
Gözlerimizi sınır ihlali yapan Rus uçaklarına, F-16’larımıza kilitlenen Suriye füzelerine dikmişken, yanı başımızdaki “mini dünya savaşı”na Çin de girdi mi?
Bilal Erdoğan ailesiyle beraber İtalya’ya, tam da tek başına iktidar olamadıkları 7 Haziran sonrası, “Ya, şu yarım kalan doktorayı bitireyim” diye mi gitti, yoksa bir zincirleme tüyüşün ilk halkası mı bu?
Üç gün, beş gün, bir hafta süren sokağa çıkma yasaklarının yaşandığı şehirlerimizde gerçekte neler oluyor? Bir polis aracının arkasına bağlanarak sürüklenen insanlık, kaçta kaçı oralarda olup bitenin?
Bu soruların yanıtlarını aramasınlar diye mi Silvan’da kafasına silah dayanıyor gazetecilerin? Ahmet Hakan’ın kolunu bacağını bir daha yazı yazamayacak şekilde kırdırmak için haydutlar gönderen Reiskim? MİT de mi içinde işin?
Üç hafta sonra yapılacak seçimlerde, Bilal’in İtalya’dan gönül rahatlığıyla dönebilmesi için çevrilen fırıldaklar var mı?
O kadar çok soru var ki gazetecilerin peşinden koşturması gereken; her biri el yakan, can yakan sorular…
O soruların sorulma, sorabilenlerin cesaretinin başkalarına da bulaşma ihtimali bile yetiyor; terörle mücadele timlerinin ajans, gazete binalarına dalıp gazetecileri topluca tutuklamalarına. “Sıkayım mı, sıkayım mı” diye gazeteci kafasına silah dayamalarına…
Başını milletvekilinin çektiği güruhlar gazete basıyor, kemikleri kırılan A. Hakan’ı “Evinin önüne gidecektim” diye yine o iktidar milletvekili hedef gösteriyorsa, iktidardan taraf olmayan herkesin bertaraf edilmesi için…
Artık iş yazıp çizdiğini, televizyonda söylediğini beğenmedikleri gazeteciyi işinden etmeyi geçti; öldüresiye dövüp, “Canınızdan da ederiz ha” diyorlar.
İktidar bıçağı cana dayanınca, gazetecinin özlük haklarından, iş güvencesinden, sendikalı çalışamamaktan, sansürden, akreditasyon uygulamalarından, devletin Basın-Yayın kurumunun basın kartını sadece iktidarın babasının oğluna vermesinden, patronlar tarafından sürekli kapının önüne konmaktan, kölelik ücretlerinden söz etmek lüks olmaya başlıyor.
Hoşa gitmeyen soruları soramaz olmak fiilen gazeteciliğin bitmesi demek, ama bunu da geçtik soru sormaya çalışanları “Seni sinek gibi ezeriz”, “Yaşatmayız”, “Dişini tırnağını sökeriz” diye arsızca tehdit edenlerin “gazeteci” sayıldığına tanıklık ediyoruz.
Misyonunu tanımlamaya, “Adli ve idari kurumlar ile diğer gerçek ve tüzel kişilere teknolojinin tüm imkânlarından yararlanarak kalite, güvenlik ve insan odaklı yaklaşımlar çerçevesinde hizmet vermek üzere…” diye başlayan TİB, 4 milyon takipçisi olan ve aylardır siyasi mesaj atmayan Cüneyt Özdemir’in twitter hesabına erişimi engellemek istiyor.
Biz ilk dayağı Ahmet Hakan’la yemedik, liste uzun. Bugünlere dayak yiye yiye geldik. Hiç doğru dürüst, toplu ve güçlü olarak karşı da çıkmadık, çıkamadık dövülüp sövülmeye.
Çoğumuz “haber kaynağı” muktedirlere yakın durmaktan güçlüler sınıfından saydık kendimizi. O vehimle yaşarken; en vahim olaylar karşısında bile – o da ucu bize dokunduğunda – protestonun en steril olanına katıldık sadece, ucundan acık. Mesleğe ilk başladığımızda derneklerde, sendikalarda uğraşırken yükseldikçe uzaklaştık oralardan.
“Ölümü değil yaşamı, savaşı değil barışı yazmak” istediğimizde bile, bol bayraklı iktidar mitinglerinde tek ses olmayı yeğledik.
Sonuçta buradayız; birer birer sıkıştırıp kemiklerimizi kırıyorlar. Ankara’ya İstanbul’a uzak düştüğü için net göremesek de başımıza silah dayıyorlar.
10 Ekim’de Ankara’da DİSK, KESK, TMMOB, TTB gerçekten sivil bir barış çağrısı için ve bir seçim öncesi emek kesiminin taleplerini dillendirmek için miting düzenliyor. Yerlerinin emeğin yanı olduğunu düşünen yüzlerce gazeteci de, “Mesleğimizin onuru için, halkın haber alma hakkı için tüm gazetecileri, baskıya ve sansüre karşı aynı pankart arkasında yürümeye çağırıyoruz” diyen bir metni imzalayarak meslektaşlarını Ankara’ya çağırdılar.
Haydi, 10 Ekim’de, biz de gazeteciler olarak, hep birlikte yürüyelim Ankara’da. Hiç değilse yürüyelim… Şimdi değilse ne zaman?




