar 400 milyon dolar ve Yükselen Ekonomilerden çıkan miktar ise 1,3 milyar dolar oldu. ABD’ye gelen para miktarı ise 5,6 milyar doları buldu.

FED’in yıllık faiz artırımını yapması ve gelecek yıl da dâhil olmak üzere toplamda en a 5-6 kez daha faiz artırımına gideceğini açıklamasıyla, 2008 sonrasındaki bol ve göreli olarak ucuz likidite ile ayakta kalmış, büyümüş ekonomilerde yöneticilerin uykuları kaçmaya başladı. Zira artık hem dışarıda hem de içeride özellikle de finans dışı özel sektör şirketlerinin çok yüksek borç stoklarının neden olacağı bir borç krizinden söz ediliyor.

Kredibilitesi azalan ülkelerin başında ise, özellikle özel sektör dış borç stokları artık çevrilemez boyutlara ulaşan,  ülke puanı sürekli düşürülen, bankacılık sektörü ve büyük holdingleri uluslararası denetim kuruluşlarınca gözetim altına alınan, risk primi sigortalama maliyeti (CDS) sürekli yükselerek 500 puanı aşan, enflasyonist gidişi durdurabilmek, döviz kurundak artışı frenleyebilmek ve sıcak parayı ülkede tutabilmek için en son faiz oranını 625 (yüzde 6,25) baz puan artıran Türkiye geliyor. Zira borçlara ilişkin tüm göstergeler bir krize işaret ediyor. Türkiye bir bütün olarak dış borçlarının milli geliri içinde payı açısından yüzde 52 ile en yüksek dış borca sahip bir ülke konumunda.

FED’ in 2018 yılında faiz oranlarını artırması ve daha da artıracak olması ise asıl olarak halen zorda olan Türkiye ekonomisini daha da zora sokacak, halen 7’ye yaklaşmış olan sepet kur (yarım dolar+ yarım avro) ve yüzde 25’leri aşan faiz oranları daha da yükselecek, bu da üretim, cari açık, kamu maliyesi ve tüketim olmak üzere ekonominin bütün motorlarını iyice yavaşlatacaktır.

Hızlanan Ticaret Savaşları, Artan Petrol Fiyatları ve Düşen Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları

Trump, ABD Başkanı olarak seçilmesinin ardından, seçim kampanyası sırasında verdiği sözleri büyük ölçüde yerine getiriyor. Büyük sermayenin ve üst gelirlilerin ödediği vergileri azaltmaya dönük kurumlar vergisi ve gelir vergisi değişiklikleri sadece ülkedeki güç dengelerini büyük sermayedarlar lehine daha da güçlendirip sınıf savaşını körüklemiyor, aynı zamanda özellikle de Meksika, Çin ve AB’den yapılan yüzlerce milyar dolarlık ithalata getirdiği yüksek vergilerle hem iç korumacı politikaları güçlendiriyor hem de sonu belirsiz bir uluslararası ticaret savaşlarının da önünü açıyor.

Trump bu yılın mart başında Çin’e ithalat gümrük tarifelerini uygulamaya koyan genelgeyi imzalamış ve böylece Çin’den yapılacak yaklaşık 60 milyar dolar tutarında ithalatı etkileyecek olan çelik ürünlerine yüzde 25 ve alüminyuma yüzde 10 oranında gümrük tarifesi konulmasını onaylamıştı. Çin’in karşı hamle olarak 50 milyar dolar tutarındaki ABD mallarına tarife uygulayacağını bildirmesinin ardından, Trump son hamle olarak Çin’den alınan 200 milyar dolarlık ithalata ilave yüzde 10 tarife konulacağını (Çin karşılık verirse ikinci bir 200 milyar dolarlık ithalata tarife uygulanacağını) açıkladı.[40]

Avrupa Birliği (AB) ise, ABD’nin ithal çelik ve alüminyuma ilave gümrük vergileri uygulamaya başlamasına karşı kendi uygulayacağı misilleme adımlarını 22 Haziran 2018 tarihinde başlatmayı ve ilk aşamada ABD ürünlerine 2,8 milyar avroluk ek gümrük vergisi getirmeyi planladı (daha sonrası için 3,6 milyar avroluk bir vergi geliyor).[41]

BIS, artan ticaret savaşları ve Belçika’nın ABD’den gelen Levi’s, blue jean, bourbon viski ve Harley-Davidson motosikletleri üzerine vergi koymasının ardından, Trump’ın en son Avrupa’dan ithal edilecek olan otomobillere ilave yüzde 20 gümrük vergisi uygulayabileceğini açıklamasının üzerine, küresel ekonominin toparlanmasının önündeki en önemli engelin korumacı önlemler olduğunu, bunun yeni yatırımları baskıladığı gibi finansal piyasalara kadar sıçrayabilecek bir istikrarsızlık yaratabileceğini açıkladı.[42]

ABD’nin Mart 2018’de açıkladığı ilave gümrük vergileri Türkiye’yi de etkileyecek. Çünkü bu vergilerden Türkiye’nin muaf olma talebi olumlu karşılanmadı. Bunun üzerine Türkiye yaklaşık 1,8 milyar dolar seviyesinde bulunan ABD menşeli kömür, kâğıt, ceviz-badem, tütün, çeltik, viski, otomobil, kozmetik, makine teçhizat ve petro-kimya ürünlerinde, aynı şekilde 266,5 milyon dolar vergi yükü oluşturacak karşı önlemi 21 Haziran itibarıyla başlatma kararı aldı.[43]

Ticaret savaşları, artan korumacılık ve doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının azalması gibi küresel ticaret ve büyüme üzerinde etkili olacak bir diğer gelişme, 2016 yılından bu yana petrol fiyatlarının artmaya başlamasıdır. Çünkü 2014 yılının ortalarından itibaren ciddi bir inişe geçen petrol fiyatları özellikle 2018 başından bu yana hızlı bir yükselişle varil başına 80 doları geçti. Sadece 15 Şubat-15 Mayıs 2018 arasında bu artış yüzde 27 oldu. Ayrıca petrol fiyatlarının artması (petrolün kendi spekülatif bir vadeli işlem piyasası ürünü olduğundan) spekülasyonu, bu durum belirsizlikleri artırıyor, bu da petrol fiyatlarının daha da yükselmesiyle sonuçlanıyor.[44]

Petrol fiyatlarındaki artışın başta Çin ve Hindistan olmak üzere ağır petrol ithalatçısı ekonomiler üzerinde ani etkileri oldu. Çünkü bu iki ülke dünya petrol ithalatının dörtte birini yaparken[45], aynı zamanda küresel ekonomik büyümenin yüzde 43’ünü (sırasıyla Çin yüzde 35 ve Hindistan yüzde 8[46])  gerçekleştiriyor.

Bu nedenle de 2014 yılındaki düşüşten bu yana düşük petrol fiyatları avantajını kullanarak büyümesini yüksek hızlarla sürdürebilen dünyanın bu en hızlı büyüyen iki ekonomisi, petrol maliyetinin artmasıyla artan üretim maliyetleri nedeniyle, artık daha yavaş büyüyorlar. Bu da onların ticari ortaklarının onlara olan ihracatlarını yavaşlatmak suretiyle, dünya ticaretini ve ekonomik büyümesini yavaşlatıyor.

Petrol fiyatlarının artması kuşkusuz petrol ithalatçısı bir ülke olan Türkiye’nin ödemeler dengesini bozuyor, yani cari açığını artırıyor. Ayrıca petrolün sadece dolar ile satın alınabilmesi nedeniyle, bu durum doların TL karşısında değerinin artmasıyla sonuçlanıyor.  Bu da kur aracılığıyla, üretim maliyetlerini ve enflasyonu artırıyor. Bunun doğal sonucu yerli ve yabancı yatırımcının ekonomiye olan güvenini daha da yitirmesi, durma noktasındaki yatırımların iyice azalması ve yabancı sermaye çıkışlarının artmasıdır.

Son olarak, her ne kadar (Türkiye’de olduğu gibi petrol üzerinden alınan ÖTV, değer üzerinden alındığından) petrol fiyatlarının artması kısa vadede vergi gelirlerinin artmasıyla sonuçlansa da (özellikle de seçim döneminde yaşandığı gibi) hükümetlerin petrol fiyatlarındaki artışı tüketiciye yansıtmayarak, vergi gelirlerinin azalmasına, bu da bütçe dengelerini bozulmasına neden oluyor.

Tüm bu gelişmeler dev kapitalist ülkeler arasındaki rekabetin ticaret savaşlarıyla yoğunlaşacağı anlamına geliyor. Küresel döviz savaşları ve ticaret savaşlarının ilk etkisi, bazı azgelişmiş ülke paralarının dolar karşısında değer yitirmesinin yanı sıra, küresel borsaların hızlıca değer kaybetmesi biçiminde oldu.

Küresel finansal piyasalar ABD ile Çin arasındaki ticareti savaşı gerginliğini fiyatlamaya başlayınca, panik havası piyasalarda satışlara neden oldu ve bu durum Avrupa’dan ABD ve Asya’ya kadar küresel borsalarda değer kaybına yol açarken, yatırımcıları tahvil gibi daha risksiz varlıklara yöneltti.[47] ABD’deki Dow Jones Endeksi, Haziran ayında son altı gün üst üste toplamda yaklaşık 300 puan değer kaybederek (yüzde 1,2)  bu yıl boyunca sağladığı kazancı geri verdi. S&P 500’ün kaybı binde 40 ve Nasdaq’ın kaybı binde 30 olurken, Çin borsasındaki kayıp yüzde 4’ü buldu.[48]

Ayrıca Obama döneminde neredeyse sona yaklaştırılan Trans-Pasific Partnership (TPP) olarak da bilinen uluslararası anlaşma Trump ile birlikte rafa kaldırıldı. Yeni yönetim aynı zamanda FED üzerindeki dolaylı etkisiyle, parasal sıkılaştırma ve faiz artırımı politikasını sürdürerek özellikle de çok borçlu durumdaki ülkelerdeki borç ve likidite krizlerini de tetikliyor.

Trumponomics ile birlikte küreselleşmenin sınırlarına gelindiği ve artık kapitalist ekonomilerin krizlerini aşabilmek için korumacılığa, yüksek oranlı gümrük ve tarife dönemine, kur ve ticaret savaşlarına, ekonomik milliyetçiliğe geri dönüldüğünün, yeni Neo-merkantilist ekonomi politikalarının uygulandığının vurgulanması gerekir.

Ekonomik büyümenin sürdürülebilir ve istihdam yaratıcı olabilmesinin asıl olarak yeni yatırımların yapılmasıyla mümkün olabileceği genel kabul gören bir çıkarımdır. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’nın (UNCTAD) 2018’de yayımladığı bir rapor dünya ekonomisindeki toparlanma açısından kötü haber anlamına geliyor.

Bu rapora göre[49], küresel çapta doğrudan yabancı sermaye yatırımları 2016 yılına göre yüzde 23 oranında azalarak, toplamda 1,87 trilyon dolardan, 1,43 trilyon dolara geriledi. Üstelik bu gerileme ekonomik toparlanmanın merkez üsleri olduğu öne sürülen Kuzey Amerika ve Avrupa’ya gelen doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının (712 milyar dolar) keskin bir biçimde azalmasıyla gerçekleşti (yüzde – 37). İkinci düşüş geçiş ekonomilerine gelen sermaye miktarında (47 milyar dolar) oldu (yüzde 27). Azgelişmişlere gelen sermaye miktarı (671 milyar dolar) neredeyse sabit kaldı. Bu düşüşler diğer sermaye akımlarınca (portföy yatırımları ve banka kredileri) telafi edildi.

Dünyada 2017 yılı itibariyle 31,5 trilyon dolar gelen sermaye stoku ve 30,8 trilyon dolar giden sermaye stoku var. Bunun (gelen) yüzde 64’ü Avrupa ve K. Amerika, Japonya’da ve yüzde 33’ü azgelişmiş ülkelerde bulunuyor. Çin (Hong Kong dâhil) 3,5 trilyon dolarlık bir stok ile azgelişmiş ülkelerin üçte birini oluşturuyor.

2018 yılı için ılımlı bir artış beklense de artan ticaret savaşları ve korumacılık, ABD’deki vergi reformları ve bu yatırımların getiri oranlarının giderek azalması (2012’de yüzde 8,1 iken 2012’de yüzde 6,7’ye geriledi) nedeniyle bu tür yatırımlarda belirgin bir artış beklenmiyor.

Türkiye’ye Gelen Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımlarında Sert Düşüş

Raporda Türkiye açısından alarm verici sonuçlar içeren bulgular var. Çünkü özellikle 2015 yılından beri ülkeye gelen bu tür yatırımlarda ciddi bir düşüş var. Şöyle ki 2015 yılında ülkeye gelen yabancı sermaye yatırımı 17,8 milyar dolar iken, 2016’da 12,9 milyar dolara ve 2017 yılı sonu itibariyle de 10,9 milyar dolara gerilemiş (yüzde 39 düşüş).

Bu arada Türkiye’den doğrudan yabancı sermaye çıkışı sürüyor.[50] Yani fabrikalarını, tesislerini kapatıp giden yabancı yatırımcılar var. Örnek olarak 2015 yılında çıkan sermaye 4,8 milyar dolar olmuş. Sonraki 2 yılda yaklaşık ortalama yılda 3 milyar dolar sermaye ülkeyi terk etmiş.

Bunlar cari akım olarak adlandırılan akımlar. Ayrıca stok olarak rakamlara bakılması gerekiyor. Bu anlamda, ülkede 2010 yılında toplam 190 milyar dolarlık bir yabancı sermaye stoku (birikmiş yatırım) varken, 2017 yılında bu 186 milyar dolara gerilemiş.

Stok anlamda ülkeden çıkan sermaye stokundaki gelişme ise çok daha çarpıcı olmuş: 2010 yılında 22,5 milyar dolar iken 2017 yılında 41,4 milyar dolara çıkmış. Yani 7 yılda ülkedeki doğrudan yabancı sermaye stoku yaklaşık 19 milyar dolar azalmış.

Kısaca ülkeye artık daha az doğrudan yatırımcı gelirken, ülkeden gidenler artmış. İlave olarak son birkaç yıldır başta İngiltere’ye gitmek üzere ülkeden çıkan yerli yatırımcıları da (örneğin Ülker gibi) unutmamak gerekiyor.

Bu durum ülkenin bugünkü durum itibariyle uzun vadeli yatırım yapılabilir bir ülke olmaktan hızla uzaklaştığını gösteriyor. Zaten fiyat istikrarsızlığına (hem döviz kuru, hem de mal ve hizmet fiyatları artışı, yani enflasyon anlamında) ek olarak; kamu kurumlarının niteliği, hukukun üstünlüğü, demokratik hak ve özgürlükler, temel insan hakları ve mülkiyet hakları gibi konularda ciddi bir aşınma yaşamakta olan, bu nedenle de yurt dışında da sürekli olarak eleştirilen bir ülkenin uzun vadeli yabancı yatırımcı ile dolup taşması beklenemez.

Kaldı ki son dönemde ABD’nin başını çektiği uluslararası ticaret savaşları ve Trump’ın uyguladığı yeni vergiler Türkiye gibi ekonomiler açısından doğrudan yabancı yatırım kaynaklarının iyice kuruyacağının bir göstergesi.

Kuşkusuz bu tür yatırımlar asıl olarak bol, örgütsüz ve ucuz emek sömürüsü, dolayısıyla da yüksek kâr için bizim gibi ülkelere geliyor. Öyle ki böyle yatırımların “Merkez Ekonomiler”deki getiri oranı (kârlılık) yüzde 5,7 iken, az gelişmiş ülkelerde bu oran yüzde 8, hatta eski Sovyet Cumhuriyetleri olarak bilinen geçiş ekonomilerinde yüzde 12’ye kadar çıkabiliyor[51].

Ayrıca bu yatırımların ülkenin kalkınması bir yana (emperyalist kapitalist sisteme olan bağımlılığı artırdığından) iyice sömürgeleştirilmesine neden olduğu 100 yılı aşan tarihsel örneklerden biliniyor.

Keza bu yatırımlarla ilgili temel bir diğer eleştiri, bu yatırımların çok önemli bir kısmının kaynakların uluslararası düzeyde daha etkin tahsisini sağlamayı amaçlayan iktisadi bir faaliyet içermeden bir para trafiği biçiminde olduğu yönünde. Daha ziyade bu trilyonlarca dolarlık yatırım şeffaf vergi sistemli ülkelerden opak vergi sistemli ülkelere paranın transfer edilmesiyle ilgili, sanal bir durumu anlatıyor. Yani büyük bir kısmı üretken bir amaç taşımıyor.

Bu durum somut verilerle IMF’nin bir çalışmasında[52]sergileniyor. Buna göre küresel doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının yüzde 40’a yakın bir kısmı (12 trilyon dolar) dünyadaki bu para trafiğiyle ilgili, yani kurgusal. Öyle ki gelişmiş ülkelerden dışarı giden bu tür yatırımların yüzde 50-60’ı hiçbir ekonomik varlığı olmayan yabancı kimlikli firmalar aracılığıyla, yani vergi ödemekten kurtulmak ya da serveti gizlemek gibi amaçlarla yapılıyor. Bu tür para trafiğinin dünya ortalaması yüzde 37, Türkiye’de ise yüzde 22-23 civarında.

Azgelişmiş ekonomiler içinde en fazla doğrudan yabancı yatırım çeken ülke olan Çin’e gelen yatırımların yüzde 50’sini tek başına Hong Kong yapıyor. Öyle ki 2015 yılında bu yatırımın tutarı 1,2 trilyon dolardı. Ancak bunun önemli bir kısmı yukarıda anlatılan cinsten sanal yatırımlar. Ruslar ise paralarının yüzde 29’unu Kıbrıs’ta aklıyorlar[53].

Diğer taraftan bu yatırımlar, ekonomik büyüme için gerekli olan yatırım-tasarruf açığını kapatıyor. Yani Türkiye’deki yerli tasarruf oranı yüzde 13-14, ama yapılan yatırımların oranı yüzde 21 dolayında. Bu nedenle de aradaki farkın önemli bir kısmı bu tür yabancı yatırımlarla kapatılıyor.

İkinci olarak, bu yatırımlar ülkenin bir başka büyük sorunu olan cari açığın finansmanında da önemli rol oynuyor. Bu yatırımlar azaldığında bu yıl, yıllık 57 milyar doları bulan yıllık cari açığın kapatılması ya çok yüksek faize ve borsa getirisine gelen portföy yatırımları ya da yine yüksek ticari faize gelen banka kredileri ile sağlanabiliyor. Yüksek cari açık ise Türkiye ekonomisinin yüksek büyümesini sağlayan asıl faktör. Nitekim bu yılın ilk çeyreğinde ekonomi yüzde 7,4 oranında büyürken, cari açık da aynı oranda büyüdü ve yüzde 7’ye çıktı.

Üçüncü olarak, bu tür yatırımların asıl önemi bunların inovasyon /yenilik içermesinden ve emek gücü verimliliğini artırmasından geliyor. Yani kapitalist ekonomilerde, özellikle de finansallaşmanın bu denli artarak baskın bir hale geldiği bir dönemde ekonomiyi büyütebilmenin asıl yolu emek gücünü verimli çalıştırmaktan geçiyor. Bir başka anlatımla, yeni sermaye ve teknoloji yatırımları ve inovasyonlarla (yeniliklerle) üretkenliği artan emek gücünün verimliliği ekonomik büyümeyi sağlıyor. Bu arada tek başına yeni fikirlerin, internetin, enformasyon teknolojilerinin ve elektronik sektörlerindeki teknolojik yeniliklerin verimlilik artışını sağlayamaya yetmediğinin de altını çizmek gerekiyor. Bu gelişmelerin emek gücü verimliliğini artırması gerekiyor. Yani işçiler yine ön planda oluyor, çünkü işçilerin becerisi, buradan hareketle de yarattığı değerin artması gerekiyor.

Bu mutlaka işçilerin artan verimlilikleri ile orantılı ücretlerinin de artacağı anlamına gelmiyor. Tam tersine, verimliliklerin artmasına rağmen reel ücretler ya sabit kalıyor ya da düşüyor. Ama üretim artıyor, kârlar artıyor, büyüme hızlanıyor. İşçilerin artan verimlilik artışından paylarını alabilmeleri ancak güçlü örgütlü mücadelelerinin varlığında mümkün oluyor.

Doğrudan yabancı sermaye yatırımları (teorik olarak en azından önemli bir kısmı) böyle yüksek teknoloji ve inovasyon ile donatılmış yatırımlar olduğundan, emek gücü verimliliğini, kârı (nispi artı değeri) artırıyor ve ekonomiyi büyütüyor. Böylece bu tür yatırımlar arttığında verimlilikler (ve reel kârlar) artarken, azaldığı zamanlarda verimlilik de azalıyor. Böyle bir durumda da ekonomiyi verimli, sürdürülebilir bir büyüme yoluna sokmak zorlaşıyor. Bu kez Türkiye’de olduğu gibi ekonomi Kredi Garanti Fonu (KGF) destekli krediler başta olmak üzere her türlü para ve maliye politikası teşvikleriyle hormonlu olarak büyütülüyor.

Ancak böyle hormonlu bir büyümeyi ilelebet sürdürülebilir kılmak mümkün değil. Yani böyle büyümeler, kâğıt üzerinde ve kısa dönemler için sağlanabiliyor. Ardından da büyüme oranı sert bir biçimde düşüyor. Nitekim tüm uluslararası kuruluşlar Türkiye’nin 2018 yılının ilk çeyreğinde yüzde 7,4 büyümüş olduğuna itibar etmeksizin, 2018 ve 2019 yıllarına ait büyüme oranı tahminlerini yüzde 4’e kadar düşürdüler[54].

Bloomberg’in bir haberine göre[55], 2017 yılında Türkiye’den 1 milyon dolar ve üzerinde serveti olan 6 bin zengin yurttaş servetini yurt dışına çıkartarak göç etti. Bu sayı ülkedeki dolar milyonerlerinin yüzde 12’sine denk düşüyor. Bazı haber kaynakları ise 2016 yılından bu yana bu sayının iki katına çıktığını, milyoner yerlilerin hızla Türkiye’den ayrıldıklarını ileri sürüyor. Türkiye’den bu sermaye çıkışları söz konusu iken, ülkeye gelen sermayede asıl ağırlığı oluşturan portföy yatırımlarında da2017’den bu yana çok ciddi bir azalma gözlemleniyor.[56]

Öyle ki FED’in faiz oranlarının henüz yeni yeni artırılmaya başlandığı 2017 yılının Ocak-Mayıs dönemini kapsayan ilk beş ayında Türkiye’ye gelen sıcak para 3,7 milyar dolar iken, bu yılın ilk 5 ayında gelen para miktarı sadece 795,6 milyon dolar olabildi (yüzde 75 azalma söz konusu). Ayrıca 2016 yılından bu yana gelen bu sıcak paranın ortalama yüzde 70’i Hazine bonosuna geldi.

Kısaca, Türkiye’nin yüksek büyümesini sağlayan yüksek cari açığının finansmanında, finansman bileşenleri arasında yer alan banka kredileri yatay seyrederken (artmıyor anlamında), doğrudan yabancı sermaye yatırımları ciddi miktarda ve oranda azalıyor ve bu açık asıl olarak sıcak para da denilen portföy yatırımları ile kapatılıyor. Bu yatırımlar ise yüzde 70 gibi yüksek bir oranda yüksek faiz getirili (yüzde 19-20 civarında) Hazine bonolarına yapılıyor. Yani artık cari açığı, yüksek faiz ödemek pahasına devlet kapatıyor.

Bu gelişmeler son dönem Hazine’nin piyasalardan neden yüksek faiz ile borçlandığını ve ülkenin GSYH’sinin beşte birinden fazlasına denk düşen bir servetin vergi cennetlerinde tutulurken[57], nasıl ve hangi maliyetlerle cari açığını finanse etmek durumunda kaldığını çok iyi açıklıyor. Aynı zamanda da sadece yüksek borçlanmaya ödediği yüksek faizler ya da yüksek döviz kuru nedeniyle ithalata ödediği yüksek bedellerle değil, Hazine bonosu satışı için ödediği yüksek faizlerle de nasıl emperyalist uluslararası sermaye tarafından sömürüldüğünü ortaya koyuyor.

Artan Küresel Eşitsizlikler

The Guardian Gazetesi yazarı ekonomist Larry Eliot 2017 yılında, Davos zirvesini değerlendirdiği yazısında küresel ekonomik büyümeye ilişkin resmi kurumların olumlu beklentilerine rağmen, gelir ve servet eşitsizliğinin, sosyal adaletsizliğin ve ekolojik tahribatın arttığına ve dünyanın giderek demokrasilerden uzaklaşarak otoriterleştiğine dikkat çekmiş ve yazısını şöyle bir metaforla tanımlamıştı: “Bir çığ düşebilir. Bunu bir silah sesi, hatta zamanı belli olmayan bir çığlık tetikleyebilir. İşte o zaman koca dağ bütünüyle yer inebilir”[58].

Nitekim servet ve gelir dağılımındaki gelişmeleri düzenli olarak sunan raporlar her iki alanda, hem küresel çapta hem de ülkelerin kendi içlerinde bölüşüm adaletsizliğinin tarihte görülmemiş ölçüde arttığına dikkat çekiyorlar.

Öncelikle 2017 yılından 2018 yılının ortalarına kadar küresel servet 14 trilyon dolar artarak (yüzde 4,8’lik artış) 317 trilyon dolara ulaştı. Bu artış 2008 krizi sonrası dönemin ortalama artışının üzerinde bir artış. Eğer servet eşit dağılmış olsaydı küresel çapta kişi başına düşen servet 63,100 dolar olacaktı[59] .

Ancak servet eşit dağılmıyor. Yetişkinler arasındaki servet dağılımına bakıldığında;  en altta yer alan yüzde 50’lik yetişkin grubu toplam servetin yüzde 1’inden azını alırken, en tepedeki yüzde 10 servetin yüzde 85’ine el koyuyor. Tepedeki yüzde 1 ise yüzde 47’ye el koyuyor[60].

Dünyanın zengin bireylerinin servetindeki gelişmeleri her yıl raporlayan Capgemini[61] ise, serveti 1 milyon doların üzerinde olan dünyanın zengin bireylerinin net servetlerinin son 6 yıldır üst üste arttığının ve 2017 yılında 70 trilyon doları aştığının altını çiziyor. 2008 yılında bu servetin tutarının 32,8 trilyon dolar olduğu göz önüne alındığında, servetin 10 yılda iki kata yakın arttığı ortaya çıkıyor.  Bunun 2025 yılında 100 trilyon doları bulması bekleniyor.

Böyle bir servete sahip olanların sayısı da (2017’de) yüzde 10,6 oranında artarak 18,1 milyon oldu. Bu sayı 2010 yılında 10,9 milyondu. Bunun içinde 5,3 milyon ile ABD ilk sırada yer alıyor. Diğer yandan bu zenginlerin yüzde 61’inden fazlası ABD, Japonya, Almanya ve Çin’de yerleşik durumdalar (bu pay 2012’de yüzde 58,2 idi).[62] Bu da servetin giderek belli merkezlerde temerküz ettiğini gösteriyor. Bunlar arasında finans oligarşisi olarak kabul edilen ve servetleri 30 milyon doların üzerinde olan ultra zenginlerin sayısı ise sadece 174 bin (grubun yüzde 1’i) ve bunlar toplam servetin yüzde 35’ini kontrol ediyorlar (yaklaşık 24,5 trilyon) ve paylarını en hızlı artıran grupta yer alıyorlar.

Servetteki bu yükselişin iki kaynağı olduğu ileri sürülüyor. Sırasıyla küresel ekonomideki toparlanma, ama asıl olarak da küresel borsa kazançlarındaki süper artışlar.  Çünkü bu finans seçkinleri borsa yatırımlarından yılda ortalama yüzde 20’nin üzerinde getiri elde ettiler. Bunu sağlayan ise yıllardır FED gibi merkez bankalarının uyguladığı miktarsal kolaylaştırma ve parasal bollaştırma politikaları oldu. Nitekim bu zenginler servetlerinin yüzde 30,9’unu borsalardaki kazançlarından, yüzde 27,2’sini nakit ve nakit benzerleri faaliyetlerden, yüzde 16,8’ini emlak ve gayrimenkulden, yüzde 15,8’ini sabit getirili faaliyetlerden ve yüzde 9,7’sini türev kâğıtlar gibi alternatif getirilerden elde etmişler.[63]

Büyük özelleştirmeler ve artan gelir eşitsizliklerinin bireysel servet bölüşümündeki adaletsizliği küresel çapta daha da artırdığını ortaya koyan Dünya Eşitsizlikler Raporu[64] servet eşitsizliğindeki artışın Avrupa’da daha ılımlı olmasına karşın ABD ve Çin’de çok sert olduğunu vurguluyor. Öyle ki ABD’de en zengin yüzde 1’in toplam servet içindeki payı 1980’de yüzde 22 iken, 2014 yılında yüzde 39’a çıktı (bu artıştan asıl pay alan en zengin binde 1’lik grup oldu).

Benzer bir durum Çin ve Rusya’da da gerçekleşti. 1995-2015 arasında en zengin yüzde 1’in toplam servetten aldığı pay Çin’de yüzde 15’ten yüzde 30’a, Rusya’da ise yüzde 22’den yüzde 43’e yükseldi.

Bir başka araştırma, servet bölüşümü eşitsizliğini iki gösterge ile açıklıyor. İlkinde, eşitsizlik ülkedeki nakit ve finansal varlık sahibi milyonerlerin (milyon dolar ve üstü servete sahip olanlar) toplam ulusal servetten aldığı pay cinsinden sunuluyor. Böylece bu pay ne kadar yüksekse ülkedeki servet bölüşümü eşitsizliği de o denli yüksek oluyor.

Buna göre, dünya ortalamasının yüzde 35 olduğu 2017 yılında, servetin göreli olarak adaletli bölüştürüldüğü ülkeler sırasıyla: Japonya (yüzde 23), Yeni Zelanda (yüzde 26) ve Norveç (yüzde 27) iken; adaletsizliğin en fazla olduğu ülkeler: S. Arabistan (yüzde 60), Rusya (yüzde 58), Nijerya (yüzde 56), Brezilya (yüzde 53) ve Türkiye (yüzde 52). Buna karşılık. Çin yüzde 48, ABD yüzde 40 ve Hindistan yüzde 35.[65]

İkincisinde ülkedeki dolar milyarderi sayısının ulusal servetten aldığı pay yer alıyor. Buna göre en adaletsiz ülke yüzde 24 ile Rusya.[66]

Eğer kapitalizm bu şekilde işlemeye devam ederse, yani gelir eşitsizliği artmaya devam ederse, önümüzde onlarca yıl servet bölüşümü adaletsizliği artarak sürecektir. Gelir dağılımı adaletsizliği ise ülkelerdeki ve küresel çaptaki yoksulluk artışının en temel nedeni olmaya devam edecektir.[67]

Çünkü küresel servetin böyle az sayıda elde toplanması kaynakların milyarlarca insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılayacak üretim biçimlerine yöneltilmesini önlüyor ve temel ihtiyaçlarını karşılayamayan kitlelerin yoksulluğa ve hatta açlığa mahkûm edilmesiyle sonuçlanıyor.

Diğer taraftan, bu raporlar servet eşitsizliğinin nedenlerinden ziyade mevcut durumunu sergilemekle yetiniyorlar. Örneğin Dünya Eşitsizlik Raporu, küresel servet eşitsizliğinin ciddi ölçüde arttığını ortaya koysa da, nedenlerine ilişkin bir şey söylemiyor. Oysa eşitsizlik artışının asıl nedeni değer yaratan varlıkların kapitalist sektörde yoğunlaşıp, merkezileşmesi.

Bunun en güzel örneği finansal ve reel sektörün dünya çapındaki yatırım, istihdam ve finansal kararları kontrol etmesi. 147 küresel şirket bir arada küresel servet ağının yüzde 40’ını kontrol ediyor. Toplamda 737 firma ise servetin yüzde 80’ini kontrol ediyor. Servet eşitsizlikleri işte bu yoğunlaşma ve merkezileşmeden doğuyor.[68]

Servet bölüşümünün adaletsizliğinin asıl kaynağı olarak kabul edilen gelir bölüşümü adaletsizliği de dünyanın farklı bölgelerinde farklılıklar gösterse de, küresel çapta giderek artıyor.

Avrupa’da gelir bölüşümü eşitsizliği en az seviyedeyken, Orta Doğu’da en yükseğe çıkıyor. 2016 yılında en zengin yüzde 10’luk nüfusun ulusal gelirden aldığı pay Avrupa’da yüzde 47, Çin’de yüzde 41, Rusya’da 46, ABD ve Kanada’da yüzde 47, Sahra Altı Afrika, Hindistan ve Brezilya’da yüzde 55 iken Orta Doğu’da yüzde 61 oldu.[69]

Gelir eşitsizliğindeki artışın özellikle 1980 sonrası neo-liberal dönemde zirveye çıktığı görülüyor. Öyle ki küresel çapta en zengin yüzde 1’in geliri bu dönemde en alttaki yüzde 50’nin gelirinin iki katı oranında büyüdü. Yani ilk grup toplam gelir artışından yüzde 27 pay alırken, en alttaki yüzde 50 sadece yüzde 12 pay alabildi.[70]

Neo-liberal dönemde gelir dağılımı eşitsizliğinin en fazla arttığı ve gelirin belli ellerde toplandığı ülkelerin başında Kuzey Amerika, Rusya, Çin ve bazı Avrupa ülkeleri geliyor. Örnek olarak 1980-2016 arasında, en yüksek gelire sahip yüzde 1’in payı Avrupa’da yüzde 10’dan yüzde 12’ye, ABD’de ise yüzde 20’ye fırladı.  Buna karşılık ABD’deki en yoksul yüzde 50’nin payı yüzde 20’den yüzde 13’e geriledi.

Özellikle de Trump sonrasında ABD’de bu eşitsizlikler ve paralelinde yoksulluk arttı. Bir Birleşmiş Milletler (BM) raporuna göre[71], bu ülkede 40 milyon yoksul, 18, 5 aşırı yoksul insan var. 5,3 milyon insan ise azgelişmiş ülkelerin yoksullarının koşullarında yaşıyor.

 “Yeryüzünün lanetlileri” olarak nitelenen milyarlarca insan açısından 2017 yılında küresel ekonomide sağlanan bu canlanma hiçbir şey ifade etmiyor. Çünkü 7 milyarı aşkın nüfuslu dünyada küçük bir azınlığın dışında büyük çoğunluk gelir ve servet yaratan üretim araçlarına sahip değil. Bu kesimin büyük çoğunluğun bu göklere yükselen borsalarda, tahvil ve bono piyasalarında hisse senetleri, kıymetli kâğıtları yok. Öyle ki bu varlık patlamasının yaşandığı ABD’de geçen yıl milyonlarca işsiz, yoksul ve evsiz çok sert geçen kış koşullarında hayatta kalmaya çalıştı. Dünyadaki bu gelir, servet ve refah asimetrisi ve bunun giderek daha da kötüleştiği gerçeğine yukarıda yer verilen uluslararası raporlar da kayıtsız kalamadı.

Örneğin bir BM raporu: “Küresel nüfusun hemen hemen yüzde 20’sinde 2018-2019’daki gelir artışı ihmal edilebilecek kadar küçük kalacak” derken, birçok insanı şaşırtan bir biçimde son dönem raporlarında gelir eşitsizliklerini gündeme getiren ve kapitalist sınıfa uyarılarda bulunan IMF[72], “hızlı büyüme dünya ekonomisinin üçte ikisine ulaşıyor. Ama yükselenlerin ve azgelişmişlerin neredeyse yarısında, özellikle de küçük ekonomilerde kişi başı gelir artışı gelişmişlerin çok gerisinde kaldı. Hatta bu ülkelerin dörtte birinde kişi başı gelir azaldı” tespitinde bulundu.

Dünyanın en büyük hedge fonu olan Bridgewater Associates’in yöneticisi 17 milyar dolarlık servetin sahibi Roy Dalio daha da ileri gitti ve kendisi ile Wall Street Journal Gazetesi’nde yayımlanan bir röportajda, borsadaki süper yükselişlerin uzun vadeli sağlıklı bir ekonomik büyümeye işaret etmediği gibi, Amerikan toplumunun yüzde 60’ının durumunu iyileştirmediğini, sadece yoksulların kızgınlığını ve toplumdaki kutuplaşmayı artırdığını “eğer ilerde bir ekonomik kriz patlarsa insanların birbirini boğazlayacağını ileri sürdü.[73]

2017 yılında dünyada hala en az 750 milyon insan aşırı yoksulluk koşullarında yaşıyordu. Bu da bir önceki yıldan bu yana yoksullukta herhangi bir iyileşme olmadığı anlamına geliyor. FAO’nun 2017 yılı raporuna göre, ise 2016 yılında 815 milyon insan yetersiz gıda alıyor. Bu sayı 2015 yılında 777 milyon idi.[74] Ortaya çıkan iş kazaları sonucu işçi ölümlerinin boyutlarını ve doğal tahribatın derecesini anlatabilmek mümkün değil.

Ayrıca ekonomi literatüründe ya da uluslararası örgütlerin raporlarında yer verilen alan verimlilik tanımlarında ve verimlilikleri ölçme yöntemlerinde de büyük farklılıklar söz konusu. Bu da sonuçların farklılaşmasına neden oluyor. Buna rağmen genel olarak kabul edilen görüş son yıllarda verimlilik artışlarının yavaşladığı yönünde.

Diğer yandan neredeyse tüm uluslararası kurumların reddedemediği bir diğer gerçek özellikle de Merkez Ekonomilerdeki işçi ücretlerindeki artışın verimlilik artışının çok gerisinde kalması.

Öyle ki Washington Uzlaşması sonrasında emeğin ulusal gelirden aldığı pay küresel çapta olmak üzere son 30 yılda geriledi. Ayrıca iç talep azaldı, dış talebe olan bağımlılık arttı. G20 ülkelerinin tümünde emeğin payındaki gerileme iç talepte bir düşüşle sonuçlandı. Bu düşüş örneğin Türkiye’de ihracat artışıyla telafi edilemedi. Dahası emeği koruyan yasal düzenlemelerden giderek vazgeçilmesi sonucunda aralarında Türkiye’nin de aralarında bulunduğu birçok ülkede gelir bölüşümü adaletsizliği daha da arttı.[75]

Bu konuda Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) son raporunun bulguları[76] kapitalizmin nasıl bir eşitsizlikler ve adaletsizlikler düzeni olduğunun resmi ağızdan bir itirafı niteliğinde.

Keza reel ücret artışı verimlilik artışının gerisinde kaldı. Bu rapora göre, küresel düzeyde reel ücret artışları 2008 krizinden bu yana giderek yavaşladı. Özellikle 2013’ten bu yana bu yavaşlama belirginleşti. Artış oranları kriz önceki seviyeleri hala yakalayamadı. Öyle ki 2007 yılında küresel çapta yüzde 3,1 olan reel ücret artışları 2013’te yüzde 1,1’de kaldı.

Oysa emek gücü verimliliği bu dönemde artmaya devam etti. Öyle ki 1999 yılı baz alındığında “Merkez Ekonomiler”de 100 olan emek gücü verimliliği endeksi, 2015 yılında 118 olurken, yine 1999’da 100 olan az gelişmiş ülkeler reel ücret endeksi sadece 108’e çıkabildi.[77] Bunun sonucunda emek gelirlerinin milli gelir içindeki payı hızla azalırken, gelir bölüşümü adaletsizliği de görülmemiş ölçüde arttı.

1990’lardan bu yana ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı yaklaşık 13 puan gerileyerek yüzde 66’lardan yüzde 53’e geriledi.[78] Türkiye’de ise durum daha vahim: Ücret gelirlerinin milli gelir içindeki payı 1999’da yüzde 50 civarındayken yüzde 32’lere kadar düştü.[79]

AB dâhil tüm Merkez Ekonomilerde son 10 yıldır ücret artışları verimlilik artışının gerisinde kaldı. Bu da emeğin milli gelir içindeki payının ve ortanca gelirin ortalama gelir içindeki payının azalmasıyla sonuçlanıyor. Bunlardan ilki emek-sermaye bölüşüm adaletsizliğinin, ikincisi ücretliler arasındaki adaletsizliğin arttığının bir göstergesi.

Örnek olarak, 28 AB ülkesinde, işçilerin sağladığı reel GSYH artışı cinsinden verimlilikler 2016 yılında 2000’e göre yüzde 10,5 daha fazla arttı. Buna karşılık işçilere yapılan ödemeler sadece yüzde 2,45 arttı. Verimlilik artışı, ücret artışı farkı 4 kat oldu. Yani kapitalizmin merkezlerin biri olan bir bölgede dahi işçiler her yılın 3 çeyreğinde sağladıkları verimlilik artışından pay alamadılar.[80]

Son olarak, OECD’in son raporunda[81]  yer alan veriler, 2008 krizinin ardından geçen 10 yılda ücretlerin hala durgun seyrettiğini, bu arada son bir iki yılki ekonomik toparlanmanın sadece büyük sermayeye ve dünyanın sayılı finans seçkinine yaradığını ortaya koyuyor. Rapor, bu büyümenin eskilerinden farklı olarak ücret artışı yaratmayan bir büyüme olduğunu altını çiziyor. Bunun nedenleri olarak da geçici, düşük ücretli ve yarı zamanlı istihdam artışına işaret ediyor. Rapora göre, nominal ücret artışları kesinlikle kriz öncesi dönemdeki artışların gerisinde kaldı.  Krizden bu yana düşük seyreden küresel enflasyon verileri nedeniyle reel ücret artışı yüzde 1,2’de kaldı (öncesi yüzde 2,2 idi): Bu bile ücret kaybının trilyon dolarları aştığını gösteriyor.

Rapor reel ücret artışının son 20 yılın verimlilik artışının gerisinde kaldığını kabul ediyor. Bu da emeğin milli gelirdeki payını azalmasıyla sonuçlanıyor. Eğer reel ücretler verimlilikler kadar artsaydı emeğin payı yüzde 13 daha yüksek olacaktı. Bu durum kapitalizmde verimlilikler artarsa işçilerin yaşam standartları da kendiliğinde artar savının gerçek dışı olduğunu gösteriyor.

Bu veriler asıl sorunun emek gücü verimlilik artışının zayıflığından ziyade, bölüşüm ilişkilerinde olduğunu ortaya koyuyor. Yani mevcut eşitsiz-adaletsiz bölüşüm ilişkisi (kapitalist sistemin işleyiş mantığı içinde) yeterli bir efektif talebin yaratılmasını, bu da ekonominin yüksek hızda büyümesini önlüyor.

Kısaca eğer yaratılan hâsıla bunu yaratanların ücretlerinden daha hızlı büyüyorsa, bu ürünler yeterli alıcı bulamayınca, yani satılamayınca, sistemin ana sürükleyicisi olan kâr realize edilemiyor, bu da yeni yatırımların yapılmasını anlamsız kılıyor ve büyümeyi yavaşlatarak ekonominin durgunluğa girmesine neden oluyor.

Bir başka anlatımla, emeğin payındaki azalma biçimindeki eşitsiz bölüşüm sadece adaletsiz bir durum değil, aynı zamanda ekonomik olarak da çok sakıncalı bir durum. Çünkü böyle bir eşitsizlik söz konusun olduğunda ekonomik büyüme, potansiyelinin gerisinde kalır. Bunun nedeni artık tüketim sürümlü olduğu bilinen kapitalist ekonomilerde emek gelirlerinin toplam tüketimin ve toplam talebin belirleyici unsurunu oluşturması. Tüketim yeterince artmadığında yatırımları baskılıyor, bu da daha fazla verimlilik artışının olmayacağı anlamına geliyor.

Neo-liberal dönemdeki gibi bol kredilerle ve yaygın finansallaşma ve küreselleşmeyle bu sorunun aşılması çabaları bir süre sonra (2008 krizinde yaşandığı gibi) kapitalizmi bu kez finansal krizlerle baş başa bırakıyor.

Finansallaşmanın, kredi-borç stoklarının görülmemiş ölçüde arttığı, borsaların yanı sıra kripto paraların da yeni balonlara neden olduğu günümüzde böyle bir eşitsizlik Branko Milanoviç’in küresel eşitsizliğin geldiği noktayı tarif ederken çizdiği fil eğrisindeki[82] fil gibi her şeyi dümdüz edebilir.

Bölüşümdeki Adaletsizlik Bağlamında Türkiye

Türkiye kapitalizmi de küresel kapitalizme uygun bir biçimde, hatta daha ağır biçimde servet ve gelir eşitsizliği sergiliyor. Öyle ki bugün ülkede en zengin yüzde1’lik nüfus milli gelirin yüzde 23’ünden fazlasını alıyor ve toplam servetin de yüzde 54’ünden fazlasına el koyuyor. En zengin yüzde 20’lik nüfus ise milli gelirin yüzde 47’sine, en zengin yüzde 10’luk nüfus servetin yüzde 78’ine sahip.[83]

Diğer yandan, net asgari ücret aylık, 1,603 lira, 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1,893 lira ve 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 6,166 lira.[84] Asgari ücret karşılığında kayıtlı ve kayıt dışı olmak üzere toplam 10 milyona yakın işçi çalışıyor. Bu arada ülkede 6 milyon işsiz var. Bu durum yoksulluğun da asıl nedenini oluşturuyor. Öyle ki en yoksul yüzde 60 haneye ayda ortalama sadece 842 lira giriyor. Bu bazı bölgelerde 740 liraya kadar düşüyor.[85]

AB standartlarına göre ülkede 41 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Toplam tüketimin sadece yüzde 11’i Kuzey-Güney ve Doğu Anadolu’da yapılabiliyor. Bu haneler bütçelerinin sadece yüzde 1’ini çocuklarının eğitimi için ayırabiliyorlar[86]. Böylece Türkiye, 34 OECD üyesi ülke arasında yoksulluk oranının en yüksek olduğu üçüncü ülke konumuna yükseliyor.[87] Diğer yandan Credit Swiss’e göre ülkede 29[88], Forbes’e göre 40 dolar milyarderi[89] ve küresel çapta 40’ın üzerinde dev inşaat şirketi var (dünyada toplam 250 tane var).

Türkiye 2016 yılında 35 OECD ülkesi içinde yüzde 36,4 ile vergi ve prim gibi ödemelerinin brüt ücreti içindeki payı (mali yük) en yüksek ülkeler arasında yer alıyor. Öyle ki iki çocuklu bir işçi için bu oran OECD’de ortalama yüzde 26,6 iken, Türkiye’de yüzde 36,4. Yani yaklaşık 10 puan daha yüksek. Keza iki çocuklu bir işçinin vergi yükü OECD’de ortalama yüzde 14,3 iken Türkiye’de yüzde 25,3 (OECD’de ikinci en yüksek ülke).[90] Bu farkın nedeni Türkiye’de diğer ülkelerdeki gibi aile yardımlarının neredeyse hiç olmaması.

Küresel Çapta Artan Popülizm ve Otoriterleşme

ABD’’de Trump’ın başkan seçilmesi ve ardından Britanya halkının Brexit kararı (Avrupa Birliği’nden çıkma yönündeki) dünyada yeni bir dönemin de önünü açtı ve ülkelerin yerel siyasetlerinde (popülizm, aşırı sağın güçlenmesi ve ekonomik milliyetçilikle güçlendirilmiş otoriterlik gibi) önemli değişikliklere neden oldu.

Aslında 1980’lerde siyaset bilimi araştırmalarından çıkartıp atılan “popülizm” terimi, müthiş bir geri dönüşle 1990’larda dünyadaki değişik siyasal olguları karakterize etmeye başlamıştı. Bu Batı Avrupa’da “radikal sağ popülizm”, Doğu Avrupa’da “milliyetçi popülizm” ve Latin Amerika’nın bir özelliği olarak da bu coğrafyada neo-liberal proje ile bütünleşik, post- popülizm olarak da adlandırılan bir “içermeci popülizm” ortaya çıkarken, dünya aşırı liberal ekonomi politikalarını popülizm ile birlikte yürüten ve ülkelere göre çeşitlilik arz eden partilere ve liderlere tanık oldu.Bu liderlerin kafa karıştırıcı en temel özelliği ise emek düşmanı neo-liberal politikaları uygularken bu politikalardan en çok zarar gören halk kesimlerinin desteğini alabilmesiydi[91].

Popülizm tartışması

Popülizm konusunda yapılan araştırmaların büyük çoğunluğu popülist hareketlerin ve popülist partilerin doğuşunu iki grup teoriye dayandırarak açıklarlar. Bunlardan ilk grup teori popülist yükselişi ekonomik koşullardaki gelişmelerle izah eder. Örnek olarak küreselleşmenin neden olduğu dış ticaret şokları artınca, bunun sonucunda ağırlıklı olarak ithalata dayalı bölgelerdeki işçiler başta olmak üzere halk işlerini, gelirlerini kaybetmeye başladığında bu insanlar (özellikle de düşük eğitimli olanlar) düzen partilerinin ve kurumlarının ekonomik çıkarlarını koruyamayacağına inanmaya başlarlar.[92]

Nitekim bir araştırmaya göre[93], Almanya’daki aşırı sağcı popülizmin yükselişi artan ithalat nedeniyle oldu. Ülkenin ithalata çok açık olan bölgelerinde popülist partilerin oyları hızla artarken, ihracata yönelik sanayilerin olduğu bölgelerde bu oylar düşük kaldı. Benzer bulgulara ulaşan bir diğer çalışmaya göre, Batı Avrupa’daki milliyetçi yükseliş özellikle de küreselleşmenin bir sonucu oldu. Çünkü Çin’den yapılan ithalata çok açık olan bölgelerde seçmenler milliyetçiliğe yöneldiler. 15 Batılı ülkeyi kapsayan bu çalışmada 1988-2007 arasında Çin’den en fazla ithalat alan açık bölgeler incelendi ve bu bölgelerde milliyetçi partilerin oylarında belirgin bir artış, seçmenlerde aşırı sağa kayma ve radikal partilerin oylarında yükselme görüldü[94]. Benzer bir biçimde ABD’de Çin’den gelen ithalat yüzünden artan işsizlik ve ücret düşüklüğü 2016 yılında Trump’ın yükselişinin nedenlerinden biriydi.

Bu popülist partilerin ortak özellikleri “ekonomik milliyetçilik” kavramını kullanmaları. Bu kavram güçlü bir korumacı duruş gösterirken, yerli serbest piyasaların savunulması gibi bir karışımdan oluşuyor. Ancak bu milliyetçiliğin vatanseverlikle hiçbir ilgisi yok. Tersine bu doğrudan yabancı düşmanlığındaki artışın bir sonucudur[95]. 2008 krizinin hem piyasaların hem de kamu sektörünün krizi olarak gündeme gelmesinin de, aşırı sağ yönelimli popülizmin yükselişine neden olan ekonomik faktörlerden biri olduğu ileri sürülüyor. Çünkü bu kriz, insanları daha öncesinde sahip oldukları güvenlik – koruma ağından mahrum etti. Bu nedenle de iki kesimin krizinin birlikte etkileşimi insanların geleneksel siyasal partilere ve düzen kurumlarına olan güvenini sarstı, korkuya neden oldu. Bir de buna yaygın bölüşüm eşitsizlikleri ve yığınsal göçmen ve mülteci korkusu eklenince seçmenler merkez partilerinden kopmaya başladılar.[96]

Düşük ücretler, artan eşitsizlikler, bölgesel yoksunluk, mahrumiyet, kriz sonrası kemer sıkma politikalarının devrede olması gibi zor zamanlarda insanlar saldıracak günah keçileri ararlar, bunlar da genelde hep ülkedeki yabancılar (göçmenler, mülteciler gibi) olduğundan bu yabancı düşmanlığını, bu da yabancı düşmanlığını temel alan aşırı sağ popülizmi güçlendirir.

Popülizm konusunda yapılan araştırmaların büyük çoğunluğunun popülist hareketlerin yeniden bölüştürücü politikalar ve devlet öncülüğünde sanayileşmeyle ve genişletici para politikalarıyla ivme kazandığını kabul etmesi de[97] popülizmin ve aşırı sağa yönelimin yükselişindeki ana etkenin kitlelerin ekonomik koşullarının kötüleşmesi olduğu yaklaşımını doğruluyor. Bu çalışmalar popülizmi daha çok ekonomik bir program, yapısal koşulların bir sonucu ya da ideoloji ve politikanın bir bütünleşiği olarak görürler.

Sağ popülist hareketlerin ve partilerin güçlenmesinin bir diğer nedeni Merkez Ekonomiler ile Çin, Hindistan ve Rusya gibi Yükselen Ekonomiler ve diğer az gelişmiş ülkelerdeki servet yoğunlaşması ve merkezileşmesi olgusunun yanı sıra, bu iki grupta yer alan insanların servete erişim açısından aralarında büyük farklılıklar göstermesidir. Çünkü bu farklılıklar cazibe merkezi durumundaki ilk grup ülkelere doğru göçlerin nedenlerinden birini oluşturuyor. Göç, servet ve gelir eşitsizliği farklılaşması ve otoriterleşme ilişkisi ele alan bir çalışmanın[98]bulguları bu açıdan son derece önemli. Buna göre, Avrupa’daki yüksek refahın, zenginliğin paradoksal bir biçimde neden olduğu iki tür lanet söz konusu.

Bunlardan ilki kitlesel göçler. Avrupa’daki yüksek refah ve ışıltılı yaşam bu bölgeyi özellikle de bunlara sahip olmayan Balkanlar, Orta Doğu, Türkiye gibi ülkelerden göçlerin varış noktası haline getirdi. Yani bölge bir cazibe merkezi oldu. Çünkü Avrupa’da ortalama kişi başı gelir 40,000 dolar, Sahra Altı Afrika’da 3,500 dolar (yani 11 katlık bir fark mevcut). Oysa bu fark 1970’de sadece 7 kattı. Afrika’nın 2020 yılında nüfusunun 2,2 milyar olacağı düşünüldüğünde, bu göçün boyutları daha da artacaktır (şu anda Afrika nüfusu 1 milyar, Avrupa 500 milyon).[99]

Göç ise Avrupa’daki merkez siyaseti ciddi ölçüde etkiliyor. Tüm yönetimler (başta İtalya, Macaristan olmak üzere) göç dalgasıyla sarsıldılar. İsveç’ten Hollanda’ya ve Danimarka’ya kadar yönetimler sağa kaydılar. Yunanistan’da faşist Altın Şafak Partisi yükselişe geçti.

Diğer faktör ise gelir ve servetin giderek Avrupa ülkelerinde yoğunlaşıp, merkezileşirken, yoksul ülkelerle olan farkın daha da açılması. Örneğin yüksek refahın sembolü sayılan İsviçre’de kişi başı gelir, Hindistan’daki kişi başı gelirden 55 kat ve servet Hindistan’daki kişi başı servetten 100 kat fazla[100].

Bu gelişmeler özellikle de 2008 krizi sonrasında durumu daha da kötüleşen, kemer sıkmak zorunda kalan, işlerini ve gelirlerini, evlerini kaybeden, bu nedenle de ana akım burjuva iktisat ideolojileri, politikaları ve merkez siyasal partilerinden umudunu kesen geniş yığınların giderek popülist politikacıların ardına takılmasıyla sonuçlandı.

Örneğin İtalya’da koalisyon kurması reddedilen sağcı partilerin hedeflerinde gelir eşitsizliklerinin azaltılması ve ülkedeki yasa dışı göçmenlerin ülkelerine geri gönderilmesi vardı. Keza Beş Yıldız Partisi gibi aşırı sağcı bir parti programına “herkese yurttaşlık geliri” gibi bir öneriyi koydu. Böylece burjuva demokrasileri; küreselleşme, artan eşitsizlikler, depresyon, neo-liberal politikalar gibi son 30 yıla damgasını vuran gelişmelerin bedelini merkez sağ –sol iktidarlarını kaybetme ve aşırı sağ popülizme yönelme biçiminde ödemeye başladı.

Türkiye gibi ülkelerde ise göç, bölüşüm eşitsizlikleri, ekonomik krizin yanı sıra Kürt sorunu ve giderek derinleşen politik kriz gibi ülkeye özgü faktörler, ülkenin hızlı bir biçimde “yeni rejim” adı altında popülizm ile destekli siyasal İslamcı bir otoriter ve totaliter rejime yönelmesine neden oldu. Rejimin demokrasi ile arasının ne olduğuna ilişkin bir endekse göre[101], demokratik konumlanış sıralamasında 2010 yılından 2016 yılına kadar 10 üzerinden 7 alarak göreli olarak yukarı sıralarda yer alan ülkenin 2018 yılında 5,6 puana kadar gerilemiş olması rejimin giderek artan bir biçimde otoriterliğe yönelmesi olarak değerlendiriliyor.

İkinci grup teori popülizmin ve aşırı sağın yükselişini tarihsel-kültürel faktörlerle açıklar. Buna göre, örneğin yabancı düşmanlığı ya da anti-semitizm gibi, belli coğrafyalarda, ülkelerde tarihsel olarak kültürün bir parçası haline gelen duygular, koşullar olgunlaştığında hortlayabiliyor. Bu bağlamda popülizmi ilkel bir topluma dönük nostalji, doğuştancılık, erdemlilik, yabancı düşmanlığı ve refah şovenizmi gibi unsurları bir arada tutmayı hedefleyen kaygan bir ideoloji olarak görenler de mevcut.[102]

Böylece Almanya’daki son yıllarda görülen iyi ekonomik performansa rağmen Alman seçmenin, geçen Eylül’de İkinci Dünya Savaşından bu yana Bundestag’a giren ilk aşırı sağcı ve popülist parti olan Almanya için Alternatif’e (AfD- Alternative für Deutschland) yönelebildiler[103].

Dani Filc[104] ise Arjantin’ de Menem ve İsrail’ de Netenyahu uygulamalarından hareketle popülizmi yeniden tanımlar. Ona göre, popülizm olgusu bazı genel ideolojik önermelere ve politik bir biçime sahip bir politik projedir ve bir olgular bütünü olarak ele alınmalıdır. Bu bağlamda iki temel popülizm türü mevcuttur: “İçermeci” (inclusive) popülist hareketler ve “dışlayıcı” (exclusionary) popülizm.[105] Her iki tür de halk sınıflarının içerilmesi /dışlanması ile ilgili çatışmaların var olduğu toplumlarda gözükür.

Ancak iki tür arasında temel farklılıklar mevcuttur. “İçermeci popülizm” dışlanmış kesimlerin politik özne olarak politik sistemle entegre olmasına, böylece de kısmen de olsa demokrasinin sınırlarının genişletilmesine izin verirken, “dışlayıcı popülizm” halk kavramını organik bir biçimde ele alır ve onu etnik- kültürel bir toplam olarak görür. Onu oluşturan kitlelerin öznelliklerini ve kimliklerini reddeder. Bu bağlamda örneğin etnik azınlıklar ve göçmen işçiler gibi zayıf grupları dışlar[106].

Ancak içermeci popülizmde popülist içerme iki açıdan sadece kısmi olarak kalır. İlk olarak, böyle bir içerme sosyal ve politik dışlamaya neden olan derin yapıları değiştirmez. İkinci olarak da içerme insanlık ya da sınıf gibi evrensel terimlere dayanmaz, halk gibi özel bir tanıma dayanır. Gerçek hayatta ise halkın bir parçası olmadığı gerekçesiyle dışlanan gruplar mevcuttur. Türkiye’de AKP dönemindeki popülizm (özellikle de 2013 sonrası dönemde) böyle bir dışlayıcı popülist otoriterliğe örnek olarak gösterilebilir.

Pratikteki deneyimlere bakılarak popülist partilerin ve hareketlerin en az üç önemli ortak özelliğinin olduğu ileri sürülebilir. Sırasıyla; seçkinlere karşı sıradan insanların, halkın çıkarlarını savunduklarını ileri sürerler; insanların korkularını ve duygularını manipüle ederler ve insanlara kısa dönemli koruma önerirler ama bunun uzun vadede ülkeye ne tür maliyetler getireceğini dikkate almazlar. Bu bağlamda uzun vadeli maliyetleri gündeme getirenleri, insanların seçkinlere olan kızgınlığını kullanarak, onları seçkinci davranmakla, seçkinlerin çıkarlarını savunmakla suçlayarak, itibarsızlaştırırlar.

Teoride halkın, kendi çıkarlarına aykırı da olsa neo-liberal politikalar uygulayan popülist partilere ve popülist-otoriter politikacılara neden destek verdikleri gerçeği dört sav ile açıklanıyor:

Birincisi, popülizm kitlelerin manipüle edilmesinin bir biçimidir. Karizmatik bir popülist lider örgütsüz ve yeterince temsil edilmeyen kesimleri onların çıkarları aleyhine manipüle edebilir. İkincisi, popülizm, neo-liberalizm ve otoriterlik birlikteliği geniş halk yığınlarının irrasyonelliğinin ve eğitimsizliğinin bir sonucudur. Kitleler popülist liderleri mantıklı olmayan, duygusal güdülerle desteklerler. Üçüncüsü, popülist liderler neo-liberal politikaları toplumun en yoksul kesiminin ihtiyaçlarından hareketle bazı cazip sunumlarla bezeyerek kabul ettirirler. Böylece ekonominin neo-liberal dönüşümü için yeterli desteği sağlarlar. Dördüncüsü, popülist neo-liberal politikalar, toplumun en dışlanan kesimlerini tanımaya, onların sorunlarını ve varlıklarını kabullenmeye ve bu kesimleri kısmen de olsa içermeye dönük sembolik projeler sayesinde hayata geçirilir. Böylece de neo-liberal politikalar onların çıkarlarına karşı olsalar da tanınma ve kabul edilme karşılığında daha ağır bir bedel ödemeye razı olurlar.

Filc ise post popülizme olan yoksul halk desteğini “habitus” kavramıyla açıklar. Aslında Bourdieu’ya ait bir kavram olan habitus[107], “temsiliyet” ve “şeyleri yapma biçimleri”nden oluşan bir settir. Esnek olduğundan zamana göre biçim alabilir ama yok olmaz, dirençlidir. Gelecek kuşaklara aktarılabilir bir olgudur.

Filc’e göre[108], bu kavramın temelinde içermeci popülist deneyimler yatar. Yani daha önce politik yaşamdan dışlanan, hatta toplumda görünür olmayan, sorunlarına ilgi duyulmayan sosyal kesimlerin içerilmesi “Popülist Habitus”un oluşumunu sağlar. Böyle bir habitus, popülist parti ve hareketlere verilen kalıcı desteğin nedenidir. Böylece, bu tür bir parti ya da hareket geleneğinden gelen ya da onun içinde doğan post-popülist liderler ezilen halk sınıflarını neo-liberal politikalara destek vermeye ikna ederler. Bu olgu içermeci popülizm geçmişine sahip ülkelerde gözükür.

Diğer yandan geleneksel yeniden bölüştürücü politikalara ters düştüğünden bu durum popülizmden bir kopuş anlamına da gelir. Bu yüzden Filc, bu olguyu post-popülizm olarak tanımlar ve bunun iki temel örneğinin Arjantin’de C. Menem (1990’lar) ve İsrail’de B. Netanyahu (2000’ler) olduğunu söyler. Erdoğan’ın da post-popülist bir lider olduğu bu bağlamda ileri sürülebilir.

Post-popülist liderler ve hareketler, neo-liberal politikalarına halk yığınlarının desteğini sağlayabilmek için kendilerini bu “habitus” üzerine inşa ettiler. Bu liderler popülist gelenekle olan devamlılıkları ve aynı zamanda da kırılmaları ya da kopmalarıyla vücut buldular. Kırılma ya da kopuşun nedeni neo-liberal politikaların çalışan halk sınıflarını dışlamaları ya da marjinalize etme şeklindeki dışlayıcı karakteridir.

Devamlılığı sağlayan şey ise popülist söylem ve tarzın sürekli ve yaygın bir biçimde kullanılmasıdır. Ulusal ve yerel neredeyse tüm medya kurumlarının ele geçirilmesiyle tek merkezden aktarılan bu söylemler, kendilerini politik bir özne olarak oluşturan düşük gelirli, ezilen sınıfların kalıcı bir biçimde bağımlılığını ve itaatlerini sağlayabilmek için kullanılır.

Bu bağlamda popülist söylemini sürdürürken, aynı zamanda da neo-liberal ekonomi ve sosyal politikalar uygulayan siyasal liderlere ezilen sınıfların verdiği desteğin nedeni bu kesimlerin akılsızlığı, ilkesizlikleri, etikten yoksun olmaları ya da yozlaşmışlıkları nedeniyle kolayca benzer özelliklere sahip liderler tarafından manipüle edilmesinden ziyade, bu kesimlerin bir habitus olarak geçmişte uygulanmış olan ve kısmi içermeye dayanan popülizmin etkilerini hala hissetmeleri, buna karşılık muhalefet partilerinin ya da liderlerinin gerçek içermeci alternatifleri onlara sunmada yetersiz kalmalarıdır.

Türkiye’de yoksullar başta olmak üzere geniş halk kesimlerine yapılan ve özellikle de seçim dönemlerinde çok artan yardımların ve artık bir rutine dönüşen muhtarlarla bir araya gelişlerin, iktidarı sürdürebilmek anlamında ne kadar önemli olduğunu yukarıdaki tespitin çok iyi anlattığına şüphe yok. Diğer yandan popülizmin ne 1970’lerdeki, ne de günümüzdeki otoriterlikle güçlendirilmiş neo-liberal popülist ya da post-popülist biçiminin, kapitalizmin artık tamir edilemez düzeye gelen defolarını gidermeye yetmeyeceği son 40 yıllık deneyimlerden biliniyor. Popülizm doğası gereği sınıfsal çıkar çatışmasını hızlandırıyor. Nitekim BIS’in küresel toparlanma için yapısal reformların başlatılması çağrısı[109] ve bunun seçimden hemen sonra Türkiye’de sermaye örgütlerince yüksek sesten dillendirilmesi[110] bunu ortaya koyuyor.

Türkiye’de 24 Haziran 2018 seçimleri, mevcut ekonomik ve politik sorunları ortadan kaldırmadı, sadece zamana yaydı. Seçim sonrasında sağlandığı düşünülen siyasal istikrarın dahi yeterli olmadığı dolar kurunun tekrar yükselişiyle kendini gösterdi. Enflasyon, işsizlik, yoksulluk, cari açık, dış borç sorunu gibi her biri birer yapısal soruna işaret eden sorunlar çok daha net bir biçimde kendini dayatıyor.

Böylece yeni rejim oluşturulurken buna en büyük meydan okuma Erdoğan’ın rakiplerinden değil, başta yüksek enflasyon ve liranın değer kaybetmesi olmak üzere ekonomik mucize efsanesini bitiren iktisadi bir gerçeklikten gelecektir[111].

Bunun karşısında popülizmin, emeği de gözeten yeniden bölüştürücü politikalarından giderek daha çok vazgeçileceği, manipülatif ya da ikna etmeye dönük çabasından ziyade, otoriterlik yanının giderek daha fazla ön plana çıkacağı ve ekonomik hasarın faturasının her zaman olduğu gibi emekçiler tarafından karşılanacağı daha açık görülüyor.

Çöküş Halindeki Türkiye Ekonomisi

Haziran 2018’de yayımlanan TÜİK bültenine göre Türkiye, 2017 yılını yüzde 7,4 gibi yüksek bir büyüme hızı ile kapattı. Ayrıca 2018 yılının ilk çeyreğinde de büyüme hızının yüzde 7,4’e yakın olduğu açıklandı.[112]

Diğer taraftan Eylül 2018’de yayımlanan büyüme verileri 2017 yılından bu yana süren bir hormonlu büyüme döneminin kapandığını, yeni bir dönemin başladığı gösteriyor. Çünkü TÜİK’e göre[113], ekonomi 2018’in (Nisan-Mayıs-Haziran) aylarını kapsayan ikinci çeyreğinde yüzde 5,2 oranında büyüyebildi.

TÜİK’in büyüme verileri ile uluslararası bazı kuruluşların öngörüleri arasında ciddi farklılıklar olduğu gerçeği bir yana, 2017 yılında sağlanmış olan böyle yüksek bir büyümenin en önemli faktörleri; artan cari açık (yüzde 7) ve kredilerle pompalanmış özel tüketim harcamaları oldu (yüzde 11,1 oranında) oldu. 2018 yılındaki büyümedeki en büyük etken ise kamu tüketim harcamaları oldu.

Ancak kredi pompalanması ile sağlanan büyümenin 2018 yılının ikinci yarısından itibaren tersine dönmeye ve ekonominin fiilen küçülmeye başladığı öngörülüyor. Böyle sert bir daralmayı son büyüme verilerinin ayrıntılarından da görebilmek mümkün. Öyle ki ekonomi 2017 yılının ikinci çeyrek dönemine göre yüzde 5,2 büyümüş ama 2018 yılının ilk çeyreğine göre bu büyüme sadece binde 9 olabilmiş. Ayrıca 2018’in ilk çeyreğinde ekonomi önceki yılın son çeyreğine göre yüzde 1,5 büyüyebilmiş.

Kısaca, 2017’de yüksek cari açık vermek pahasına (yüzde 6) içerde bol KGF kredileriyle hormonlu bir şekilde yüzde 7,4 büyütülen ekonomi 2018 yılının ilk çeyreğinden itibaren yavaşlamaya başlamış, bu büyüme hızı bir önceki çeyreğe göre önce yüzde 1,5’e ve ardından da binde 9’a kadar düşmüş. Dahası 2018’in ikinci yarısından itibaren bu büyüme eksiye dönmüş. Yani 2018’in ikinci yarısında ekonomi büyümeyecek, tersine küçülecektir (negatif büyüme). Bu küçülmenin yüzde -2 ila yüzde -4 arasında olması bekleniyor.[114] Bu öngörüyü haklı çıkartacak bir biçimde 2018 yılına ait büyüme hedefleri de düşürüldü. Moody’s Türkiye ekonomisinin bu yıl ki büyüme hızına ilişkin tahminini yüzde 2,5,[115] OECD ise son ara raporunda 2018 büyüme tahminini yüzde 3,2 ve 2019 büyüme tahminini binde 5 olarak açıkladı.[116] Bunlara paralel bir biçimde Eylül 2018’de açıklanan Yeni Ekonomi Programı’nda[117] (eski OVP) ekonomik büyüme oranları 2018’de yüzde 3,8’e ve 2019 yılı için yüzde 2,3’e çekildi.

Büyümenin yavaşlaması demek şirketlerin daha az kâr etmesi, kârlılıklarının azalması ve gelirlerinin düşmesi, hatta zarar etmesi demek. Bu ise, böyle yüksek faiz ve döviz kurlarından borçlarını geriye ödemekte çok zorlanacakları anlamına geliyor. Kapitalist bir ekonominin sürdürülebilir bir büyüme yolunda olup olmadığının en iyi göstergelerinden biri kârlılıktır (sermayenin getiri oranı). Bu açıdan bakıldığında Türkiye sermayesinin kârlılığının 2009 yılından bu yana ciddi bir biçimde azaldığı görülüyor. Öyle ki 2009 yılında 110 olan endeksin değeri 40’a kadar geriledi.[118]

Bu durum sadece yatırımların değil, kredilerle pompalanmış bir tüketim artışının sağladığı bir büyümenin nasıl sürdürülemez olduğunu gösterdiği gibi, çok yüksek düzeyde dış borçları olan özel sektörün yüksek kur, yüksek faiz ve düşük kârlılıkla, bu borçları ödeyemeyeceğinin ve iflaslar yaşamasının kaçınılmaz olduğunu da ortaya koyuyor. Bu da son aylarda ülkenin en büyük holdinglerinin borç yapılandırmaya başvurduklarına ilişkin haberlerinin gerçekliğine işaret ederken, bunun sonunun toplu işçi çıkartmaları gibi emekçileri vuran gelişmeler olacağını gösteriyor. Öyle ki resmi işsizlik yüzde 11, enflasyon yüzde 25, faiz oranları yüzde 24, cari açık yüzde 5-6 düzeyinde. Döviz kurunda ise dolar 2018 yılı ortasında 7 liraya yaklaşırken, avro 8 lirayı gördü.

Borç stokları alarm veriyor. Toplam borç stoku son 15 yılda 13,5 kat artarak 4,9 trilyon lirayı buldu. Bu haliyle milli gelirin yüzde 150’sine yaklaştı. Bu borçların yarıya yakını döviz cinsinden borçlar.[119] IIF’nin verilerine göre toplam borç stoku, sadece 2016’dan 2017’ye milli gelirin yüzde 10’u oranında bir artış gösterdi. Bu haliyle Türkiye, Yükselen Ekonomiler içinde Mısır’dan sonra en yüksek borç artış hızına sahip ülke.[120]

Ancak bu borçlar içinde en riskli olanı özel sektörün dış borçları. 2018 Haziran sonu itibariyle dış borç toplamı 457 milyar doları buldu. Ülkede son onbeş yılda toplam dış borç stoku 130 milyar dolardan bu düzeye erişti. Yani 3,5 kat artarak GSYH’nin yüzde 52’sine yükseldi[121]. Bunun yüzde 70’i özel sektöre ait borçlardan oluşuyor. Özel sektörün dış borç artış hızı açısından da ülke ilk sırada yer alıyor. Cari açığın finansmanı için gerekli olan finansman ile birlikte özel sektörün 12 ay içinde ödemesi gereken borç miktarı 220 milyar dolar civarında. Ülke kredi puanının sürekli düşürüldüğü, bu nedenle de risk priminin (CDS) sürekli yükseldiği bir ortamda özel sektör açısından dışarıdan yüksek maliyetlerle borçlanmak çok riskli. Ayrıca borcu borçla çevirme oranı “roll over” yüzde 140’ı buldu.[122]

Böylece Türkiye “Yükselen Ekonomiler” adı verilen bazı önde gelen azgelişmiş ülkelerin en kırılgan 5’lisi içinde bu oranla ilk sıraya oturdu. Bu arada 2002 yılında 89 milyar dolar dış borç servisi yapılırken bu rakam 2017’de 282 milyar dolara yükseldi.[123] Yani borç stokları artarken ülkeden faiz ödemesi biçiminde merkez ülkelere çok önemli bir miktarda kaynak aktarıldı. Asıl önemli olan bu borçlar içinde özel sektör borcunun yüzde 70 düzeye erişmesi ve yine bu borçların en hızlı artan borçlar içinde ilk sıralarda yer alması.

Cari açığın finansmanı için gerekli olan yaklaşık 57 milyar dolarlık finansman ile birlikte özel sektörün 12 ay içinde ödemesi gereken borç miktarı 228 milyar doları aşıyor. Ülke kredi puanının sürekli düşürüldüğü, bu nedenle de risk priminin (CDS) sürekli yükseldiği bir ortamda özel sektör açısından dışarıdan yüksek maliyetlerle borçlanmak çok riskli.

Ayrıca borcu borçla çevirme oranı demek olan roll over yüzde 140’ı buldu. Bu durum özel sektörün patlamaya hazır bir saatli bomba konumunda olduğunu gösteriyor. Genel olarak ülkenin dış borçları ise ‘madendeki kanarya’yı anımsatıyor. Çünkü bir yandan döviz kuru hızla yükselip, şirketlerin döviz cinsinden borçlarının lira karşılığından yükünü artırırken, aynı zamanda da faiz oranları yükseldiği için borcu borçla çevirmek çok maliyetli bir hal aldı. Keza ülkenin risk primi dünyada yaşadığı güven sorunu ve jeopolitik riskler yüzünden sürekli yükseldiği için faiz oranları daha da yükseliyor ve böylece borcu borçla çevirmek giderek imkânsızlaşıyor.

Bu nedenle de siyasal iktidarın bu borçları çevirebilmek için (borçları reddetmek gibi radikal bir tutumu olamayacağı için) IMF kapısına gitmekten ya da sermaye kontrolleri ve yurtdışı sermaye çıkışlarına kısıtlamalar koymaktan başka çaresi kalmıyor. 1997 yılında Tayvan ve 1998 yılında Rusya’nın yaşadığı döviz krizi benzeri ve muhtemelen daha da şiddetli bir kriz ülkede patlamak üzere.

Aynı zamanda bütçe açığı geçen yıla göre iki katına çıktı ve bu arada toplanamayan vergi gelirleri ve faizler ve diğer cezalar olmak üzere, devletin yaklaşık yüzlerce milyar liralık bir vergi alacağı bulunuyor. Ülkenin yabancı kaynağa (özellikle de sıcak paraya) olan bağımlılığı çok açık. Bu bağımlılık son on yıldır daha da arttı. Ancak ülkeye artık AKP iktidarlarının ilk yıllarındaki kadar bol yabancı kaynak gelmiyor. Gelen ise fazla uzun kalmıyor.

Çünkü günümüzde dünya ekonomisinde 2000’li yıllarındaki kadar bol likidite, göreli olarak ucuz kredi yok. Dışarıda faiz oranları giderek yükseliyor, bu da dışarıyı daha cazip hale getiriyor. FED’in faiz artırımına gitmesi ve ECB’nin artık aşamalı olarak piyasadan tahvil geri alımına son vereceğini açıklaması, Türkiye’ye gelen kaynağın daha da azalacağını ve çıkışların artacağını gösteriyor.

Bu gidişatın ekonomik rasyonalitesi ekonomideki bazı endekslerden açıkça görülebiliyor. Sırasıyla: Dış Kırılganlık Endeksi (cari açık/GSYH, kısa vadeli dış borç/uluslararası rezervler, dış borç stoku/yıllık ihracat, dış borç stoku/GSYH gibi), Finansal Kırılganlık Endeksi (kredi/mevduat, krediler/ GSYH, finans sektörünün dış borcu/GSYH gibi) ve Mali Kırılganlık Endeksi’nden (bütçe açığı, kamu iç ve dış borç stoku, kamu-özel işbirliği borç stoku ve Hazine garantili borç stoku gibi) gibi üç endeksten oluşan “Makro Kırılganlık Endeksi” krize işaret ediyor. Çünkü tarihsel olarak bu endeks 2001 ve 2009 yıllarında zirveye çıkmış. 2017 yılı sonundan bu yana üçüncü zirvesini yapmış. İlk iki yılın kriz yılları olduğu dikkate alındığında geçen yıldan bu yana krizin iyice olgunlaşmaya başladığı görülüyor.[124]

Artık ülkenin 20. kez IMF’ye başvurması söz konusu olabilir. IMF’ye, bu kurum sadece acilen doğrudan milyarlarca dolarlık kredi sağlasın diye değil, özel sektörün dış borçlarının yeni borçlarla çevrilebilmesi için uluslararası bankalara “yeşil ışık” yaksın diye gidiliyor. Yani IMF’ye gitmek Türkiye açısından, borçlarını döndürebilmek ve döviz sorununu aşabilmek için bu kurumdan doğrudan ve dolaylı bir biçimde yüksek miktarda kredi almak anlamına geliyor. IMF açısından ise Türkiye’nin, alacağı acil önlemlerin yanı sıra, yapısal uyarlama programlarının (ya da yapısal reform adı altındaki önlemlerin) hayata geçirilmesi demek.

Diğer yandan IMF’nin garantörlüğünü yaptığı, yeşil ışık yaktığı kreditörler (uluslararası bankalar vs), verdikleri krediler karşılığında ülkenin ağır bir kemer sıkma politikası uygulamasını talep ederler. Yani hükümetlerin vergileri artırmasını ve halka dönük kamu harcamalarını kısmasını isterler. Böylece hükümetlerin borç anapara ve faiz ödemesi yapabilmelerini, bu yolla da verdikleri kredileri faizleriyle birlikte geri almayı isterler.

Bu kemer sıkma önlemleri, “kemer sıkma” adı altında değil, daha büyük bir program, “yapısal uyarlama programı” adı altında borçlu ülkeye dayatılır ve sonuna kadar uygulatılır. Bu programlar neo-liberal iktisadi öğretiye göre hazırlanmış olan ve IMF ‘Şartlılığı’nın (conditionality) olmazsa olmazı niteliğindeki orta ve uzun vadeli programlardır.

Bu programlar altında, hem IMF hem de DB, verilen kredilerin geri ödenebilmesini sağlayabilmek için borçlu ülkelerin kamu işletmelerini özelleştirmelerini; kamu harcamalarını kısıp, kamu gelirlerini artırmalarını, mali disiplin ve faiz dışı fazla vererek ve para ve kredi hacmini daraltarak bütçe açıklarının kapatılmasını; eğitim, sağlık, emeklilik ve çocuk yardımları gibi sosyal harcamaları kısmalarını; ulusal sanayilere ve tarım kesimine verdikleri sübvansiyonları azaltarak ve tarife ve diğer ithalat engellerini ortadan kaldırarak ekonomilerini düzenlemekten vazgeçmelerini şart koşuyor. Ayrıca, talep fazlasını ve enflasyonu dizginleyebilmek için serbest piyasa mekanizmasına işlerlik kazandırılması, kamu iktisadi teşebbüslerinin ürettiği mal ve hizmetlerin fiyatlarının serbest bırakılması, faiz oranlarının yükseltilmesi şart oluyor.[125]

IMF’ye göre, bu programlar, krizdeki bir ekonominin üretken kapasitesini harekete geçirerek uzun vadeli, sürdürülebilir bir büyümeyi mümkün kılacak etkin kaynak tahsisini sağlamaya dönük mikro yapısal reformları ya da piyasalara dönük yapısal reformları içeriyor.

Türkiye’de bunun paralelinde, son faiz artırımının ardından enflasyonun, ileri faiz artırımlarının ve liranın değer kaybının önlenebilmesi için bazı iktisatçılar vakit geçirmeksizin yapısal reformların hayata geçirilmesi gerektirdiğini ifade etmeye başladılar. Seçim sonrasında ise işveren örgütleri bu reformların yeni kurulacak hükümetten yapılmasını talep ettiler. Aslında önerdikleri özünde IMF’nin önerdiği ya da şart koştuğu yapısal uyarlama politikalarından farklı değil.

Diğer taraftan IMF’nin öngördüğü programa bakıldığında aslında son 15 yıldır, IMF’siz bu programları uygulamakta olduğumuz ya da daha doğru bir deyimle kemer sıktığımız görülüyor. Çünkü yıllardır “mali disiplin” adı altında sosyal harcamalar kısılırken, vergilerin yükü ÖTV ve KDV ile halkın sırtına bindirildi. Gelir vergisinin dahi en az üçte ikisi emekçiler tarafından ödeniyor.

Diğer yandan literatürde verimsiz kamu harcaması olarak nitelenen savaş ve OHAL harcamaları gibi güvenlik harcamaları ve ekonomik durgunluk gerekçesiyle irili ufaklı sermayeye verilen sınırsız teşvikler ve garantiler ve bu kesimlerde alınmayan vergiler bütçe açığını daha da artırdı.

Reel ücretlerde gerçek anlamda bir artış olmadığı gibi, özellikle de OHAL altında ücret artışları enflasyonun gerisinde bırakıldı. Emekçiler sendikasızlaştırıldı. Büyük sermaye dışında ülkedeki değişik toplumsal kesimlerin gelirlerinde gerçek anlamda bir artış olmadı.

Ülke sanayisizleştirilirken aynı zamanda da tarımsızlaştırıldı. Tarım ve hayvancılık alanlarında uygulanan neo-liberal politikalar sonucunda (ithalatın serbestleştirilmesi, kota ve gümrüklerin kaldırılması) ülkede bu iki sektör bitme noktasına geldi.

Uygulanan serbest kur politikasıyla dolar ve avro tarihlerinde görülmeyecek kadar değer kazanırken lira değersizleşti. Uluslararası sermaye hareketlerinin önündeki bütün engeller kaldırıldı. Yabancı sermayeye ve sıcak para yatırımcısına her türlü bürokratik destek verilirken, borsalarda ve tahvil piyasalarında elde ettiği gelirler vergi dışı bırakıldı.

Bu dönemde 51 milyar dolarlık bir özelleştirme yapıldı ve devlet (zor aygıtları dışında) iyice küçültüldü. Başta tütün ve çay sektörleri olmak üzere önemli sektörlere ilişkin yapılan sözde reformlarla bu sektörler yerli-yabancı sermayenin kontrolüne bırakıldı.

Ulusal İstihdam Stratejisi altında emek gücü piyasalarına dönük olarak her türlü serbestleştirme, esnek çalışma, güvencesiz istihdam ve sendikasızlaştırma pratiğine ve taşeronlaştırmaya izin verildi. Emek sömürüsü çarpıcı bir biçimde arttı.

AKP iktidarları, son 15 yıldır IMF olmaksızın IMF programını ve ilgili politikaları hayata geçiriyor. Gelinen nokta ise 2001 krizinden daha kötü bir krize doğru hızla giden bir ekonomi. OHAL, feda edilen kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter demokrasi, hak ve özgürlükler de işin cabası.

Ancak 2018 Eylül ayı itibariyle Hükümet giderek artan ve sayılarının bini bulabileceği ifade edilen konkordato ilanları ve iflaslar nedeniyle IMF öncesinde bir aşama olarak uluslararası finans kapitalin danışmanlığını yürüten McKinsey adlı ABD’li bir kuruluş ile anlaşmak zorunda kaldı. Açıklanan Yeni Ekonomi Programı’nın bir sonucu olarak kurulan ve 16 Bakanlığın temsilcilerinden oluşan adeta ülkeye ait temel ekonomik kararların oluşturulacağı bir polit büro niteliğinde hizmet görecek olan bu büronun yönetim ve denetimini bu şirkete bıraktı. Bu şirketin yönlendirmeleriyle uygulanacak kemer sıkma politikalarıyla Hükümet aslında IMF’siz IMF politikaları uygulayacak, böylece uluslararası finans kapital nezdinde sağlayacağı güven ile bir sonraki aşamada dış kredi için IMF ile anlaşabilecek. Bu çerçevede yabancı kreditörler de vermiş olduğu kredileri yeniden yapılandırılmış bir faiz politkasıyla geri almayı garantilemiş olacaktır.

Hükümetin ihtiyaç duyduğu desteği, kredileri alabilmek için “sosyal güvenlik reformu” ve “kıdem tazminatlarının kaldırılması” ve “kamuda esnek çalışma ve güvencesizleştirme” dışında dışında reform adıyla bu kuruluşlara sunabileceği yeni birşeyler de olmasa da bu önlemlerin emekçiler için ağır bir kemer sıkma ve büyük bir ekonomik ve sosyal hak kaybı anlamına geldiği açık.

Kısaca, 2003 yılından bu yana, dışarıdan sağlanan bol yabancı kaynak ile sürdürülen inşaat-konut-emlak ağırlıklı ve esas olarak yüksek rantı hedefleyen büyüme stratejisi artık sürdürülemiyor. Tıkanan bu birikim stratejisinin tıkanıklığını açacak, daha derin neo-liberal politikalarla güçlendirilmiş, buna uygun olarak da daha da otoriterleşmiş bir rejim kuruluyor. Bu rejimin dış ayağını ise (uluslararası finans kapitalin yanı sıra) bundan böyle, bir süreliğine hayatımızdan çıkmış olan, uluslararası finans kapitalin sözcüleri olan IMF gibi kuruluşlar oluşturacaktır.

KAYNAKÇA

Adrian Tobias, “A Bumpy Road Ahead for the Global Financial System”,

https://blogs.imf.org/2018/04/18/a-bumpy-road-ahead-for-the-global-financial-system (18 April 2018).

Alstadsæter Annette, Niels Johannesen and Gabriel Zucman, Who Owns the Wealth in Tax Havens?, Macro Evidence and Implications for Global Inequality (27 December 2017).

Alvaredo Facundo, Chancel Lucas, Piketty Thomas, Saez Emmanuel and Zucman Gabriel, World Inequality Report, 2018.

Alvaredo, Facundo, Assouad, Lydia and Piketty Thomas, “Measuring Inequality in the Middle East, 1990-2016: The World’s Most Unequal Region?”, Appendix, (September 2017).

Anstey Chris, “Goldman Warns That Market Valuations Are at Their Highest Since 1900”, https://www.bloomberg.com (29 November 2017).

Bank of International Settlements (BIS), Quarterly Review, International banking and financial market developments (December 2017).

Bertelsmann Stiftung’s Transformation Index (BTI). Bkz: Tilman Lüdke, The New Turkey: Erdoğan’s Personal Fief, https://www.socialeurope.eu/the-new-turkey-erdogans-personal-fief (21 June 2018).

Betz Hanz, “Exclusionary populism in Austria, Italy and Switzerland”,International Journal, 56 (2001), s. 393–420.

Boone Laurence, “High uncertainty is weighing on global growth”,https://oecdecoscope.blog/2018/09/20/high-uncertainty-is-weighing-on-global-growth (20 September 2018).

Bourdieu Pierre, In Other Words: Essays Towards a Reflexive Sociology,

Cambridge: Cambridge Polity Press, 2010.

Capgemini, World Health Report (2018).

Capital Economics/Turkey, “GDP (Q2 2018): Robust growth in Q2, but economy now in recession” (10 September 2018).

Celasun Oya, Gian Maria Milesi-Ferretti, and Maurice Obstfeld, “The Year in Review: Global Economy in 5 Charts”, https://blogs.imf.org (18 December 2017).

Chandrasekhar C. P. and Ghosh Jayati, “Once again, the Oil Price Scare”,https://rwer.wordpress.com/2018/05/25/once-again-the-oil-price-scare (25 May 2018).

Colantone Italo, Stanig Piero, “Globalisation and economic nationalism”,https://voxeu.org/article/globalisation-and-economic-nationalism (20 February 2017).

Coyle Diane, “GDP: A Brief but Affectionate History”,https://blogs.imf.org/2017/12/22/gdp-falling-short (22 December 2017).

Credit Swiss Research Institute, Global Wealth Report (October 2015).

Credit Swiss Research Institute, Global Wealth Report 2018 (October 2018).

Damgaard Jannick, Thomas Elkjaer, and Niels Johannesen, “Piercing the Veil”, Finance and Development vol. 55,no.2,http://www.imf.org/external/pubs/ft/fandd/2018/06/inside-the-world-of-global-tax-havens-and-offshore-banking/damgaard.htm (June 2018).

Desjardins Jeff, , “Where is Global Growth Happening?”,
http://www.visualcapitalist.com/chart-global-growth-happening (2 June 2017).

Dippel Christian, Gold Robert, Heblich Stephan,  “Globalisation and anti-globalisation voters: Evidence from Germany”,https://voxeu.org/article/globalisation-and-anti-globalisation-voters-evidence-germany (7 October 2016).

Dornbusch R. and Edwards S., ‘Macro economic populism’, Journal of Development Economics, 32 (1990).

Durmuş Mustafa, IMF Üzerine Söyleşi, Gelenek Dergisi Sayı 110 (Mart 2010), s.  63-89.

Eğilmez Mahfi, “Dış Borçların ve Borç Servisinin Kuşbakışı Analizi”,
www.mahfiegilmez.com/2018/02/ds-borclarn-ve-borc-servisinin-kusbaks.html(17 Nisan 2018).

European Central Bank, Financial Stability Review (November 2017).

Forbes, en zengin 100 Türk’ü açıkladı

http://www.cumhuriyet.com.tr/Forbes__en_zengin_100_Turk_u_acikladi.html(2 Mart 2017).

Filc Dani, “Post-populism: explainingneo-liberal populismthroughthe habitus”,Journal of Political Ideologies, 2011.

Galgoczi Bela, “The gap between wages and productivity”,http://blogs.lse.ac.uk/europpblog/2018/06/23/the-gap-between-wages-and-productivity (30 June 2018).

Guiso Luigi, Herrera Helios, Morelli Massimo, Sonno Tommaso, “The spread of populism in Western countries”, https://voxeu.org/article/spread-populism-western-countries (14 October 2017).

Haldevang Max de, “The Netherlands’ role as a tax haven screws up UK economic data”, https://qz.com/1133984/the-global-offshore-system-means-we-cant-trust-foreign-direct-investment-figures-and-other-basic-data (28 November 2017).

Harrison Edward, “European Selloff Highlights Resumption Of US Treasury Bear Flattening”, https://pro.creditwritedowns.com (23 October 2018).

Hoxie Josh, “Just How Rich are the Ultra Rich?”, https://www.commondreams.org/views/2018/06/14/just-how-rich-are-ultra-rich(14 June 2018).

https://www.hazine.gov.tr/kamu-finansmani-istatistikleri (28 Eylül 2018).

https://www.theguardian.com/…/davos-avalanche-country-conce….(22 January 2018).

https://www.reuters.com/article/us-usa-stocks/trade-fears-rattle-wall-street-dow-gives-up-2018-gains

(19 June 2018).

https://www.reuters.com/…/doublelines-gundlach-predicts-sp-…. (29 June 2018).

https://www.reuters.com/…/some-hedge-funds-deliver-double-d….( 30 June 2018).

https://blogs.imf.org/…/the-current-economic-sweet-spot-i…/…, (22 January 2017).

https://www.un.org/…/sites/45/publi…/WESP2018_Full_Web-1.pdf (10  June 2018).

http://www.bloomberght.com/…/2130658-fitch-turkiye-de-ic-ve…. (28 Ağustos 2018).

https://www.bloomberg.com/news/articles/2018-06-19/turkey-s-capital-flight-problem-is-getting-worse-in-5-charts (30 August 2018).

http://www.paraanaliz.com/2018/ekonomi/gelisen-piyasalarda-panik-ve-turkiye (10 Haziran 2018).

http://www.paraanaliz.com/2018/genel/avrupanin-trumpa-karsi-vergi-hamlesi-cumaya-24005 (20 Haziran 2018).

http://www.paraanaliz.com/2018/genel/vergi-misillemesinde-turkiye-de-uygulamalari-baslatiyor-24017/(28 Ağustos 2018).

http://www.paraanaliz.com/2018/guncel/is-dunyasi-secim-sonuclarini-degerlendirdi-24128/ (18 Ağustos 2018).

http://www.paraanaliz.com/2018/guncel/dunya-piyasalarinin-gundemi-ticaret-savasi (8 Haziran 2018).

http://t24.com.tr/haber/akp-doneminde-en-zengin-yuzde-1in-servetten-aldigi-pay-yuzde-543e-cikti,297516 (22 Mayıs 2015).

http://www.paraanaliz.com/2018/guncel/moodysden-bir-inceleme-karari-daha, (7 Haziran 2018).

http://www.hakanozyildiz.com/2018/07/turkiyenin-borc-yuku-kur-etkisiyle-ucmus.html#more (20 Eylül 2018).

http://www.internethaber.com/turk-is-aclik-ve-yoksulluk-sinirini-acikladi-1906570h.htm (28 Eylül 2018).

Human Rights Council (Thirty-eighth session), Report of the Special Rapporteur on extreme poverty and human rights on his mission to the United States of America (18 June–6 July 2018).

İlker Can, “Dünya piyasalarının gündemi ticaret savaşı”,

http://www.paraanaliz.com/2018/guncel/dunya-piyasalarinin-gundemi-ticaret-savasi (8 Haziran 2018).

IIF, Global Debt Monitor, Hidden Vulnerabilities (4 January 2018).

ILO, Global Wage Report 2016/17Wage inequality in the workplace, www.ilo.org, 2016 (September 2017).

IMF, Fiscal Monitor, Capitalizing on Good Times (April 2018).

IMF, Global Financial Stability Report, Is Growth at Risk?, (October 2017).

IMF, World Economic Outlook, Cyclical Upswing, Structural Change,http://www.imf.org/en/Publications/WEO/Issues/2018/03/20/world-economic-outlook (April 2018).

Inman Phillip, “Financial markets could be over-heating, warns central bank body”, https://www.theguardian.com  (3 December 2017).

Kaletsky Anatole, “Nationalism Will Go Bankrupt”, https://www.project-syndicate.org/commentary/nationalism-fails-to-lift-living-standards-by-anatole-kaletsky-2018 (20 June 2018).

Leonard Jenny, Enda Curran , and Saleha Mohsin, “U.S., China Rattle Trade-War Sabers in Vowing Harsh Tariffs”, https://www.bloomberg.com/news (19June 2018).

Marin Dalia, “Germany’s Populism Amid Prosperity”, https://www.project-syndicate.org/onpoint/germany-s-populism-amid-prosperity-by-dalia-marin (1 June 2018).

Mauldin John, “The bull market in complacency will end badly”,subscribers@mauldineconomics.com (9 December 2017).

Milanovic Branko, “Europe’s curse of wealth”,https://glineq.blogspot.com/2018/05/europes-curse-of-wealth.html (31 May 2018).

Monaghan Angela, “Tit-for-tat tariff battle could spark downturn in global economy – BIS”, https://www.theguardian.com/business/2018/jun/24/tit-for-tat-tariff-battle-could-spark-downturn-in-global-economy-bis (24 June 2018).

OECD, Insights-Income Inequality (2015).

OECD, Taxing Wages (2017).

OECD, Employment Outlook 2018.

Outsider Club <newsletter@outsiderclub.com (25 June 2018).

Paul Ormerod, “The Folly of Wellbeing in Public Policy”, …and the Pursuit of

Happiness Wellbeing and the Role of Government, The Institute of Economic Affairs (IEA), (Edt. Philip Booth), 2011, içinde s.  43-46.

Hakan Özyıldız, “Kırılganlık endekslerinin son hali”,hakanozyildiz.com/2018/03/krlganlk-endekslerinin-son-hali.html (30 Mart 2018).

Pearlstein Steven, “Welcome to the buyback economy” https://www.washngtonpost.com/busness/economy/beware-the-mother-of-all-credt-bubbles (16 June 2018).

Rae D. Mac, “Populism as an ideology”, in G. Ionescu and E. Gellner (Eds)Populism: Its Meaning and National Characteristics (London: Macmillan, 1969.

Rao Sujata, “In ‘world of two halves’ funds buy U.S. stocks, exit Europe: BAML”, https://www.reuters.com/article/us-markets-flows-baml/in-world-of-two-halves-funds-buy-u-s-stocks (15 June 2018).

Richter Wolf, “This Stock Market Is “Gradually” Rotting Under the Covers”, https://wolfstreet.com (23 October 2018).

Roberts Michael, “Boom or Bust”, https://thenextrecession.wordpress.com/…/12/01/boom-or-bust (1 December 2018).

Roberts Michael “From Jackson Hole to the Teton Heights?”,https://thenextrecession.wordpress.com/2017/08/24/from-jackson-hole-to-the-teton-heights (30 August 2018).

Roberts Michael, “Global economy peaked?”,https://thenextrecession.wordpress.com/2018/04/20/global-economy-peaked (22 September 2018).

Roberts Michael, “Rising world inequality”,https://thenextrecession.wordpress.com/2018/05/15/rising-world-inequality (30May 2018).

Roberts Michael, Erdoğan’s Turkey,https://thenextrecession.wordpress.com/2018/06/25/erdogans-turkey (31 July 2018).

Seize the day to secure sustained growth, BIS says,https://www.bis.org/press/p180624.htm (24 June 2018).

Storm Servaas and Capaldo Jeronim, “Labor Institutions and Development Under Globalization”, Institute for New Economic Thinking Working Paper No. 76 (30 May 2018).

Taggart P., Populism (Buckingham: Open University Press, 2000.

T.C. Hazine Ve Maliye Bakanlığı, Yeni Ekonomi Programı – Dengelenme, Disiplin, Değişim, (2019-2021), (22 Eylül 2018).

The Boston Consulting Group, Global Wealth 2018- Seizing The Analytics Advantage (June 2018).

“The Dow at 25,000: The bonanza for the oligarchy continues”,https://www.wsws.org/en/articles (5 January 2018).

 “The Dow at 25,000: The bonanza for the oligarchy continues”, https://www.wsws.org/en/articles (5 January 2018).

The Global Wealth Migration Review, New World Wealth (February 2018).

TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz-Eylül, 2017 (11 Aralık 2017).

TÜİK Haber Bülteni, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak-Mart, 2018 (Sayı: 27826

11 Haziran 2018).

TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, II. Çeyrek: Nisan-Haziran, 2018, Bülten Sayı: 27827 (10 Eylül 2018).

TÜİK, Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2014 (18 Eylül 2015).

TÜİK, Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması, 2016 (18 Eylül 2017).

United Nations Conference on Trade and Development (UNCTAD), World Investment Report 2018, Investment and New Industrial Policies (2018).

Vilas C., ‘Latin American populism: A structural approach’, Science and Society, 56 (1992).

“Wellbeing and the Role of Government and the Pursuit of Happiness”, The Institute of Economic Affairs (IEA), (Edt. Philip Booth), 2012.

Wheatley Jonathan, “Emerging markets under pressure as debt mounts”, https://www.ft.com (6 March 2018).

World Inequality Report 2018,  http://wir2018.wid.world/executive-summary.html (20 August 2018).

World Bank, Global Economic Prospects, The Turning Of The Tide? (June 2018),

World Bank, Global Economic Prospects, The Turning Of The Tide? (June 2018).

World Trade Organisation (WTO), Latest Quarterly Trade Trends, www. wto.org (15 June 2018).

Yardeni, Global Index Briefing: MSCI Forward P/Es (8 November 2017).

DİP NOTLAR

[1]  ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri gibi kapitalist sistemin merkezinde yer alan ülkelerin ekonomileri.

[2] World Trade Organisation (WTO), Latest Quarterly Trade Trends, www. wto.org (15 June 2018).

[3] İniş halindeki menkul kıymet piyasaları.

[4] ABD Merkez Bankası (Federal Rezerv)

[5] Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir grup hızlı büyüyen azgelişmiş ülke.

[6] 16. yüzyıldakine benzer bir biçimde korumacılığın, ekonomik milliyetçiliğin arttığı bir dönem kastediliyor.

[7] https://www.un.org/…/sites/45/publi…/WESP2018_Full_Web-1.pdf (10  June 2018).

[8] Laurence Boone, “High uncertainty is weighing on global growth”, https://oecdecoscope.blog/2018/09/20/high-uncertainty-is-weighing-on-global-growth (20 September 2018).

[9] IMF, World Economic Outlook, Cyclical Upswing, Structural Change, http://www.imf.org/en/Publications/WEO/Issues/2018/03/20/world-economic-outlook (April 2018).

[10] World Bank, Global Economic Prospects, The Turning Of The Tide?, (June 2018).

[11] Agr. Bölüm 2, s. 123.

[12] Michael Roberts, “Global economy peaked?”, https://thenextrecession.wordpress.com/2018/04/20/global-economy-peaked (22 September 2018).

[13] https://blogs.imf.org/…/the-current-economic-sweet-spot-i…/…, (22 January 2017).

[14] Boone, agm.

[15] “Paul Ormerod, “The Folly of Wellbeing in Public Policy and the Pursuit of

Happiness Wellbeing and the Role of Government”, The Institute of Economic Affairs (IEA), (Edt. Philip Booth), 2011 içinde, s. 43-46.

[16] Diane Coyle, “GDP: A Brief but Affectionate History”, https://blogs.imf.org/2017/12/22/gdp-falling-short (22December 2017).

[17] Michael Roberts, “From Jackson Hole to the Teton Heights?”,https://thenextrecession.wordpress.com/2017/08/24/from-jackson-hole-to-the-teton-heights (30 August 2018).

[18] Steven Pearlstein,  “Welcome to the buyback economy”, https://www.washingtonpost.com/busness/economy/beware-the-mother-of-all-credt-bubbles  (16 June 2018).

[19] Goldman Sachs’tan aktaran Michael Roberts, “Global economy peaked?”, https://thenextrecession.wordpress.com/2018/04/20/global-economy-peaked (25 April 2018).

[20] Pearlstein, agm.

[21] Outsider Club <newsletter@outsiderclub.com (25 June 2018).

[22] https://www.reuters.com/…/some-hedge-funds-deliver-double-d….( 30 June 2018).

[23] Josh Hoxie, “Just How Rich are the Ultra Rich?”,  https://www.commondreams.org/views/2018/06/14/just-how-rich-are-ultra-rich (14 June 2018).

[24] https://www.reuters.com/…/doublelines-gundlach-predicts-sp-…. (29 June 2018).

[25] Phillip Inman, “Financial markets could be over-heating, warns central bank body”, https://www.theguardian.com  (3 December 2017).

[26] ABD’deki Nasdaq borsasında kote olan  internet temelli yüksek teknolojili firmaların hisselerinin değerinin Mart 2000’de iki katına çıkmasının hemen ardından Dell ve Cisco gibi firmalardan gelen dev satışların sonucunda haftalar içinde endeksin yüzde 10 değer kaybetmesini  anlatan sert düşüş.

[27] IMF, Global Financial Stability Report, Is Growth at Risk?, (October 2017).

[28] European Central Bank, Financial Stability Review(November 2017), s. 7.

[29] Bank of International Settlements (BIS),  Quarterly Review, International banking and financial market developments (December 2017).

[30] Chris Anstey, “Goldman Warns That Market Valuations Are at Their Highest Since 1900”, https://www.bloomberg.com (29 November 2017).

[31] Yardeni, Global Index Briefing: MSCI Forward P/Es (8 November 2017), s. 3.

[32] John Mauldin, “The bull market in complacency will end badly”, subscribers@mauldineconomics.com (9 December 2017).

[33] Edward Harrison, “European Selloff Highlights Resumption Of US Treasury Bear Flattening”, https://pro.creditwritedowns.com (23 October 2018).

[34] Wolf Richter, “This Stock Market Is “Gradually” Rotting Under the Covers”, https://wolfstreet.com (23 October 2018).

[35] Mauldin, agm.

[36] IIF, Global Debt Monitor, Hidden Vulnerabilities (4 January 2018).

[37] Jonathan Wheatley, “Emerging markets under pressure as debt mounts”, https://www.ft.com (6 March 2018). IMF ise son raporunda 2016 yılı için finans dışı özel sektör ve kamu borcunu 164,4 milyar dolar ve GSYH’nin yüzde 225 olarak hesaplıyor. Bkz: IMF, Fiscal Monitor, Capitalizing on Good Times (April 2018), s. 30.

[38] Tobias Adrian, “A Bumpy Road Ahead for the Global Financial System”,

https://blogs.imf.org/2018/04/18/a-bumpy-road-ahead-for-the-global-financial-system (18 April 2018).

[39] Sujata Rao, “In ‘world of two halves’ funds buy U.S. stocks, exit Europe: BAML”, https://www.reuters.com/article/us-markets-flows-baml/in-world-of-two-halves-funds-buy-u-s-stocks (15 June 2018).

[40] https://www.reuters.com/article/us-usa-stocks/trade-fears-rattle-wall-street-dow-gives-up-2018-gains

(19 June 2018).

[41] http://www.paraanaliz.com/2018/genel/avrupanin-trumpa-karsi-vergi-hamlesi-cumaya-24005 (20 Haziran 2018).

[42] Angela Monaghan, “Tit-for-tat tariff battle could spark downturn in global economy – BIS”, https://www.theguardian.com/business/2018/jun/24/tit-for-tat-tariff-battle-could-spark-downturn-in-global-economy-bis (24 June 2018).

[43] http://www.paraanaliz.com/2018/genel/vergi-misillemesinde-turkiye-de-uygulamalari-baslatiyor-24017/(28 Ağustos 2018).

[44] C. P. Chandrasekhar and Jayati Ghosh, “Once again, the Oil Price Scare” , https://rwer.wordpress.com/2018/05/25/once-again-the-oil-price-scare (25 May 2018).

[45] Agm.

[46] Jeff, Desjardins, “Where is Global Growth Happening?”,
http://www.visualcapitalist.com/chart-global-growth-happening (2June 2017).

[47] Can İlker, “Dünya piyasalarının gündemi ticaret savaşı”,

http://www.paraanaliz.com/2018/guncel/dunya-piyasalarinin-gundemi-ticaret-savasi (8 Haziran 2018).

[48] Jenny Leonard , Enda Curran , and Saleha Mohsin, “U.S. China Rattle Trade-War Sabers in Vowing Harsh Tariffs”, https://www.bloomberg.com/news (19 Haziran 2018).

[49] United Nations Conference on Trade and Development (UNCTAD), World Investment Report 2018, Investment and New Industrial Policies (2018), s. 201-207.

[50] Agr.

[51] Agr.

[52] Jannick Damgaard, Thomas Elkjaer, and Niels Johannesen, “Piercing the Veil”, Finance and Development vol. 55, no.2, http://www.imf.org/external/pubs/ft/fandd/2018/06/inside-the-world-of-global-tax-havens-and-offshore-banking/damgaard.htm(June 2018), s. 52.

[53] Max de Haldevang, “The Netherlands’ role as a tax haven screws up UK economic data”, https://qz.com/1133984/the-global-offshore-system-means-we-cant-trust-foreign-direct-investment-figures-and-other-basic-data ( 28 November 2017).

[54] World Bank, Global Economic Prospects, The Turning Of The Tide? (June 2018), s. 123; Fitch 2019 için büyüme hızı tahminini yüzde 3,6’ye düşürdü. Bkz. http://www.bloomberght.com/…/2130658-fitch-turkiye-de-ic-ve…. (28 Ağustos 2018).

[55] https://www.bloomberg.com/news/articles/2018-06-19/turkey-s-capital-flight-problem-is-getting-worse-in-5-charts (30August 2018).

[56]   Agm.

[57] Annette Alstadsæter, Niels Johannesen and Gabriel Zucman, Who Owns the Wealth in Tax Havens?, Macro Evidence and Implications for Global Inequality (27 December 2017), s. 28.

[58] https://www.theguardian.com/…/davos-avalanche-country-conce….(22 January 2018).

[59] Credit Swiss Research Institute, Global Wealth Report2018 (October 2018), s. 4.

[60] Agr.,s. 8.

[61] Capgemini, World Health Report (2018), s. 7-11.

[62] Agr. s 8, 11.

[63] Agr. s. 17.

[64] Facundo Alvaredo, Lucas Chancel, Thomas Piketty, Emmanuel Saez and Gabriel Zucman, World Inequality Report, 2018.

[65] The Global Wealth Migration Review, New World Wealth(February 2018), s. 16-17.

[66] Agr.

[67] Alvaredo ve diğerleri.

[68] Michael Roberts, “Rising world inequality”, https://thenextrecession.wordpress.com/2018/05/15/rising-world-inequality (30 May 2018).

[69] Alvaredo ve diğerleri.

[70] Agr.

[71] Human Rights Council (Thirty-eighth session), Report of the Special Rapporteur on extreme poverty and human rights on his mission to the United States of America (18 June–6 July 2018), s.6.

[72] Oya Celasun, Gian Maria Milesi-Ferretti, and Maurice Obstfeld, “The Year in Review: Global Economy in 5 Charts”, https://blogs.imf.org (18 December 2017).

[73] “The Dow at 25,000: The bonanza for the oligarchy continues”,https://www.wsws.org/en/articles (5 January 2018).

[74] Michael Roberts, “Boom or Bust”, https://thenextrecession.wordpress.com/…/12/01/boom-or-bust (1 December 2018).

[75] Servaas Storm and Jeronim Capaldo, “Labor Institutions and Development Under Globalization”, Institute for New Economic Thinking Working Paper No. 76 (30 May 2018), s. 12-13.

[76] ILO, Global Wage Report 2016/17Wage inequality in the workplace,www.ilo.org, 2016, şekil 11. (September 2017)

[77] Agr.

[78] Agr.

[79] TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, III. Çeyrek: Temmuz – Eylül, 2017 (11 Aralık 2017).

[80] Bela Galgoczi, “The gap between wages and productivity”, http://blogs.lse.ac.uk/europpblog/2018/06/23/the-gap-between-wages-and-productivity (30 June 2018).

[81] OECD, Employment Outlook 2018, s. 11.

[82]World Inequality Report 2018,  http://wir2018.wid.world/executive-summary.html (20 August 2018).

[83] Facundo Alvaredo,  Lydia Assouad and Thomas Piketty, “Measuring Inequality in the Middle East, 1990-2016: The World’s Most Unequal Region?”, Appendix, (September 2017), s. 27; http://t24.com.tr/haber/akp-doneminde-en-zengin-yuzde-1in-servetten-aldigi-pay-yuzde-543e-cikti,297516 (22 Mayıs 2015).

[84] http://www.internethaber.com/turk-is-aclik-ve-yoksulluk-sinirini-acikladi-1906570h.htm (28 Eylül 2018).

[85] TÜİK, Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması, 2016 (18 Eylül 2017).

[86] TÜİK, Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2014 (18 Eylül 2015).

[87] OECD, Insights-Income Inequality (2015).

[88] Credit Swiss Research Institute, Global Wealth Report(October 2015).

[89] Forbes, en zengin 100 Türk’ü açıkladı

http://www.cumhuriyet.com.tr/Forbes__en_zengin_100_Turk_u_acikladi.html (2 Mart 2017).

[90] OECD, Taxing Wages (2017).

[91] Dani Filc, “Post-populism: explainingneo-liberal populismthroughthe habitus”, Journal of Political Ideologies, 2011, s.223-224.

[92] Dalia Marin, “Germany’s Populism Amid Prosperity”, https://www.project-syndicate.org/onpoint/germany-s-populism-amid-prosperity-by-dalia-marin ( 1 June 2018).

[93] Christian Dippel, Robert Gold, Stephan Heblich,  “Globalisation and anti-globalisation voters: Evidence from Germany”, https://voxeu.org/article/globalisation-and-anti-globalisation-voters-evidence-germany (07 October 2016).

[94] Italo Colantone, Piero Stanig, “Globalisation and economic nationalism”, https://voxeu.org/article/globalisation-and-economic-nationalism (20 February 2017).

[95] Anatole Kaletsky, “Nationalism Will Go Bankrupt”, https://www.project-syndicate.org/commentary/nationalism-fails-to-lift-living-standards-by-anatole-kaletsky-2018 (20 June 2018).

[96] Luigi Guiso, Helios Herrera, Massimo Morelli, Tommaso Sonno, “The spread of populism in Western countries”, https://voxeu.org/article/spread-populism-western-countries(14 October 2017).

[97]R. Dornbusch and S. Edwards, “Macro economic populism”, Journal of Development Economics, 32 (1990), s. 247–277; C. Vilas, “Latin American populism: A structural approach”, Science and Society, 56 (1992), s. 389–420.

[98] Branko Milanovic, “Europe’s curse of wealth”, https://glineq.blogspot.com/2018/05/europes-curse-of-wealth.html (31 May 2018).

[99] Agm.

[100] Agr.

[101] Bertelsmann Stiftung’s Transformation Index (BTI). Bkz: Tilman Lüdke, “The New Turkey: Erdoğan’s Personal Fief”, https://www.socialeurope.eu/the-new-turkey-erdogans-personal-fief (21 June 2018).

[102]D. Mac Rae, “Populism as an ideology”, in G. Ionescu and E. Gellner, Populism: Its Meaning and

National Characteristics (London: Macmillan, 1969), s. 153–164; P. Taggart, Populism (Buckingham: Open University Press, 2000); Mudde, Populist Radical Right Parties in Europe(Cambridge: Cambridge University Press, 2007).

[103] Marin, agm.

[104] Filc, agm.

[105] Hanz Betz, “Exclusionary populism in Austria, Italy and Switzerland”, International Journal, 56 (2001), s. 393–420.

[106] Filc, agm.

[107] Pierre Bourdieu, In Other Words: Essays Towards a Reflexive Sociology, (Cambridge: Cambridge Polity Press, 2010).

[108] Filc, agm.

[109] “Seize the day to secure sustained growth”, https://www.bis.org/press/p180624.htm (24 June 2018).

[110] http://www.paraanaliz.com/2018/guncel/is-dunyasi-secim-sonuclarini-degerlendirdi-24128/ (18 Ağustos 2018).

[111] Lüdhe, agm.

[112] TÜİK Haber Bülteni, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, I. Çeyrek: Ocak – Mart, 2018 (Sayı: 27826

11 Haziran 2018).

[113] TÜİK, Dönemsel Gayrisafi Yurt İçi Hasıla, II. Çeyrek: Nisan – Haziran, 2018, Bülten Sayı: 27827 (10 Eylül 2018).

[114] Capital Economics/Turkey, “GDP (Q2 2018): Robust growth in Q2, but economy now in recession” (10 September 2018).

[115] http://www.paraanaliz.com/2018/guncel/moodysden-bir-inceleme-karari-daha, (7 Haziran 2018).

[116] Boone, agm.

[117] T.C. Hazine Ve Maliye Bakanlığı, Yeni Ekonomi Programı – Dengelenme, Disiplin, Değişim, (2019-2021), (22 Eylül 2018).

[118] Michael Roberts, Erdoğan’s Turkey, https://thenextrecession.wordpress.com/2018/06/25/erdogans-turkey (31 July 2018).

[119] http://www.hakanozyildiz.com/2018/07/turkiyenin-borc-yuku-kur-etkisiyle-ucmus.html (20 Eylül 2018).

[120] IIF, Hidden…, agr.

[121] Türkiye Brüt Dış Borç Stoku, https://www.hazine.gov.tr/kamu-finansmani-istatistikleri (28 Eylül 2018).

[122] IIF, agr.

[123] Mahfi Eğilmez, “Dış Borçların ve Borç Servisinin Kuşbakışı Analizi”,
www.mahfiegilmez.com/2018/02/ds-borclarn-ve-borc-servisinin-kusbaks.html (17 Nisan 2018).

[124] Hakan Özyıldız, “Kırılganlık endekslerinin son hali”, hakanozyildiz.com/2018/03/krlganlk-endekslerinin-son-hali.html(30 Mart 2018).

[125] Mustafa Durmuş, “IMF Üzerine Söyleşi”, Gelenek DergisiSayı 110 (Mart 2010), s. 63-89.

Kaynak: Alternatif Akademi