
Bildiğiniz üzere, Rusya’ya “Sınırın olmayan Suriye’de ne işin var” diye soran ama Afganistan’da asker bulunduran, Katar’a ise üs açma hazırlığında olan, son derece “tutarlı” bir dış politika anlayışımız var. Ve yine bildiğiniz üzere, bu tutarlılığa, düne kadar “bütün kötülüklerin anası” olarak gösterilen İsrail’le barışacak kadar “şahsiyetli” bir tutum eşlik ediyor.
Bu tutarlı ve şahsiyetli dış politika anlayışı, kendisinin düne kadar Batıya karşı “Şanghay Beşlisi” blöfüyle yanaştığı Rusya’ya ziyarette bulunan Demirtaş’ı en yetkili ağızlardan ve manşetlerden hain ilan edecek kadar “dürüst”ken, “bir gece ansızın 82 Musul” hamasetiyle girdiği Irak’tan Obama’nın bir telefonuyla çıkacak kadar da “dik” bir duruş sergiliyor!
Bu dış politika anlayışı, mezhepçilikle emperyal fantezilerin bir sentezi olsa da, kendisini “milli”, icraatlarını da “milli çıkar” olarak sunuyor ve ülkenin geri kalanının da kendi siyasetinin arkasına dizilmesini istiyor. Bunun için ise, “Dış politikada sen ben kavgası olmaz, dış politika milli politika demektir” şeklindeki 100 yıllık masala başvuruyor ve bunu sorgulayanları da kolaylıkla hain ilan ediveriyor.
Üniversitelerin uluslararası ilişkiler bölümlerinde dört yıl boyunca öğrenciler bu sözünü ettiğim masala inandırılır. Buna göre, dünya birbiriyle mücadele halindeki devletlerden oluşmaktadır, bu devletler kendi çıkarlarını maksimize etmek için rekabet ederler, bu çıkarlara da “milli çıkar” denir. Öğrenci bu masalla birlikte, dış politikanın “sınıflar üstü” niteliği yalanına da inandırılır: Devlet bütün bir ulusun temsilcisidir, dolayısıyla hem öğrencilere hem de bütün bir ulusa düşen görev, devletlerinin arkasında durmak, “milli çıkarlar” adına izlenen politikaları sorgusuz sualsiz kabul etmektir.
Oysa tıpkı iç politika gibi dış politika da sınıfsaldır. Devletler, tıpkı iç politikada olduğu gibi sermayenin ve sermaye düzeninin çıkarlarını tüm ulusun çıkarlarıymış gibi sunar, bunun böyle olduğuna bütün bir toplumu inandırmak isterler. Tam da bu nedenle “milli çıkarlar”, aslında sermaye düzeninin çıkarlarından başka bir şey değildir; hele Türkiye gibi emperyalizme göbekten bağımlı ülkelerde “milli çıkar” denilen şey, emperyalizmle işbirliğinden ve içerideki sermaye düzeninin çıkarlarıyla küresel sermaye düzeninin çıkarlarını ortaklaştırmaktan, birbiriyle uyumlu hale getirmekten ibarettir.
Kore savaşı, Türkiye yönetici sınıfının “komünizm tehdidi”ne karşı kendisini NATO’nun ve emperyalizmin güvenli kollarına bırakması, Türkiye kapitalizminin küresel kapitalizmin askeri şemsiyesinin altına girmesi demektir ve yüzlerce yoksul halk çocuğu sermayenin bekası adına Kore’de yaşamını yitirmiştir.
Peki bugün izlenen dış politikanın Türkiye halkına, emekçilere, yoksullara nasıl bir faydası vardır, bu insanların bu politikalarda nasıl bir “çıkar”ı olabilir ve toplumun çoğunluğunun yararına olmayan bir şey nasıl olur da “milli çıkar” olarak adlandırılabilir?
Daha da somutlaştıralım: Suriye siyasetine bağlı olarak Rus uçağını düşürmenin ekonomik ya da siyasal açıdan Türkiye’ye nasıl bir faydası olmuştur? Bu uçak acaba “milli çıkarlar” adına mı, yoksa emperyalizme göbekten bağımlı mezhepçi ve emperyal dış politika anlayışının bir neticesi olarak mı düşürülmüştür?
İşte bu soruları sormak değil, asıl sormamak “milli çıkarlar”a ihanet etmek demektir. Gözünü ihtiras bürümüş bir kliğin ülkeyi Ortadoğu bataklığına doludizgin sürüklemesi değil, buna karşı olmak “milli çıkarlar”ı savunmaktır. Kendi ikbali adına ülkeyi devasa bir NATO üssü ve mülteci kampı haline getirmek değil, bunu engellemeye çalışmak “milli çıkarlar”ı savunmaktır. Fetihçi hayallerle yoksul halk çocuklarını cepheye sürme planları yapmak değil, bölge halklarıyla barış içerisinde yaşayacak bir dış politikayı inşa etmeye çalışmak “milli çıkarlar”ı savunmaktır.
Türkiye, iç ve dış politikanın artık birbirinden ayrıştırılamaz bir veçheye kavuştuğu zamanlardan geçmektedir. Bu ise iç politikadaki icraatlara yönelik muhalefetin, dış politikadaki icraatlara yönelik muhalefetten ayrıştırılmasının mümkün olmadığı anlamına gelmektedir. “Milli çıkar” adı altında iktidarın politikalarına verilecek her destek, bu politikaların ülkeyi sürüklediği bataklığın vebalini yüklenmek demektir ve bunun tarih önündeki sorumluluğu son derece ağır olacaktır.




