Eğitim-Sen Muğla Şube Başkanı Savran:”Çözüm sınıf mücadelesi”

Eğitim-Sen Muğla Şube Başkanı Savran:”Çözüm sınıf mücadelesi”

PAYLAŞ

AKP’nin gerici ve piyasacı eğitim politikalarına karşı mücadele etmenin önemini vurgulayan Eğitim Sen Muğla Şube Başkanı Birdal Savran, “Kapitalist sömürü düzenine karşı eğitim emekçilerinin haklarını, kamunun çıkarlarını, laikliği esas alan sınıf temelli bir anlayış çözüm olabilir” diyor.

AKP, iktidara geldiği ilk günden beri eğitimi zapturapt altına almaya çalışıyor. AKP’nin eğitimi dincileştirme ve gericileştirmeye çabalarken öğretmenlik ‘uzman, sözleşmeli’ gibi tanımlamalarla darbe alıyor. Eğitim emekçileri ise tüm bunlara karşı büyük bir mücadele yürütüyor. Tüm bu baskıların yanında kamu emekçileri ise bir süredir hareketin içindeki çıkmazlara ilişkin birtakım tartışmalar yürütüyor. Eğitim Sen Muğla Şube Başkanı Birdal Savran ile hem AKP’nin eğitime yönelik saldırılarını hem de kamu emekçilerinin bu saldırılara karşı nasıl bir tavır izlemesi gerektiğini konuştuk.

Eğitim emekçileri, emek hareketindeki krizin çözümünü nasıl bir mücadele perspektifiyle ele alıyor?

Gezi Direnişi’nin yargılanmak istendiği, hukuksuz kararlarla yaşamların ve direnişin dört duvar arasına hapsedilmeye çalışıldığı ve Gezi Direnişi’nin üzerinden neredeyse 10 yıla yakın bir süre geçmesine rağmen siyasi iktidarın direnişi hâlâ hedef gösterdiği günleri yaşıyoruz. Bu yüzden de hedef gösterenler çok iyi biliyor ki; hangi karar alınırsa alınsın Gezi Direnişi dört duvara sığmaz ve sığmayacak.

Kamu emekçileri hareketi ve özelde eğitim emekçileri hareketi, sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışından hareketle, toplumsal sorunlar etrafında, toplumla bağ kurarak, ortak refleks göstererek toplumsal muhalefetin önemli bir parçası olmayı hep öncelemiştir. Bunu Gezi Direnişi’nde aldığı tutumla göstermiştir.

Tabana dayalı, sınıf refleksleri yüksek olan kamu emekçileri hareketi fiili meşru mücadele anlayışı doğrultusunda “haklar yasalardan önce gelir” yaklaşımı ile yasalara sıkışmamış ve kendi mücadele yolunu açmıştır. Kurulduğu günden itibaren kitle mutabakatını esas alan, demokratik temsiliyete önem veren, emek–sermaye çelişkisini uzlaşmaz temel çelişki olarak benimseyen bir sınıf hareketidir. Geçmişte ve bugün iktidarların hedefinde olma sebepleri de bunlardır.

Son 20 yıl ise kamu emekçilerinin her geçen yıl zamlarla, yoksullukla karşı karşıya bırakıldığı, piyasalaştırmanın ve siyasal İslamcı rejimin tüm kamusal alanları, kamusal hizmetleri tahrip ettiği, kadrolaşmanın, baskının her geçen gün daha da artırıldığı, KHK’lerle iş güvencesinin tamamen ortadan kaldırıldığı, sürgünlerle baskılarla kuşatılmış, sözleşmeli, ücretli, güvencesiz çalışma biçimlerinin temel istihdam biçimi haline getirildiği bir süreç oldu. Özetle kamu emekçilerinin yıllardır mücadele ederek, bedel ödeyerek kazandığı tüm haklarının ellerinden alındığı bir dönem olarak yaşandı.

Dünya genelinde ve Türkiye özelinde neoliberal politikaların hayata geçirilmesinin temel dayanağı olarak da kamusallık ve laiklik hedef alındı.

Sınıf çelişkilerinin yok sayıldığı, liberal yaklaşımlar eliyle sınıf hareketlerinin sonunun ilan edildiği, sınıf mücadelesinin ve onun politik ve ekonomik örgütlenmelerinin gereksizleştiği iddiasını esas alan bu politik hat kamu emekçileri hareketi içerisinde de etkili oldu. Siyasi iktidarın kesintisiz saldırıları kamu emekçileri hareketini de etkisizleştirdi. Bu saldırılara ek olarak, sınıf kimliğine dayalı eski toplumsal hareketlerin yerini kimlik-kültür taleplerine dayanan yeni toplumsal hareketlerin aldığını ileri süren, üyelerin söz ve karar süreçlerini esas almayan, fiili-meşru mücadelenin her geçen gün unutulduğu bir anlayış egemen oldu.

Emek hareketinin krizinin çözümü için esas alınacak mücadele perspektifi ise çok açıktır. Sınıf mücadelesinin ilkeleri! Kapitalist sömürü düzenine karşı eğitim ve bilim emekçilerinin haklarını, neoliberal yağmaya karşı kamunun çıkarlarını, gerici karanlığa karşı laikliği, aydınlanma değerlerini esas alan sınıf temelli bir anlayış çözüm olabilir ancak. KESK’in mevcut yapısını aşan, kadrolu-güvencesiz tüm istihdam biçimlerini, emeğin birleşik mücadelesini esas alan politik bir hat ve örgütlenme pratiklerini yaşama geçirmek tarihsel bir zorunluluktur.

AKP’nin toplumu açlığa ve yoksulluğa mahkûm eden neoliberal saldırılarına emek örgütlerinin anlamlı bir cevap üretememesinin altında yatan nedenler nedir?

Ülke genelinde AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte ortaya konulan liberal tezler kamu emekçileri hareketinde de etkili oldu. Bu ideolojik açmaz halen emek hareketinin önünde engel olarak durmaktadır. Tartışma iki farklı temel eksende sürdürüldü. Geleneksel sendikal hareketlerden kopuşu öngören anlayış toplumsalı açıklarken üretim ilişkilerine ve onun kavramlarına dayanmak yerine, kültür-kimlik taleplerini esas aldı. Devlete karşı sivil toplum alanının geliştirilmesi, sivil toplumun yaratacağı baskı ile devletin ıslah edilebileceği, kimlikler üzerinden eşitsizliklerin giderilebileceği düşüncesi üzerinden önemli bir açmazı açığa çıkardı. Geleneksel sendikal hareketlerle süreklilik ilişkisi içinde olan ve esas olarak emek-sermaye çelişkisinin karmaşık dolayımlarına dayanan anlayış ise toplumsal olanı üretim ilişkilerinden hareketle açıklarken, sınıf mücadelesini farklı tahakküm biçimleriyle, kültür-kimlik talepleri arasında bir ittifak ilişkisi geliştirmek üzerinden ele aldı.

Ancak AKP’nin iktidar olduğu ilk günden bugüne ve özellikle 2008 sonrasında kapitalizmin kriziyle başlayan, şimdi de salgınla, zamlarla, yoksulluk, işsizlik, güvencesizliğin derinleşerek artışıyla ortaya çıkan sonuçlar, son aylarda art arda gerçekleşen işçi eylemleri, güvencesizlerin örgütlenme pratikleri de düşünüldüğünde sınıfsal taleplerin öne çıktığı, emekçi halk sınıflarının tepki ve direnişinin yükselişe geçtiği bir dönem içindeyiz. Bu dönem aynı zamanda postmodernist söylemlerin yansıması olarak sendikal harekette de karşılık bulan kültür-kimlik eksenli politikaların geçersizliğinin de ilanıdır. Dünyada ve ülkemizde emek hareketlerinin emekçiler içinde biriken tepkilerle birleşme imkânlarının arttığını, verili örgütlenmelerin bu direniş imkânları içinde örgütlenmeye yönelik yeni fikir ve arayışlar geliştirmesinin kaçınılmaz olduğunu da ortaya koyuyor. Ülkenin her yerinde işçilerin, emekçilerin eylemliliklerinin yükseldiği, direnişlerin örgütlendiği günlerde KESK’in yalnızca yazılı metinlerle ve rutinleşmiş, işyerlerinden, emekçilerden kopuk eylemlilik türleri ile sınırlı bir yaklaşım sergilemesi bir turnusoldur.

Mevcut rejimle hesaplaşmayan bir sendikal politik yaklaşımla, emek ve demokrasi mücadelesi bugünün temel sorunlarının çözümünde, mevcut haliyle emekçiler için umut olabilir mi?

Kamu emekçileri hareketinin yaşadığı kriz emek hareketinin krizinden ayrı ele alınamaz. Mevcut rejimle hesaplaşmayan bir sendikal yaklaşım emekçiler için umut olamaz. Bu anlamda emek hareketinin ve kamu emekçileri mücadelesinin bir dönemi tamamlanmıştır. Sendikanın iç yaşantısından sendikal politikaların oluşturulma biçimlerine pek çok alanda yeni bir yol açmak artık kaçınılmazdır.

Güvencesiz, esnek istihdam biçimlerinin arttığı, parçalı istihdam yapısının hâkim kılındığı bir emek rejimi ile karşı karşıyayız. Fiili bir örgütlenme ve mücadele ile aşılabilecek, örgütsel bir enerjinin açığa çıkmadığı durumda, emekçilerle sendika yönetimleri arasında yabancılaşma kaçınılmazdır. Sistemin güvencesizlik başta olmak üzere eğitim alanı özelinde de başöğretmen, uzman öğretmen, ücretli/vekil/sözleşmeli öğretmen gibi farklı statüler oluşturup öğretmenleri bölen ve sömürüyü derinleştiren politikalarıyla mücadelede etkisiz kalan bir “sendikal anlayışa” eğitim emekçileri tavırsız kalmayacaktır. Bu “sendikal anlayışla” mücadele edilmeden de önümüzdeki dönemin inşası gerçekleştirilemez.

Yeni bir devrimci emek siyaseti bu örgütsel aşınmayı aşacak ve kendi pratiğimizin devrimci eleştirisi üzerine yükselen bir örgütlenme anlayışı üzerine kurulabilecektir. Emek hareketi için birleşik emek mücadelesini örgütleyerek yaşanan köklü değişimlere yanıt verecek devrimci bir yenilenme ihtiyacı zorunluluktur. Emek hareketinin krizinin dinamiklerinin ne olduğu, emeğin parçalı yapısını ortadan kaldıracak birleşik emek siyasetinin olanaklarının nasıl geliştirileceği önemli sorulardır. Salgınla, zamlarla, yoksullaşmayla, güvencesizlikle her geçen gün daha da derinleşecek olan krizden emekçilerin kamusallığı ve laikliği esas alan bir politik hat üzerinden nasıl örgütleneceğinin yanıtlarını üreterek, bunları hayata geçirmeliyiz. Bir yandan da AKP’nin bir dönemine geri dönüşün ötesine geçmeyen bir restorasyon programına karşı da güçlü bir itirazın temellerini açığa çıkarmalıyız. Bu hedeflere ulaşabilmenin yolu, bu topraklarda yüz yılı aşkın mücadele deneyimi olan özelde eğitim emekçileri hareketinde ve genelde emek mücadelesi tarihinde saklı. İş yerlerini, fiili meşru mücadeleyi, sınıf mücadelesini, kamuculuğu, laikliği, parçalı istihdam biçimlerine karşı emeğin birleşik mücadelesini esas alan hattı örgütleme kararlığı ve tarihsel sorumluluğu ile karşı karşıyayız.

Birleşik mücadele zeminlerinin adımları nasıl inşa edilebilir? Siyasal iktidara yakın sendikal anlayışlar sendikal mücadele alanında nasıl bir etkiye sahip?

Memleket yangın yeri… Yangının yaşandığı her yer ise bizim için aynı zamanda güçlü bir mücadele alanı. Bu yangını emekçiler eğitimden sağlığa, gıdadan ulaşıma her alanda sokağa adım attığı andan itibaren yaşıyor.

Birleşik mücadele zeminlerinin adımları ise işyerleri… Her işyerinde parçalı istihdam biçimlerinin tüm örnekleri yaşanıyor. Gerçek çözümün ve kurtuluşun birleşik emek mücadelesinde saklı olduğunu açığa çıkaran örgütlenme biçimlerini, mücadelelerini yaşama geçirmek için attığımız her adım, örgütlediğimiz her eylem, kararlılık ve süreklilik aradığımız tüm sorulara yanıt verecek en gerçek ve sahici adımdır.

Son 20 yılda ve grev yasaklı baskıcı 4688 sayılı Yasa’nın hayata geçirilmesinin de onuncu yılında kamu emekçileri enflasyonun, zamların altında ezilmeye devam ediyor. Kamu emekçileri artan refahtan pay alamadığı gibi maaşlar da asgari ücrete yaklaştı. Güvencesiz çalıştırılan emekçiler ise açlık sınırının dahi altında yaşamak zorunda bırakıldı.

4 Nisan 2012’de 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu’nda değişiklikler yapılarak “toplu sözleşme” düzenine geçilmişti. 2010 yılında yapılan anayasa değişiklerine de paralel olarak memurların toplu sözleşme hakkı tanınmıştı. Ancak 4688’de yapılan 2012 değişikliğiyle toplu sözleşme hakkı grev yasağına, zorunlu tahkime dayandırıldı. Toplu sözleşmede uyuşmazlık çıkması durumunda kamu emekçilerine grev hakkı değil, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu’na başvurma “imkânı” tanınması ve hakem kurulu üyelerinin de çoğunluğunun hükümet tarafından belirlenmesiyle en fazla üyeye sahip konfederasyon kurulda avantajlı biçimde temsil edildi. Tüm yolların Memur Sen’e çıktığı bir düzenek inşa edildi. Bu on yılda kamu emekçileri yoksullaştı, hakları birer birer elinden alındı, karşılığında Memur Sen ise büyüdü. Emekçilerin sendikalara ve sendikal mücadeleye güveninin sarsılmasında adı sendika olan ama iktidarın ideolojisi doğrultusunda kamu emekçilerinin mücadelesini etkisizleştirmek için kullanılan bu sarı aygıtın çok ciddi bir etkisi var.

Eğitim ve sağlık alanı başta olmak üzere gerici, piyasacı politikalar uygulanmaya devam ediyor. 20. Eğitim Şurası sonuçları eşliğinde düşünüldüğüne bu gerici ve piyasacı politikalara karşı nasıl bir yol izlenmeli?

AKP döneminde eğitim politikaları ile ilgili çeşitli kurumlar, yapboz tahtası ifadesini çok kullandı. AKP, iktidar olduğu günden bugüne ideolojisinin ve varlık gerekçesinin dışa vurumu olan iki temel hattı, piyasalaştırma ve eğitimin –aslında bir bütün olarak tüm toplumsal yaşamın– dinselleştirilmesini kesintisiz yaşama geçirdi.

Sınav sistemi değişikliklerinden okullaşma politikasına, müfredat değişiminden seçmeli derslerin zorunlu din dersi haline getirilmesine, dini yapılar, cemaatler, tarikatlarla ve sermaye ile imzalanan protokol ve işbirliklerinden, kadrolaşma ve güvencesiz çalıştırma politikalarına ve daha onlarca uygulama ile bu iki hat kesintisiz işletildi. Yalnızca son gerçekleştirilen 20. Milli Eğitim Şurası başlıkları dahi bu temel hatların nasıl kesintisiz işletildiğinin kanıtıdır. Bundan önceki şuralarda da siyasi iktidarın ve ona yakın çevrelerin kimi kararları Şura dolayımından geçirerek meşru ve uygulanabilir hale getirmeye çalıştıklarına tanıklık ettik.

Şura başlıklarından birincisi okul öncesi din eğitiminin kalıcı hale getirilmesi, yaygınlaştırılması ve zorunlu eğitim kapsamına alınmasıdır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açıklamaları ve Cumhurbaşkanlığı Yıllık Planı’nda yer alan maddeler üzerinden de şura öncesi 4-6 yaş arası çocuklar için okul öncesinde Kuran kurslarının zorunlu eğitim kapsamına alınacağının amaçlandığı çok açıktı ve bu şimdi hızlıca hayata geçiriliyor.

İkinci başlık ise siyasi iktidarın uzun süredir yapmaya çalıştığı öğretmenlik mesleği ile ilgili kimi kararların alınması ve en önemlisi kapalı kapılar arkasında hazırlanan Öğretmenlik Meslek Kanunu’na yönelik bir toplumsal rıza ve kabul oluşturma arayışıdır.

Siyasi iktidarların öğretmenlik mesleği ile ilgili sürekli tartışma sürdürmesi ve her siyasi iktidar döneminde siyasi iktidarla uyumlu bir öğretmen profili oluşturma çabasının arkasında yatan neden çok açıktır. Öğretmenlik mesleğinin yapısal özellikleri ve öğretmenlik mesleğinin toplumsal işlevi ayrıca öğretmenlerin niceliksel büyüklüğü ve örgütlenmeye yatkınlığı birlikte değerlendirildiğinde öğretmenlik mesleğinin siyasi iktidar tarafından yeniden yapılandırılarak kendi hedeflerine uyumlu ve güdümlü bir öğretmen profili oluşturulmaya çalışıldığı görülmektedir.

İstenilen öğretmen halkın değil, siyasi iktidarın öğretmenidir. Bu yeni profilde öğretmenin kamusal bir hizmet üreten kamu emekçisi kimliğinden sıyrılarak siyasi iktidarın memuru olması istenmektedir. Yeni öğretmen profili, çok çalışan az kazanan, rekabet eden, örgütlenmeden uzak, esnek çalışmaya yatkın ve güvencesiz çalışmaya itiraz etmeyecek bir öğretmen profilidir.

Yapılmak istenilen ise yeni değildir. Tüm eğitim emekçilerinin mücadele ederek elde ettiği kazanımları ellerinden almaya çalışan bu süreç uzun süredir devam ettiriliyor. 2011 yılında yapılan Ulusal Öğretmen Çalıştayı ile başlatılan süreç, 2021 yılında 1-3 Aralık’ta yapılan Şura ile devam ettirilmiştir. 2011 yılında yapılan çalıştayın ardından 9 Haziran 2017 tarihinde yayınlanan Ulusal Öğretmen Strateji Belgesi ile öğretmenlik mesleğine dönük siyasi iktidarın amaçladıkları net bir şekilde görülmektedir.

Kamuda 1 milyonun üzerinde, özelde 300 binin üzerinde çalışan öğretmen olduğu düşünüldüğünde bu kadar geniş bir kesimi ilgilendiren bir kanun tasarısının kamuoyunda hiç tartışılmadan, konunun öznelerinin görüşleri hiç alınmadan ve neye hizmet edeceği belirlenmeden hazırlanması ve tamamlanması ile ne yapılmak istendiği çok açıktır. Öğretmenlik Meslek Kanunu öğretmenlik mesleğinin doğasını ve temel özelliklerini belirleyeceğinden ve bu öğretmen profilinden dolayı eğitim alan öğrencilerin eğitimleri ve gelecekleri etkileneceğinden söz konusu yasa sadece öğretmenleri değil esasında toplumun genelini ilgilendirmektedir.

Bu konuda tartışmaların başlangıç noktası, 24 Haziran 2018 seçimleri öncesinde siyasi iktidarın seçim programının içerisinde öğretmenlik meslek kanununun yer alıyor olmasıdır.

2011 yılı ile başlayan öğretmenlik mesleğine dair tartışmalar, sözleşmeli öğretmenliğin uygulanmaya başlaması ve 2017’de Ulusal Öğretmen Strateji Belgesi’nin yayınlanması ile ayrı bir sürece girmiştir. Özellikle sözleşmeli ve ücretli öğretmenliğin yaygınlaşması, kalıcı bir istihdam biçimi haline getirilmesi, mülakat, güvenlik soruşturması, arşiv araştırması öğretmenlik mesleğinin yapısal olarak farklılaşmasına neden olmuştur.

Asıl olan öğretmenlik mesleğinin güçlendirilmesi, öğretmenlerin statüsünün artırılması ve tüm öğretmenlerin, tüm eğitim ve bilim emekçilerinin kadrolu ve güvenceli istihdamının sağlanmasıdır. Ancak eğitim emekçilerinin ekonomik ve mesleki açıdan desteklendiği bir çalışma ortamı tüm öğrencilerimiz için kamusal eğitim hakkının kullanılabilir bir hak olmasını sağlayacaktır. Bu nedenle de yasa tartışmasını kimi popülist noktalar üzerine odaklayarak asıl yapılmak istenenin perdelenmesi telafisi olmayacak sonuçlara yol açacaktır.

Bu politikaların bir de sınıfsal boyutu var kuşkusuz. Bu boyutu şura başlıklarından biri de olan mesleki eğitim altında çok daha açıktan görebiliyoruz.

MEB’in yaptığı açıklamalar, eğitim ile piyasa arasında kurulan ilişki, organize sanayi bölgelerine yeni okulların açılacağının müjde olarak duyurulması, öğrencilerin eğitim hakkının nasıl ihlal edildiğini ve edileceğini bize göstermektedir. Şura ile meslek liselerinin okul özelliğinin tamamen kaldırılması, okulların çıraklık eğitim merkezlerine dönüştürülmesi, sınıfsal olarak en yoksul ailelerin çocuklarının okuduğu meslek liselerindeki öğrencilerin ucuz işgücü olarak görülmesi ve çocuk işçiliğinin yaygınlaştırılması amaçlanmıştır. Şura sonrası yapılan açıklamalar da bu hattın nasıl hızlanarak sürdürüldüğünü göstermiştir. Haftada yalnızca 1 gün okula giden -salgında yapılan düzenleme ile bu hakları dahi öğrencilerin ellerinden alınmıştır- diğer günler çalışmak zorunda bırakılan mesleki eğitim merkezlerine 300 bini aşkın öğrencinin geçişi bir başarı hikâyesi olarak ilan edilmiştir.

İktidarın eğitime yaklaşımının iz düşümlerini üniversitelerde de görüyoruz. Boğaziçi Üniversitesi halen özerklik, akademik özgürlük için direnişini sürdürüyor. Üniversitelere dönük artarak devam eden baskı politikalarıyla ne amaçlanıyor?

Üniversiteler insan, toplum, doğa yararına bilimsel bilgi üretmek, hakikati aramak ve üretilen bilgiyi toplumla paylaşmak gibi varlık nedenlerinden çok uzaklaştırılmış durumda. Çalışma yaşamının en ağır sorunları, en yıkıcı hak ihlalleri üniversitelerde yaşanır oldu.

Üniversitelerimiz, 15 Temmuz sonrasında üniversitelerde yaşanan kitlesel akademik tasfiye ve siyasal baskıların da etkisiyle, bilimden ve bilimsel faaliyetlerden hızla uzaklaşmış, başta tamamen siyasallaşan kadro politikası olmak üzere, hemen her konuda iktidarın ve piyasanın ihtiyaçlarına göre hareket etmeye başlamıştır. Mevcut haliyle üniversitelerimizin bilim yuvası olmaktan hızla uzaklaştırıldığını, iktidarın arka bahçesine dönüştüğünü söylemek mümkündür. Üniversite denilince herkesin aklına artık polis postalları altında çiğnenen cübbeler ve üniversite kapısına vurulan kelepçe geliyor.

Üniversitelerde liyakat ve akademik yeterliliğin yerini siyasal kadrolaşma, yozlaşmış ilişkiler ve itaat kültürü alırken, eğitim ve bilim özgürlüğünün tamamen ortadan kaldırıldığı, üniversitelerin sıradan birer devlet kurumu haline getirildiği yeni bir sürece girilmiştir.

Akademik özgürlükleri ortadan kaldıran, ihraç ya da işten atma politikalarıyla üniversitelerin içini boşaltan uygulamaların arttığı bir dönemde bütün demokratik itiraz ve kitlesel karşı çıkışlara rağmen iktidarın arka bahçesi haline getirilmek istenmesi kabul edilemez.

Eğitimden beklenen amaçların gerçekleşmesi, eğitimde ve yükseköğretimde personel açıklarının kadrolu istihdamla kapatılması, eğitimin ve yükseköğretimin niteliğinin yükseltilmesi, fiziki altyapı ve donanım eksikliklerinin giderilmesi, akademik ve idari personel açıklarının giderilmesi, öğrencilerin barınma sorunu, akademik personelin kadro sorunu ve diğer temel sorunlar için mevcut anlayışının acilen değişmesi gerektiği açıktır.

İktidarın başından itibaren benimsediği piyasa merkezli eğitim ve yükseköğretim sistemi, yaşamın her düzeyinde rekabeti, hizmetin bedelini ödemeyi, üniversitelerin ‘şirket’, üniversite öğrencilerinin ‘müşteri’ haline getirilmesini hedefleyerek, toplumsal eşitsizliği daha da derinleştirmektedir.

Yapılması gereken, kamusal kaynakların yine kamusal bir hak olan eğitim için, özel çıkarlar değil, toplumsal çıkarlar gözetilerek değerlendirilmesi ve sadece eğitimde ve yükseköğretimde değil, bütün alanlarda kamu harcamalarının payının belirgin bir şekilde arttırılmasıdır.

Eğitim, hem mevcut üretim ilişkilerinin ve düzenin sürdürülmesi hem de iktidarın ideolojisinin hâkim kılınması için çok kritik bir önem taşıyor iktidar açısından. Bunun karşısında yapılması gereken en önemli şeylerden biri eğitimin her bireyin kendini gerçekleştirebileceği yetilerin geliştirmesine katkı sunacak, eşitliği, özgürlüğü, farklılıklarla bir arada barış içinde yaşamayı deneyimleyecek şekilde yeniden örgütlenmesinden de geçiyor. Sendikal mücadelenin temel politik hattı olarak işaret ettiğim laiklik ve kamusallık mücadelesi bu açıdan da çok önemli. Sermayenin çıkarı yerine kamusal faydayı, ortak yararı koyacak bir anlayışla bu ilkeler doğrultusunda mücadeleyi kazanabiliriz. Bu ülke tarihi, bunun dünyada da örnek alınan deneyimlerine sahip. İzlediğimiz yolu aydınlatan bu deneyimlerin ışığında bu ülkeyi aydınlığa kavuşturacak birikime sahibiz. Yeter ki mücadelemizi tüm bu ilkeler ışığında kararlıkla sürdürelim.