
10 Ekim 2015 günü Ankara’da patlayan bomba o gün orada olsun olmasın her birimizin hayatında derin izler bıraktı. Patlamadan sonra basına demeç veren bakanların tepkileri ve sonrasında alçakça yapılan oy hesaplarının 1 Kasım’da karşılığını bulması izlerin acısını arttırdı. 10 Ekim ve 1 Kasım’dan sonra verilen tepkilerde (sosyal medya başta olmak üzere) benzer pervasızlığı, utanmazlığı ve ahlaksızlığı gördük. Bütün bunlar nasıl bir enkazın altında yaşıyor olduğumuzun en açık göstergesi.
O günlere dair hissettiğimiz duyguların belki de en zoru, o anlar ve sonrasında yaşadığımız çaresizlikti. Ve tabi ki yüzü aşkın canı yitirmenin hissettirdiği acı! Sonrasında da çaresiz hissetmenin doğurduğu, düşündükçe büyüyen öfkemiz!
Daha 9 Ekim gecesi otobüse binmeden her daim gülen yüzüyle sohbet ettiğimiz Mesut (Mak)abi, gülen gözleriyle mitinge gelen 9 yaşındaki Veysel, İzmirli Berna ve kaybettiğimiz her bedende daha da kabaran öfkemiz!
Yitirdiklerimizden birisi de Ata Önder Atabay. Günlerce yoğun Bakımda kalmasına rağmen hayata dönemedi. Ataması Yapılmayan Öğretmenler Platformu (AYÖP) döneminden beri mücadele eden bir dostumuz Ata Önder. “Az” olduğumuz zamanlarda o kocaman İstanbul’u karış karış gezen toplantı, eylem örgütleyen, sadece kendisi için değil; tüm ataması yapılmayan öğretmenler için oradan oraya koşturan bir kardeşimiz. Halime Atabay, Ata Önder’in annesi. Halime Anne anlatıyor, defalarca dinlemiş oğlundan neden mücadele etmek gerektiğini. Hastane önünde “ Direnecek, yaşayacak o!” diye ayakta kalmak için mücadele eden Halime Anneden bahsediyorum. Mücadele etmeyi, direnmeyi oğlundan öğrenen Halime anneden. Şimdi Halime annenin salonunun bir köşesinde öğretmen oğlunun fotoğrafı var. Baktıkça gözlerinden sevgi, acı ve öfkeyle karışık gözyaşı damlaları düşüyor. Halime Annenin gözyaşlarının hissettirdikleri öfkemizi katlıyor.
Bizlerin ayaklarımızı basıp doğrulacağı tek sağlam zemin, bütün bu olup biten sonucunda açığa çıkan öfkeyi umuda çevirebildiğimizde var olacaktır. Sürekli bir mücadeleyi ancak böyle ileriye taşıyabiliriz. O gün orada duyduğumuz öfke ve çaresizlik hissi içimizde bir güç biriktiriyor. Biz bu gücü iyi tanıyoruz. Ata Önder’i 10 Ekim’de Ankara’ya gitmeye iten güç, Şafak Bay’ın gözlerini kapadığı son ana kadar bu düzene karşı verdiği mücadeleydi. Kardeşimiz Bahadır Grammeşin’i sokak çetelerine karşı dimdik durmasını sağlayan güç, İstanbul Okmeydanı’nda uyuşturucuya, çetelere karşı, mahallesi için mücadele ederken kaybettiğimiz Sinan Kayış’ın onurlu duruşuydu.
Bahsettiğim güç Ankara Katliamından sonra kaybettiklerimizi toprağa verirken can havliyle toplanan yüz binlerin yüreğinde vücut bulmuş olan güçtür. Yitirdiklerimizin arkasından bize düşen en önemli görev toplanan o yüzbinlerin öfkesinde vücut bulmuş gücü umuda çevirme çabamızı inat, sadakat ve samimiyetle devam ettirmektir.
Evet ilk kez ölmedik! Defalarca kez öldürüldük! Bizlere geçmişimizden miras kalan kararlı bir duruş ve inadımız var.
Bir tarafta ölenlerin ve yaralıların arkasından sırıtanlar var; diğer tarafta bir kişi hayatta kalsın diye hastanelere koşan, yaralı taşıyan biz.
Bir tarafta bu ülkede kardeşçe yaşayan halkları birbirine düşürme çabasında olanlar var; diğer tarafta bir arada yaşayalım diyen biz.
Bir tarafta kendi söylemiyle bu vatanı bize dar edeceğiniz söyleyen malum şahıs var; diğer tarafta bu vatanı sana teslim etmeyiz diyen biz.
Bir tarafta ekmeğimize, işimize, aşımıza göz dikenler, bu uğurda mücadele edenlerin yaşamına kast edenler var; diğer tarafta biz, hepimiz!
10 Ekim’in ardından 1 Kasım’da gösterdi ki işte karşı karşıyayız!
Ankara’da patlayan bombanın barut kokusu hala burnumuzdayken geri durmak mı?
ASLA…!




