Emperyalizm, IŞİD Barbarlığı ve IŞİD’leşen AKP’ye Karşı Mücadele – Önder İşleyen

Emperyalizm, IŞİD Barbarlığı ve IŞİD’leşen AKP’ye Karşı Mücadele – Önder İşleyen

PAYLAŞ

IŞİD barbarlığının bu kez Paris’e uzanan kanlı eylemleri, 21.yüzyılın kaotik dünyasının bir yüzü. IŞİD zihniyetinin yalnızca Ortadoğu içinde değil tüm coğrafyalara –benzer ya da başka biçimlerdeki- varlığı toplumsal-siyasal bir gerçekliğe de tekabül ediyor. Vahşeti, barbarlığı milyonlarca insan nezdinde bir öfkenin değil açık ya da gizli bir sempatinin kaynağına dönüşüyor. O yüzden yalnızca Rakka’daki IŞİD değil bir zihniyet örüntüsü olarak IŞİDcilik önümüzdeki uzun dönem dünyanın ve ülkemizin gerçekliği olmaya devam edecek.

***

IŞİD’in en radikal unsuru olduğu bu zihniyeti besleyen ideolojik ve toplumsal koşullar 21.yüzyılda kapitalizmin acımasızca hayata geçirdiği neoliberal sömürünün dolaylı sonuçlarından birisi. Aynı zamanda ideolojik düzlemde de her tür din ve kimliklerle birlikte her tür mistisizmin aklın ve bilimin yerine koyulduğu postmodern zamanların bir parçası. Toplumu bir arada tutan bağlar piyasacılık içinde yok edildi. Neoliberal sömürü politikalarının derinleşmesiyle, emeğiyle geçinenlerin, yoksulların bir bölümü ekonomik ve sosyal anlamda yoksunlaştırarak, yaşama tutunabilecekleri bağlar kesildi. Avrupa başta olmak üzere savaş ve yoksulluk nedeniyle göç edenlerle birlikte geniş bir dışlananlar yığını oluşturuldu. Bu toplumsal gerçeklik içerisinde gelişen bu türden akımlar, emperyalist saldırganlıkla iç içe geçerek kendisine gelişme imkanı ve sahası buluyor. Bu anlamda bu zihniyetle mücadele bir yönüylü, bu toplumsal gerçekliğin içinde gelişen öfke ve radikalleşme eğilimlerinin sola sevk edilebilecek kanalların yaratılmasıyla ilgilidir. Yoksa tüm olup biteni emperyalist büyük güçlerin kurdukları planın parçası olarak görerek değerlendirdiğinde, IŞİD ve benzeri yapıların tekabül ettiği ve değiştirilmesi için mücadele edilmesi gereken toplumsal gerçeklik ıskalanmış olur.

***

IŞİD barbarlığı emperyalist saldırganlığın Ortadoğu’da yarattığı dağılmanın açtığı zemin içerisinde güç kazanarak gelişti. Gelişiminde emperyalist merkezlerin doğrudan desteklerinin de önemli bir payı olduğu biliniyor. Suriye iç savaşını cihatçılarla geliştirmeye çalışan emperyalist merkezler ve AKP gibi bölgesel işbirlikçi güçler IŞİD’in silah, para ve güç birikimi elde etmesini sağladı. IŞİD, Rakka’da kurduğu sistemle bir yanıyla İslami bir model olurken, mali ve askeri olarak da gelişme imkanı buldu. Bu dönemde IŞİD’e verilen desteğin sonucu olarak, Ortadoğu dışında Suriye ve Avrupa’da örgütlenme, hücreleşme imkanlarını genişletti.

Fransa devleti IŞİD’e karşı katliamın ardından hava operasyonu düzenleyerek savaş ilan ederken, 15 gün öncesine kadar Suriye’de geçiş Esad’la olmaz demeye devam ediyordu. İŞİD’in gelişimi karşısında, kontrol altında tutabilecekleri cihatçılara yatırım yapmaya devam eden ABD ve Batı güçleri, şimdi bu Ortadoğu’dan Paris’e uzanan karanlığın yaratılmasındaki sorumluluklarının üzerine örtecek şekilde kurtarıcı rolüne soyunmaya çalışıyor.

Paris Katliamının, bölgeye yönelik olası sonuçlarından birisi bu anlamda Rusya ile de uzlaşma içerisinde geniş bir koalisyon etrafında IŞİD’i Rakka’dan sökerek, sınırlarını daraltmak üzere gelişecek. Bir askeri müdahale içinde Suriye’nin geleceği tayin edilecek. Geçiş dönemi de bu askeri müdahalelerin gölgesi içerisinde şekillenecek.

Şimdi, Viyana toplantıları, çelişkiler ve uzlaşmalar içerisinde konuşulan Suriye’nin geleceğine baktığımızda, yok edilmiş bir geçmiş gerçeği de görünmez oluyor. Bir kez daha Basra harap edildikten sonra, harap edenler kurtarıcı olarak sahnedeki yerini alıyor. Bir ülkenin yok edilmesinin ve yarattıkları cehennemin içinden çıkan IŞİD’in Şengal’den Kobane’ye, Ankara’dan Paris’e uzanan katliamlarının sorumluluğunu zerre kadar taşımadan şimdi Ortadoğu’da koas içinde yeni nizam arayışlarını sürdürüyorlar.

***

Tüm bunlara ilişkin kuşkusuz sola ilişkin de bir kaç şey söylemek gerek. Arap isyan dalgasıyla birlikte Ortadoğu’da yaşanmaya başlayan gelişmeler noktasında solda çok farklı eğilimler de gelişti. Tunus ve Mısır isyanlarının devrimci dinamiklerinin gelişimi ve bastırılması arasındaki mücadele süreciyle, Libya ve Suriye’de emperyalist müdahaleler çerçevesinde geliştirilen iç savaşlar aynı dinamiğin parçaları olarak görüldü. Bunun sonucunda Libya’da NATO uçaklarıyla gerçekleşen operasyonlar ‘diktatöre karşı halk devrimi ve demokrasiye geçiş olarak’ değerlendiren yaklaşımlar, emperyalizmin müdahalesi karşısında hayırhah bir tutum içerisinde oldu. Suriye’de iç savaşın geliştirilmesinde en başından itibaren emperyalizmin ve bölge güçlerinin rolü bir yana bırakılarak, halk devrimi-demokrasi değerlendirmeleri yapılmaya devam etti. G.Achcar gibi –Türkiye’de pek çok sol kesimin referans verdiği- kişiler Suriye’deki gelişmeler karşısında muhalif denilen –bugünün Kaidecileri, IŞİDcileriyle- bir araya gelerek ‘dışardan müdahale istemeniz meşruluğunuz sarsar, onun yerine silah yardımı talep eden’ diyen vaazler verip, bunu ‘devrimci teori’ olarak yazdılar! Bu fikrin ülkemiz solunda da farklı biçimlerde ne tür karşılıkları olduğu biliniyor. Fazla uzatmayalım! Şimdi, bu kesimlerin sanki bunların hiçbirini söylememiş gibi Suriye ve sol üzerine ahkam kesmeye devam ettiğine malum. O yüzden onlara ne söylesek faydası yok. Esas mesele solun yaşadığı fikri dağınıklığın emperyalizme ve AKP’nin bunun içinde oynadığı role karşı bütünlüklü ve aktif bir mücadelenin geliştirilememiş olmasıdır.

Soldaki kafa karışıklığının nedenlerinden birisi de siyasal İslam konusundaki tereddütlerdir. Siyasal İslamın bir biçimiyle neredeyse ittifakın tartışabildiği, siyasal İslamın içinde anti-kapitalist ve anti-emperyalist nüveler aranarak bu fikrin geliştirilmeye çalışıldığı bir dönemden geçtik. Siyasal İslamın ülkemiz ve bölgemizde giderek mezhepçi bir faşizme doğru evrilerek gelişmesi karşısında da bu anlamda ideolojik ve politik anlamda da etkili mücadele yürütülemedi. Suriye’de, ılımlılar-ılımlı olmayanlar ayrımlarının yapıldığı, belirli cihadist yapıların muhalifler bütünlüğü içinde meşru görüldüğü bir akıl Suriye iç savaşının özellikle ilk dönemlerinde bolca gündeme getirildi. IŞİD barbarlığının ortaya çıkmasıyla bu tür görüşler geri çekilmiş görünse de farklı bir dönemde muhtemelen keşfedilen yeni muhataplarla yeniden gündeme gelebilecektir. Böylesi bir yaklaşım özellikle de ülkemiz solunda, laiklik mücadelesinin eski rejimin içinden görmeye devam ederek devletçilikle-satükoculukla ilişkilendirerek İslami yeni rejime karşı bir tutum almayı değil, aksine laikliğe karşı ‘inançların özgürlüğü’ gibi muğlak tutumlarla rejimin ideolojik hegemonyasını besleyen bir politikanın izlenmesine yol açtı. Önümüzdeki dönemde IŞİD barbarlığı ve emperyalist saldırganlık karşısında tepki göstermenin ötesinde tuturlı, sürekli ve sonuç alıcı bir mücadelenin örgütlenmesi için soldaki bu karmaşayla da daha etkin bir ideolojik mücadeleye ihtiyaç var.

***

AKP rejiminin, yeni-Osmanlıcılıkla malul bir politikayla, IŞİD ve benzeri cihadist çetelerle birleşik bir güç olarak Suriye iç savaşına dahil oldu. Suriye’deki gelişmelerin, beklendiği üzere Esad’ın hızlı bir yıkılışı ile sonuçlanamasının yarattığı cihadist yapılar içinde çürüme, IŞİD’in belirli yönleriyle giderek kontrolden de çıkarak geliştirdiği katliamcı çizgi sonucunda, emperyalist merkezler de bir politika değişikliğine gitmek zorunda kaldı. Rusya ve İran’ın müdahalelerinin de giderek daha belirginleşmesi ile Esad’ın yıkılmasının mümkün olmadığı, Suriye’nin fiilen parçalandığı koşullarda bir siyasi geçişi gündeme getirdi. IŞİD’in temel tehkile olarak görüldüğü koşullarda gerçekleşen siyasi geçiş tartışmalarında AKP de –IŞİD’le ilişkisinin ortalığa döküldüğü bir dönemin ardından- ABD-NATO ittifakının yeni müdahalesine uyumlu bir politika değişikliğine –tedrici olarak- gidiyor.

AKP’nin Suriye’deki geçiş yönelik inisiyatif alanın sınırlandığı bu koşullarda, ABD ile birlikte kara operasyonu dahil geliştirilen saldırı stratejisinde PYD’nin etkinlik alanını daraltmak temel hedef haline gelmiş durumda. AKP, Avrupa’nın mülteci akınını önlemek ve IŞİD’in geçiş alanlarını kontrol alma noktasında Türkiye’ye yönelik ilgisiyle de birleşerek AKP, ABD ve Avrupa ilişkisinde yeniden konumlanmaya yöneliyor. Bunun sonuçlarından birisi Türkiye’nin Avrupa’nın tampon ülkesi haline gelmesi bir diğer sonucu da Suriye’de PYD’ye yönelik yürütülen dolaylı savaşın, Türkiye’de Kürt hareketine karşı açık bir savaş biçimini alıyor. Yakın dönem gelişmeleri bu anlamda Suriye’deki geçiş süreci içindeki çatışma ve mücadelelere de bağlı olarak şekillenecektir.

AKP-IŞİD ilişkisinin Suriye iç savaşındaki birleşik güç olma durumlarıyla bugün ABD koalisyonunun parçası olarak IŞİD’e karşı savaşma arasındaki denklemin ötesindeki yönleri ise ülkemiz gerçekliğinin anlaşılması açısından önemlidir. IŞİD sempatisinin yüzde 8 olarak tespit edildiği Türkiye’de, AKP böyle mezhepçi bir zihniyet örüntüsünü 13 yıllık iktidarı boyunca geliştirdi. Bu anlamda Ankara ve Paris katliamları için yapılan saygı duruşlarının tribünlerce ıslıklanması, tam da bu mezhehçi fırtınanın vardığı boyutların bu anlamda AKP’nin yarattığı toplumsal dokunun bir ifadesi olması nedeniyle önemlidir. Bir diğer yanı da AKP iktidarının faşist yapılanmasının bir parçası olarak IŞİD benzeri yapılanmalar geliştirilmesidir. Silvan’da, Cizre’de duvarlara imza olarak atılan Esadullah timi, hem bu tür karanlık bir yapılanmayı hem de AKP’nin mezhepçi zihniyetinin ırkçılıkla birleştirerek nerelere doğru uzandığının bir göstergesi.

Tüm bunlar Türkiye’nin bir iç savaş zemininin kapısını aralayan mezhepçiliğin gelişimi hem de açılan bu kapıdan içeriye dolmaya başlayan iç savaş örgütlerinin AKP rejimi eliyle nasıl geliştirdiğinin göstergesidir. Bu anlamda Türkiye önümüzdeki dönemde giderek gelişen Suruyileşme sürecinin yarattığı çatışma dinamiklerini içerisinde şekillenmeye devam edecektir. AKP rejimi, 7 Haziran sonrasında iktidara fiilen el koyarak geliştirdiği, 1 Kasım sonrasında derinleştirdiği bu dönemde öne çıkan iç savaş unsurları, gerektiğinde toplumsal muhalefetin karşısına da dikilecek, AKP rejiminin bir anlamda karşı-Gezi hareketinin parçası ve vurucu güçleridir.

***

Devrimci hareketin temel görevi de bu gidişatın önünü tıkayacak bir güç oluşturmaya yönelik yığınağın attırılmasıdır. Toplumsal zeminlerde güç kazanmaya, halkın direnme-savunma zeminlerini güçlendirmeye odaklanan uzun erimli bir mücadelenin örgütlenmesidir. Ülkemizde ve dünyada yaşanan kaos içerisinde bugün devletlerin daha faşizan biçimlere büründüğü, toplumsal zeminde ırkçı-faşist akımlar ve cihadist çeteliciğin yaygınlaştığı koşullarda milyonların bunları aşabilecek bir gelecek tasavvuruna ve umuduna her zamankinden daha fazla ihtiyacı var. Böyle bir siyaset –kimi zaman bir parlamayla isyana dönüşerek- gelişen tepki ve öfkelerin tüm bu karanlık içerisinde yol alabilmesi, gelişerek bu karanlığın önüne geçebilecek bir güce dönüşmesi ancak solun bu zeminlerdeki varlığının güçlenmesine bağlıdır.

Çağımız bu anlamda kapitalizmin barbarlığının tüm biçimlerini birlikte üreten çürümesi karşısında, tek kurtuluş yolu olan devrim ve sosyalizmin yeniden bir imkan haline getirilmesiyle başka bir dünyanın kapıları aralanabilecektir. Şimdi direnişlerde, emekçi halkın kavgasının her bir noktasında bu mücadeleyi geliştirerek ülkemizin ve insanlığın geleceğine daha büyük bir güçle sahip çıkmalıyız.