Krizden Çıkamayan Avrupa’nın Yeni Derdi – Deniz E.Doğru/muhalefet.Org

Krizden Çıkamayan Avrupa’nın Yeni Derdi – Deniz E.Doğru/muhalefet.Org

PAYLAŞ

Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz
Yalnızca bir düş içinde bir düş.   

E.A. Poe

Kapitalizm –kitabi bir laf değil, gerçekten de- “ölüm-kalım” meselesi. Uzun zamandır böyle; rakipsiz kaldığını, hegemonyasının mutlak olduğuu düşündüğünden beri. Kabus gibi ve çok karanlık. Kapitalizmin son 20-30 yıllık versiyonu neoliberalizm, emekçilerin bütün mevzilerini yağmaladı, toplumu atomlarına ayırdı, örgütlü emeğe saldırdı, insanları yoksullukları, yoksunlukları ve acıları ile başbaşa bıraktı.

Yıkmak istediği rejimlere karşı barbar, faşist, ruh hastası güruhları bir araya topluyor, örgütleyip ortalığa salıyor. Bu faşist kitle, yöntemleri ile kapitalizmden daha da barbar çıkabiliyor ve bu iki barbar (biri 18 yüzyılda doğan, öteki zamanın en dibinden çıkıp gelen) çatışmaya başlıyor. Çok kan akıyor. Siyasal islamın topraklarından fışkıran barbarlık doğu, batı, kuzey, güney her yere yayılıyor. Yoksul ülkelerin insanları, zengin ülkelerin üzerine nefretini böyle kusabiliyor solun yokluğunda. Sınıf savaşı değil medeniyeler çatışması gibi görünüyor.

“Dini ıstırap, hem gerçek ıstırabın ifadesi hem de gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din, ezilenlerin iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur…Halkın kendi durumu üzerindeki yanılsamalardan vazgeçmesini istemek, halkın yandsamalara gereksinim duyan bir durumdan vazgeçmesini istemek anlamına geliyor”. Marx gibi böyle de denebilir ya da Poe’nun dediği gibi “düş içinde bir düş”.

Solcular elbette biliyor Suriye’de niye iç savaş olduğunu, yüzbinlerce insanın niye Avrupa’ya kaçtığını, bütün bunların neden yaşandığını. Duyduğumuz tek şey zalim bir diktatörün halkının canına okuduğu, bazısı ılımlı, bazısı radikal, bazısı ne olduğu belirsiz –arada sırada birbirlerini de yiyen- muhaliflerin gökten inen silahları ellerine alıp, memleketi kurtarmaya çalıştığı, kafa kol kesip, insan ciğeri yiyerek özgür bir ülke inşa etmeye çalıştıkları. Gerçek üstü bir kâbus.

Türkiye’de halkın yüzde 8’i IŞİD’i destekliyormuş. Maçlarda, katledilen insanları yuhalayan güruhlar var. Ellerine silah verseler ılımlıdan radikale dönüşmeleri uzun sürmeyecektir. Kafaları çok net: dünya farkında olmasa da; en büyük biziz, en yüksek tarih bizde, en güzel ahlak ve en güzel yemekler de. Gururumuzdan ve ne yaptığımızı bilmemezlikten öleceğiz: Pis hıristiyan kültürünü sevmeyiz ama AB’ye girmeyi çok isteriz, herkes bize düşmandır ve G-20’de hepsini bir arada bulmuşken dize getiririz, hepsine haddini bildiririz, dünya lideriyiz ama yine de kendi liderliğimize durmadan tur bindiririz, dostluk maçı için gelen takımı ıslıklarız, zira onlar kim oluyordur da davet üzerine buraya maça geliyordur, maça bile çıkmadan yenilgiyi neden kabul etmiyordur? “Gerçek islam bu değildir”, peki nedir? Suriye’ye doluşanlar budist rahipler midir?

Çok trajik; binlerce Suriyeli ölümden kaçmak için asıl katillerin kucağına, bütün bu katliamları planlayan, faşist güruhları silahlandırıp ortaya salan, Avrupa’ya koşuyor. Katil Avrupa bu kadar insan kapısına yığıldığında Türkiye’ye koşuyor; “3 milyar avro verelim, bu insanları topraklarından çıkartma, karşılığında başka şeyler de veririz belki”. Halkının yüzde 8’inin IŞİD’i desteklediği 78 milyonluk bir ülkeye paradan başka bir şey, mesela vatandaşlarına vizesiz giriş, verirler mi Paris’ten sonra?

Hâlâ ekonomik krizin içinde debelen Avrupa  -doğal olarak ve maalesef- sağa çekiyor, faşist partiler güçleniyor. İsveç’te Demokratlar’ın anketlerde desteği yüzde 25 çıkıyor. 5 yıl önceki seçimlerde aldıkları oy yüzde 6 bile değil. Partinin liderine göre “İslam zamanımızın komünizmidir”. Beyinsiz.

Fransa’da Front National’in cumhurbaşkanlığı adayı Marine Le Pen’in desteği sağcı Nicolas Sarkozy’den fazlaymış; yüzde 28’e yüzde 23. Bugüne kadar hiç bir şey yapmadan oturan, efendisi ABD gibi kafayı Esad’ı devirmeye takmış olan Hollande, Paris’ten sonra gidip IŞİD’i bombalıyor. Patetik. İşsizlik – özellikle gençler arasında- çok yüksek, yolsuzluk partisini kemirmiş, şimdi “göçmen krizi/terör saldırıları”. Muthelen Aralık ayındaki yerel seçimlerde darbe yiyecek, darbe de Front National’den gelecek.

Polonya’da göçmen karşıtı parti iktidara geliyor. Partinin lideri Başbakan Jaroslaw Kaczynksi “göçmenler parazit ve hastalık getiriyor” diyor. Beyni kalmamış, ruh hiç yok. Danimarka’da ırkçı Halkın Partisi seçimleri ikinci bitiriyor. Yunanistan’daki versiyon Altın Şafak.
Çıkamadıkları ekonomik, sosyal krizin üzerine şimdi “terör” ve göçmen dalgası biniyor.

Avro Bölgesi ekonomileri bu yıl tahminen yüzde 1.5, seneye yüzde 1.8 büyüyecek. İşsizlik çok yüksek ve bu büyüme oranı işsizliği azaltmayacak. Avrupa’nın milli hasılası 2008 krizi öncesinde olduğundan daha düşük. Avrupa artık daha fakir ve yüzbinlerce fakir insan buraya akıyor. Bölgenin en büyük ekonomisi Almanya’ya bu yıl 1.5 milyon göçmenin gelmesi bekleniyormuş. Almanya göçmen başına 14 bin dolar harcıyor. Kaba hesapla bu yıl için 20 milyar dolar ediyor. Çok para. Faşistler soracak: ne gerek var? İşsizlikten kıvranan, sosyal devletleri darmadağın edilen, artık daha çok yarı-zamanlı güvencesiz işlerde düşük ücretle çalışan bir sürü insan da –muhtemelen- faşistleri haklı bulacak. Ne gerek var, Suriye’de ölselerdi. Soru, niye Suriye’de savaş çıkarttınız?, değil. Kapitalizmin ve hegemonyasının yüksek başarısıdır: kendini görünmez kılabiliyor. Görünmez olduğu ama aslında her yerde olduğu için başımıza bunların neden geldiğini bilemiyoruz. 2007-2008 krizi sonrası çekilen kıyamet ve sonsuz umutsuzluk filmleri gibi -misal; von Trier’in Melancholia’sı- ; her şey “dışarıdan” geliyor ve bizim yapabilecek hiç bir şeyimiz yok.

Fransa Cumhurbaşkanı Hollande “savaştayız, bütçe açığı falan beni ilgilendirmiyor, savunma harcamalarını artırıyorum” diyor. Klişe bir laf ama gerçekler acı; silah tacirleri kazanıyor. Paris saldırılarından sonra silah üreten şirketler Raytheon, Northrop Grumman, Lockheed Martin, General Dynamics ve Thales’in hisse fiyatları uçuyor. Korkunç değil mi? Kapitalizm böyle: saf kötülük, ruhsuzluk. Ruhsuz dünyanın ruhu nerede?

Hisseler yükselsin tabii ama “terör saldırılarının” etkileri hep hoş olmuyor; tüketiciler daha ihtiyatlı davranıyor, mesela çok fazla dışarı çıkmıyor evinde oturuyor, restorana yemeğe, filme, alışveriş merkezlerine gitmiyor. Önemsizmiş gibi görünse değil: Tüketim harcamaları milli gelirin çok büyük bir kısmını oluşturuyor. Tüketici eve kapanınca, şirketler tıkanıyor. Belirsizlik “yatırımcı” denilen asalakları rahatsız ediyor. Sınır kontrolleri arttığı için mal sevkiyatı yavaşlıyor, turizm faaliyetleri geriliyor ve bundan en başta hava yolu şirketleri, oteller, hizmet sektörü etkileniyor. Mesela 11 Eylül saldırılarının maliyeti (işlerin durması, güvenlikle ilgili harcamalar, saldırıların ardından başlatılan savaşların maliyeti dahil) 3.3 trilyon dolar. Avrupa’da bir çok ülke muhtemelen, göçmenlere yardım yerine, savunma harcamalarını arttıracak.
Bize belki 3 milyar avro gelecek ama memleketten ne kadar para çıkacak? ABD Merkez Bankası FED’in, son toplantısından sonra faizleri Aralık’ta artacağı belli oluyor. Ama yavaş yavaş artacak. Bir yıldır aynı stres: FED faiz arttırdığında gelişmekte olan ülkelere (GOÜ) ne olacak? Türkiye’nin çok fazla yabancı sermayeye ihtiyacı var. Bir yıldır faiz artacak muhabbeti yüzünden yabancılar zaten GOÜ’lerden çekildi diyen de var, “yok o öyle değil, darma duman olacak ortalık” diyen de.

Japonya yeniden durgunluğua girdi, Avrupa ekonomisi sürünmeye devam ediyor, dünyanın ikinci büyük ekonomisi Çin yavaşlıyor, FED’in faiz artırmasının sonuçları ne olacak kimse tam olarak bilmiyor. Bizim memleketin başına neler geleceğini de kestirmek zor. Ama şunu kestirebiliyoruz; kapitalizm hayatımızı zindan edecek. Bu dünyadan başka bir yerimiz yok, yıldızlara gidemiyoruz, kayan yıldızlara da atlayıp kaçamıyoruz. Ya barbalık ya barbarlık diyorlar. Hayır, diyecek halimiz ve gücümüz hala var. Olması gerek.