Devrimci Sendikal Dayanışma: “Sınıfın Yolunda Birleşik Kamu Emekçileri Hareketini Kurmak İçin YÜRÜYORUZ!”

Devrimci Sendikal Dayanışma: “Sınıfın Yolunda Birleşik Kamu Emekçileri Hareketini Kurmak İçin YÜRÜYORUZ!”

1565
PAYLAŞ

Emperyalist ülkeler soğuk savaş döneminden başlayarak Ortadoğu’yu siyasal İslamcı anlayışlarla teslim almaya çalıştı. Ortadoğu’yu Sünnileştirme politikaları doğrultusunda Müslüman Kardeşler geleneğinin bir parçası olarak iktidara gelen AKP, siyasal İslamcılığın ideolojik ve pratik yenilgisinin ortaya çıkardığı sonuçları yaşıyor. Salgınla beraber artan ekonomik kriz, artan işsizlik ve derinleşen yoksulluk, kontrol edilemeyen döviz kurları ve faiz, artan borç yükü rejimin rızaya dayalı yönetebilme zeminlerini ortadan kaldırıyor. Saray rejiminin geçici çözümlerinin iktidarın ömrünü uzatmaya yetmeyeceği, “acı reçete” hazırlığıyla ekonomik çöküşün faturasını emekçilere, yoksullara ve bütün halka çıkarma hazırlıkları yeni bir emekçi muhalefetinin ortaya çıkmasının objektif koşullarını yaratıyor. Varlığını küresel planda hissettiren bir salgının bütün dünyayı etkisi altına alması büyük bir krize yol açtı. Emperyalist-kapitalist sistemin merkez ülkelerinde kitlesel ölümlerin gündeme gelmesi, sağlık sisteminin çöküşe sürüklenmesi, üretimin ve buna bağlı olarak tüketimin yavaşlaması krizin derinleşmesine kaynaklık etti.

COVİD-19’un yarattığı sonuçlar 2008’den beri derin bir kriz içinde olan neo-liberal politikalar açısından tam bir iflas belgesi oldu. Uzunca bir süredir sarsılmaya başlamış olan “küreselleşme ideolojisi” salgınla beraber hemen hemen herkes tarafından sorgulanmaya başlandı. Geçmişte her şeyin sınırsız bir kâr amacına indirgenmesini savunan birçok kişi ve iktidar salgın karşısında kamulaştırma, devlet müdahalesi gibi lanetledikleri kavramları devreye sokmak zorunda kaldılar. Tarihin sonu teorileri bir kez daha tarihin tozlu raflarına kaldırılırken insanlığın geleceği ile kapitalizmin yağma ve talan düzeni arasındaki ilişki her düzeyde sorgulanmaya başlandı. AKP-MHP iktidar bloğunun inşa etmeye çalıştığı tek adam rejimi en özgün krizlerinden birini yaşıyor. Damat Albayrak’ın istifasıyla başlayan iktidar bloğundaki çatırdama, mafya-siyaset-sermaye arasında örgütlenmiş devlet yapılanması, Susurluk örneğinden daha ileri bir boyutta çürümenin olduğunu gösteriyor. Uluslararası boyutları da olduğu anlaşılan uyuşturucu trafiğinden, enerji nakline ve kara para aklamaya varan kirli ilişkiler üzerine kurulan siyasal İslamcı tek adam rejiminin çuvala sığmayan rezillikleri, iktidar bloğu içerisindeki çatışmayla gün yüzüne çıkmıştır. Derin devlet ve devlet ikilemiyle ele alınan geçmiş dönem yaklaşımı, devleti aklayan bir parametreye sahipken, devletin bu kirli ilişkilerin tam da merkezinde olduğu gerçeği toplumun önüne serildi. Siyasal İslamcı tek adam rejimi en yakın çekirdeğindeki kaynamaları dahi kontrol etmekte zorlanıyor.

Merkez Bankası rezervlerinde olması gereken 128 milyar doların buhar olması, ticaret bakanının kendine ait şirketten alım yaparak yolsuzluğun, ahlaki çürümenin ve rejimin iflas ettiğini gözler önüne seriyor. Her güç kaybetme eğilimi ortaya çıktığında müttefiklerini değiştirerek güven tazelemeye çalışan Saray rejimi son krizden çıkışını inandırıcı olmayan bir söylem ve görev değişiklikleriyle gidermeye çalışacak. Eskisi gibi inandırıcı olamayan iktidar, her geçen gün güç kaybetmeye, güç kaybettikçe baskı politikalarını devreye sokarak bu süreci aşma arayışı içerisinde olduğu salgınla mücadeleyi “tam güvenlikli politikaya” indirgeyerek her türlü demokratik muhalefeti bastırmaya, sindirmeye çalışmaktadır.

“TARİHİN SONU” SALGINDA TEKRAR ÖLÜM DÖŞEĞİNDE

Salgının ortaya koyduğu en çarpıcı sonuç sağlığın bir kâr alanı ilan edilerek özelleştirilmesinin ne denli insanlıktan uzak bir tutum olduğunun görülmesiydi. Bu, sadece hastanelerin sağlık hizmetini parayla ve kâr için vermesiyle sınırlı da değildi. Bir bütün olarak sağlık ve ilaç endüstrisinin işleyişi ve neo-liberalizm döneminde bu işleyişin yarattığı sistem, salgın karşısında son derece yetersiz kaldı. Gerekli tıbbi malzemelerin üretiminin (maske, solunum cihazı, korunma için gerekli giysiler vb.) kapitalizmin doğasına uygun biçimde kâr amaçlı üretilen malzemeler olması, üretimi kamu kaynaklarından sağlanan aşıların patentinin kaldırılmamış olması, yoksul ülkeler aleyhine sonuçlar doğurmuş, merkez kapitalist ülkeler aşıya ulaşırken, birçok yoksul ülke halen aşıya ulaşamamıştır. Küresel çapta etkisi olan ancak küresel çapta salgınla mücadele perspektifi olmayan, böyle bir krizde bile kâr etmeyi temel alan kapitalist düzen, önlenebilir ölümlerin sorumlusudur. Halk sağlığını gözeten kamucu bir sağlık sistemi yerine, insanların hasta olmasını yeğleyen ve sadece kendi kârlarını gözeten bir sağlık ve ilaç endüstrisinin varlığı bu süreçte bütünüyle çaresiz kaldı. Yıllardır özelleştirmenin faziletinden bahsedenler İspanya örneğinde olduğu gibi hastanelerin ve sağlık sisteminin kamulaştırılmasından söz eder oldular.

En yıkıcı sonuçların Batı’nın gelişmiş ülkelerinde yaşanmış olmasının bir diğer nedeni de emperyalist merkezlerde iktidarlarını sürdüren liderlerin pandemi karşısında takındıkları tutum oldu. Tekelci emperyalist sitemin kârlarını insan hayatından çok daha önemli gören bakış açısı ilk günlerde salgının küçümsenmesine ve tedbirlerin geç alınmasına yol açtı. Sonuç olarak salgın yaygınlaştı, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere bütün dünyada milyonlarca vaka ve ölüm, son derece trajik bir durumu ortaya çıkarttı.

Diğer önemli bir nokta da sosyal güvenlik sisteminin öneminin açığa çıkmasıydı. Hastalık zengin fakir ayırmıyor zırvasının sınıf ayrımlarının ortadan kalktığı yalanlarının hükmü pandemiyle beraber sona erdi. Yaygın ölümlerin toplumun yoksul kesimlerinde gerçekleşmesi bir politik tercihti. Hayatını kazanmak ve çalışmak zorunda kalanlar için toplu taşıma araçlarına binmek, fabrikalarda yan yana çalışmak kaçınılmaz olduğundan ölüm en çok emekçi sınıfları vurdu. Yeterli barınma ve beslenme koşullarına sahip olmayan, sağlık hizmetlerine ulaşacak maddi imkânları bulunmayan yoksul kesimler salgından en çok etkilenen toplum kesimleri oldu. Kapitalizmin çarklarının dönebilmesi için sağlıksız koşullarda çalışmak zorunda bırakılanlar virüsün insafına terk edildi, tedbirler sermaye için devreye sokulurken, emeğiyle geçinenler tam kapanma dönemleri dahil çalışmaya mecbur bırakıldı. Salgından en etkili korunma yöntemi olan insan hareketliliğini en aza indirme çağrısı “evde kalmak” yoksul emekçi kesimler için imkânsız hale geldi. Tedbiri alması gereken yetkililer içine düşmüş oldukları ekonomik açmaz nedeniyle tembih ve tavsiyeyle süreci yönetmeye çalıştılar. Üstelik kârlarına kâr katan sermaye sahipleri yaygın işten çıkartmalarla insanları açlığa terk etti.

POST-MODERN ANLATILARIN ÇÖKÜŞÜ VE SINIF GERÇEĞİ COVİD-19

Ekonomik kriz ve salgın ilk önce işçi sınıfının en alt tabakasını oluşturan göçmen, kadın ve çocuk işçiler üzerinde etkili oldu. Kapitalizm kâr elde etmek için birer “modern köle”ye dönüştürdüğü bu kesimleri neredeyse ölüme terk ederek fabrikalarda çalışmaya, kuryelik, taşımacılık vb. alanlarda ve son derece sağlıksız koşullarda işlerini yapmaya mecbur bıraktı.

Bu dönemin bir diğer özelliği evden çalışmanın yaygınlaşmasıydı. Çalışma saatlerinin keyfiliği yüzünden zaman zaman çok daha fazla sömürünün ortaya çıktığı bu ev işçiliği özellikle kafa emeğiyle geçinen kesimler açısından yeni bir üretim süreci ortaya çıkarttı. Kapitalizmin geleceğinde teknolojinin getirdiği üretimin yapısındaki bu farklılıkların örnekleri ezilen sınıfların giderek toplumun çok geniş kesimlerini kapsadığını ortaya koydu.

Emekçilerin bu gerçeklikleri üretim süreçlerindeki konumları neo-liberalizm döneminde kimlikler üzerine kurulmuş, çok kültürlülük temelinde gündeme gelen post-modern siyaset anlayışının da pandemi gerçeğine çarpmasını getirdi. Devrimci siyasetlerin yıllardır dile getirdikleri sınıf gerçeği bu süreçte bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarken yeni bir siyaset anlayışının da temellerinin kurulmasına kapı araladı. Bütün ezilenlerin ortak çıkarının kapitalist  sisteme ve onun en vahşi biçimlerinden biri olan neo-liberalizme karşı mücadele etmekten geçtiği açığa çıktı.

Salgının ortaya çıkarttığı bir diğer gerçekse neo-liberallerin ısrarla savundukları küçültülmüş güvenlik devleti tezlerinin de iflasa uğramasıydı. Yıllardır devletin küçültülmesi ve kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi tezlerinin büyük bir yanılgı olduğu tüm çıplaklığıyla görüldü. Piyasaya bırakılacak hiçbir kamusal hizmetin olmadığı kâr amacı gütmekle toplumsal çıkar amacının bağdaşmadığı halk kitleleri tarafından anlaşıldı.COVİD-19’un dünya planında yarattığı etkiler birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak!” kalıbı içinde birbirinden son derece farklı düşünceler ifade edilmeye başlandı. Salgın hastalığın önlenebilmesi için disiplinli otoriter bir devlet yapısının gerekliliğinden demokrasilerin iflasını ilan eden düşüncelere kadar uzanan analizler ileri sürüldü.

Benzer bir biçimde COVİD-19 sonrası dünya düzeninin küreselleşmenin krizi karşısında içe kapanmış, ulusal hatta yabancı düşmanı devletlerin etkisinin artacağı çeşitli çevreler tarafından ifade edildi. Aslında bu tür eğilimler 2008 finans krizinden bugüne birçok kapitalist ülkede uç vermiş; Trump, Boris Johnson, Urban vb.’nin seçim zaferleri sonrasında uygulamaya konmuş durumdaydı.

ÜCRETLİ İŞ VE ÜCRETSİZ EMEK KISKACINDA PANDEMİDE KADIN OLMAK

Erkek-kadın ikiliği tarihin en eski ezen-ezilen, yöneten-yönetilen ilişkisidir. Üretim biçimleri ve bunların yarattığı mülkiyet rejimleri değişse de kadın bedenine, emeğine ve kimliğine yönelik yaklaşım değişmemiş, tahakküm biçimleri çeşitlenmiş ve derinleşmiştir. Yüzyıllardır süregelen patriyarka, kapitalist üretim ilişkilerinin ortaya çıkmasından itibaren kapitalizmle uyum ve işbirliği içinde olmuştur. Kadınlar tarihin hemen her döneminde akıl dışı, duygusal, güçsüz varlıklar olarak tanımlanmış, daha çok hane içinde yeniden üretim rollerine hapsedilmiş, siyasal alanda söz, yetki, karar sahibi olmaları, eğitim almaları, felsefe ve sanatla uğraşmaları engellenmek istenmiştir.

Kapitalizmin bir dünya sistemi olarak ortaya çıkmasından itibaren ücretli işlerde erkeklerden daha düşük ücretlerle ve haklardan yoksun bir biçimde daha fazla sömürüye maruz kalmışlardır. Kadınlar ucuz ve yedek iş gücü olarak görülmüş, daha çok geleneksel toplumsal cinsiyet rollerine uygun işlerde kadın emeği yoğunlaşmıştır. Hane içi işler ve bakım yükü de kadınların sırtına yüklenmeye devam edilmiştir. Kapitalizmin tüm toplumsal görünümleriyle birlikte sürekli yeniden üretilmesi için biyolojik olarak nüfusun, emeğin (işgücünün) ve toplumun yeniden üretilmesi son derece önemlidir. Yeniden üretim rollerinin kadına özgü bir iş olarak görülmesiyle sermaye ve devlet için yeniden üretim maliyetlerinden kaçınmak, kadının emeğini değersizleştirip görünmez kılarak mümkün olmuştur. 2020 yılında tüm dünyayı saran ve milyonlarca insanın ölümüne yol açan pandemi, bu emeğin yaşamsal değerini sarih bir şekilde ortaya koymuştur. Küresel çapta ücretli bakım işlerinin üçte ikisi, ücretsiz bakım işlerinin ise dörtte üçü kadınların omuzlarındadır. Oxfam’ın Ocak 2021’de yayımlanan Time to Care raporunda değersizleştirilen ve karşılıksız bırakılan bu emeğin yıllık en az 10,8 trilyon dolara tekabül ettiği ve bunun da küresel teknoloji endüstrisinin boyutlarının üç katı olduğuna dikkat çekilmektedir. Neo-liberal kapitalizmin sermaye birikimi ve kârlılık için kadın emeğinin değersizleştirilmesinin taşıdığı işlev aslen çok açıktır. Ücretli emek alanı da kadınların hem geleneksel toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirecek hem de bakım yükünü devletler ve sermaye için “sıfırlayarak” kadınların sırtına yükleyecek biçimde düzenlenmektedir. İş ve aile yaşamının uyumlulaştırılması adı altında karşımıza çıkan bu politikalar, kısmi süreli, yarı zamanlı, uzaktan, tele çalışma, çağrı üzerine çalışma gibi birçok atipik istihdam biçimiyle kadınların hem ucuz iş gücü olacağı hem de maliyetsiz bir şekilde bakım yükünü taşımak zorunda kalacağı şekilde düzenlenmekte, kadınlara yönelik istihdam politikaları sermaye birikiminin sürekliliğinin ve kârlılığın sağlanması için kritik bir yer tutmaktadır.

Patriyarka ve kapitalizm işbirliğine ülkemizde ve coğrafyamızda siyasal İslamcı ideoloji de eklemlenmiş, kadın emeği, bedeni ve kimliği üzerindeki tahakkümün sürekli yeniden üretilmesi için dinin siyasallaştırılması ve toplumsal olanın belirleyeni haline gelmesi çok kritik bir işlev görmüştür. Ekonomik kriz, işsizlik, yoksulluk pandemiyle birlikte derinleşmiş, kadınlar haneye ek gelir getirmek için çok kötü şartlarda, düşük ücretlerle ve kayıt dışı işlerde çalışmak zorunda bırakılmış, kadının her şeyin ucuzunu bulma, evde kendisi yapma, hijyen sağlama, beslenme gibi sorumluluklar nedeniyle iş yükü artarken ekonomik, psikolojik, cinsel ve fiziksel şiddet de artmıştır.

Kadının bedeni, emeği ve kimliği üzerindeki tahakküm kapitalizmle ortaya çıkmamıştır, tarihi kapitalizmden çok daha eskidir. Kapitalizm gelenekselleşmiş toplumsal cinsiyet rollerinden ve cinsiyetçi kültürden sermaye birikimi ve kârlılık için faydalanmıştır. Neo-liberalizm ise hayatın her alanına yayılan özelleştirme politikalarıyla hem sınıfsal eşitsizlikleri hem de toplumsal cinsiyet eşitsizliğini derinleştirerek yeniden şekillendirmiştir. Kadınlar üzerindeki tahakküm, üretim biçiminden, onun yarattığı mülkiyet rejiminden ve toplumun kılcal damarlarına kadar yayılan ilişki biçimlerinden ayrı ele alınamaz.

AKP dönemi, kadın emeğinin değersizleştirildiği, patriyarkanın, cinsiyetçi kültürün üzerine kapitalizmin dinle kurduğu kutsal ittifakın belirlediği, kadına yönelik tahakküm biçimlerinin çeşitlendiği ve derinleştiği bir dönem olarak süregelmektedir. Ücretli işçi ve emeğin yeniden üretiminin ücretsiz işçileri olarak kadınlar erkek egemenliğine, sermayenin saldırısına maruz kalmaktadır. Bireycileştirilmiş, depolitize edilmiş, sadece kültür-kimlik taleplerine indirgenmiş, böylelikle diğer ekonomik ve politik sorunlarla bağı koparılmış, üretim biçimiyle olan ilişkisinin üzeri örtülmüş bir “cinsiyet adaleti” politikasıyla feminizmin kapitalizm karşıtlığı düzen içinde soğurulmak istenmektedir. Bugün, feminist taleplerle emek hareketini bütünleştirip düzen karşıtlığını, anti-kapitalizm vurgusunu öne çıkaran bir mücadele hattına ihtiyaç vardır. Patriyarka-kapitalizm-siyasallaşan din ittifakına karşı feminizm, sosyalizm, laiklik ve kamusallık politik mücadelenin temeli olmalıdır.

Bununla birlikte sol, sosyalist yapıların, sendikaların da patriyarkadan, erkek egemen zihniyetten azade olmadığı, özellikle ülkemizde AKP döneminde derinleşen toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, şiddet ve eril söylemin etkisiyle kadın kazanımlarında, eşit temsiliyet konusunda ve kadınların kendileriyle ilgili sorunları tartışıp kendi haklarındaki kararların öznesi olması hususunda bir geriye gidişin olduğu aşikârdır. Nasıl ki feminizm kültür-kimlik taleplerine indirgenmemeli ve kapitalizm karşıtı olmalıysa sosyalizm mücadelesi veren örgütlü yapıların da feminizmi içselleştirmesi, toplumsal cinsiyet eşitliğini hayata geçirecek pozitif düzenlemeler yapması, kadını kendi bağımsız varoluşu ile tanıması da bir zorunluktur.

TEK ADAM REJİMİ

2017 yılında gerçekleştirilen Anayasa Referandumuyla kabul edilen ve 2018 yılı Haziran ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sitemi devletin tüm yapısını ve işleyişini “parti devleti” anlayışı doğrultusunda yeniden biçimlendiriyor. Bu yeni rejimle birlikte Cumhuriyetle özdeşleşmiş kurumsal mekanizmaların yanı sıra “eşitlik, liyakat, tarafsızlık” gibi yönetim ilkeleri de artık devlet idaresiyle birlikte anılamaz hale geldi.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında patlak veren ve etkileri hâlâ devam eden ekonomik kriz enflasyondan işsizliğe, yoksullaşmadan ekonomik durgunluğa kadar hayatlarımızı her alanda kâbusa çevirdi. Yaşadığımız ekonomik çöküşün boyutlarını devlet kurumlarının şaibeli rakamları bile gizleyemez hale geldi. Şehir meydanlarında kurulan, temel gıda maddelerinin belediyeler tarafından satıldığı “tanzim çadırları” yaşadığımız krizin simgesi olarak kayıtlara geçti.

Türkiye ekonomisi uzun yıllardan bu yana dışa bağımlı bir yapıdadır. Üretim yerine dış kaynaklara dayalı ülke ekonomisi, sıcak para akışının kesildiği her durumda büyük krizlerle karşı karşıya gelmektedir. Yaşadığımız her kriz, halkımızın ve ülkemizin birikimlerinin yok olmasıyla sonuçlanmaktadır.

İktidar dönemi boyunca merkez kapitalist ülkelerdeki parasal genişleme politikalarının yarattığı düşük kur ve düşük faiz olanaklarını sanayileşme, teknolojik gelişme ve üretimin artırılması yerine verimsiz inşaat projelerine aktaran AKP’nin yanlış ekonomi politikaları ülkeyi krize sürüklemiştir. Dış kaynaklı sıcak para akışına dayalı ekonominin sürdürülemez hale gelmesiyle yükselen kurlar, sadece halkın alım gücünü düşürmekle kalmamış, geniş çaplı bir işsizleşme ve yoksullaşma yaşanmasına neden olmuştur. Şaibeli enflasyon rakamlarına dayalı toplu sözleşme zamları nedeniyle kamu emekçileri tarihin en büyük reel ücret kayıplarıyla yüz yüze kalmıştır.

Yaşanan derin ekonomik kriz, uzun yıllardır büyük borçlar altında hayatını sürdürmek zorunda kalan geniş toplum kesimlerini derin bir çaresizliğe sürüklemiştir. Geçim sıkıntısı nedeniyle ülke tarihimizde eşine az rastlanan aile intiharlarının yaşanması içinden geçtiğimiz krizin toplumsal boyutunu gözler önüne sermektedir.

Mevcut haliyle ülkemizdeki tek adam rejimi, 19 yıllık AKP iktidarının başarı hikâyesi değil, yönetim krizinin ürünü ve göstergesidir. 19 yıldır uyguladığı politikalarla ekonomiden siyasete, toplumsal yaşamdan uluslararası ilişkilere kadar her alanda derin krizler yaratan AKP iktidarının, normal koşullar altında ülkeyi yönetme imkânı kalmamıştır. AKP’nin kendi iktidarını koruyabilmek için dayattığı tek adam rejimi, baskı ve zora dayalı tüm rejimler gibi bir tür kriz rejimidir.

Parlamento’nun etkisizleştirilerek halk iradesinin görmezden gelinmesi, görece var olan güçler ayrılığının tamamen tasfiyesiyle denge-fren mekanizmalarının ortadan kaldırılmasıyla beraber “hukukun üstünlüğü” anlayışının bitirilmesi, mevcut rejimi sürdürülemez kılmaktadır. Rejimin istikrarsızlığı, AKP’yi ülke içinde ve dışında daha saldırgan politikalar izlemeye itmektedir. Bir yandan polis şiddeti ve yeni rejimle beraber tamamen yok edilen hukuk sistemi, toplumsal muhalefet baskı altına alınırken, diğer yandan da dışlayıcı-kamplaştırıcı politikalarla toplum kamplaştırılmaktadır.

AKP’nin politik hareket alanını genişletmek, parti içinde yaşanan ayrışmaları dizginlemek, kendi tabanı dışındaki toplumsal kesimlerle kopan ilişkilerini yeniden tahkim etmek için “Kürt Sorunu” konusunda izlediği politika, toplumsal barışı ve bir arada yaşam iradesini derinden sarsmaktadır. Seçimler sırasında kullanılan “beka” söylemi, HDP’yi ve seçmenlerini hedef alan terör suçlaması, HDP’li belediyelere kayyum atanması ve nihayet seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması, Kürt Sorununu çözümsüzlüğe sürüklemekte, Kürt ulusal hareketindeki kimi unsurları Ortadoğu’da bitmeyen emperyalist müdahale zeminlerinin parçası haline getirmektedir.

AKP’nin Kürt sorunundaki bu dışlayıcı ve saldırgan tutumu önce Suriye politikalarının, burada kurduğu bağlantılar yoluyla da tüm dışa politikanın belirleyicisi oldu. AKP’nin iç politik ihtiyaçlarının ürünü olarak gerçekleştirilen sınır dışı operasyonlar, bölgedeki istikrarsızlığın bir diğer dinamiği haline gelmiştir. AKP iktidarının Ortadoğu’da politik etkinliğini artırabilmek için yürüttüğü askeri operasyonlar, dış politikada yalnızlaşmaya, bölgesel istikrarsızlığa ve hepsinden önemlisi, ülkemizin çatışma tehdidiyle bir arada yaşama zeminlerinin ortadan neden olmaktadır.

KAMU EMEKÇİLERİNİN DURUMU VE KESK

KESK kamu emekçilerinin hak ve özgürlükler mücadelesinde yandaş, devlet güdümlü sendikalar da dahil bütün toplumsal hareketleri etkileyen itici bir güç olarak kendini inşa etti. Memur zihniyetini yıkarak emekçi kimliğini sınıfsallaştırdı. Kamu emekçilerinin kurtuluşunu geniş emekçi kesimlerinin kurtuluşuyla bir tuttu. Kuşkusuz bu yaklaşım tarihinden aldığı mücadele mirasıyla birlikte dönemsel koşullara göre kendini yenileme arayışının da iradesini gösterebilmesinden gelmekteydi. KESK; Türkiye sendikal tarihinde ezberlerin, hazır cevapların, basmakalıp çözümlerin değil, demokratik tartışma ortamı içinde “arayış hareketi” olarak kuruldu.

1990’lı yıllara damgasını vuran ve köklü bir mücadele birikiminin üzerine yükselen kamu emekçileri, talepleri kamu emekçilerinin somut sorunları üzerinden şekillenen, sınıf temelinde örgütlenmiş bir hak alma hareketidir. 657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun sınırlarını çizdiği, güvenceli bir istihdam biçimi olarak görülen, statülerini riske atarak, bir sınıfsal uyanış biçiminde, örgütlenme, grevli toplu iş sözleşmesi hakkını ısrarla talep eden kamu emekçilerinin bu mücadelesi aynı zamanda toplumsal muhalefet açısından da bir soluk alma alanı olmuştur. Bu dönemde işyerlerine dayalı dinamik bir yapı üzerine kurulan, kadrosal zenginliğiyle güçlü bir sınıf örgütü konumunda olan, işçi sınıfının diğer örgütlü kesimleriyle güçlü bağlara sahip olan KESK, 2000’li yıllarda AKP eliyle hızla uygulama alanı bulan özelleştirme, yerelleştirme ve kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması gündemine karşı gelememiş tersine bir çözülme sürecine girmiştir. Bunun bir takım temel nedenleri bulunmaktadır.

Birincisi özelleştirme, yerelleştirme ve kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması meselesinin, iktidar tarafından demokratikleşme, AB’ye uyum süreci ve zaman zaman Kürt meselesinin çözümüyle birlikte ele alınmasıdır. Demokrasi-piyasa ikileminde kimliksel ve kültürel meselelerin çözümüne odaklanılırken, piyasanın hâkimiyet alanının kamu hizmetleri alanına doğru gelişiminin tahrip edici etkilerinin ikinci plana itilmesine yol açmıştır.Bu durum Kürt sorunu ve laiklik başta olmak üzere siyasal alanda yaşanan süreçlere sınıf perspektiften bakmadan söylemini siyasal indirgemeci yaklaşımla ele alması, sınıfın politik dilinin inşası konusunda yaşanan tereddütlü yaklaşımlar, sorunları giderek derinleşen kamu emekçilerinden uzaklaşmaya, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasına, özelleştirmelere karşı direncini yitirmeye ve iç tartışmalara dönmesine neden olmuştur. Hiç şüphe yok ki bu sorunlar üzerinden toplumda yaşanan çalkantılar bu süreçte KESK’i ve bağlı sendikalarını olumsuz etkilemiştir. Sendikalar 4688 sayılı yasanın sağladığı olanakların da etkisiyle üyelerinden uzaklaşmaya başladıkça idare baskısı altında kalan üyelerini yitirmeye, merkez ilçelerdeki kurumlara sıkışmaya başlamıştır. Bu durum KESK ve bağlı sendikaları, üyelerinin ortak çıkarını ve birliğini örgütlemek yerine tabandan kopuk, siyasal grupların etkinliği üzerinden şekillenen bir yapıya dönüşmüştür.

İkinci ve en önemli meselelerden biriyse kamu hizmetlerinin giderek artan oranda kamu emekçileri eliyle değil, şirket işçileri adı verilen ve hizmet alımı yoluyla taşeron firmalar tarafından gerçekleştirilmeye başlanması ve güvencesiz çalışma biçiminin yaygınlaşmasıdır. Taşeron-Kadrolu karşıtlığı AKP iktidarının da üzerinde oynadığı, işyerlerinde aynı çatı altında çalışan ve kimisi aynı işi yapan çalışanları birbirinden ayrıştırma stratejisi olmuştur. “Şirket İşçileri” ile kamu emekçilerinin arasındaki mesafe sadece sınıf içi bir ayrışma değil, aynı zamanda siyasal ve kültürel bir karşıtlıktır. Bu durum solun 12 Eylül ile birlikte bağlarını giderek yitirmeye başladığı yoksul emekçi mahalleriyle kurduğu bağın kopması ve buraların siyasal olarak sağın ve özellikle siyasal İslam’ın hegemonyasına terk edilmesiyle ilgili bir meseledir. Sınıfsal temelde ortak bir bizin örgütlenememesi aradaki ayrımın derinleşmesine neden olmuş, ortak örgütlenme çabaları kimi mevzuat kimi sendikal perspektifle ilgili yaklaşımlar nedeniyle gerçekleşmemiş, siyasal alanda örgütlenen bölünme, bu süreci zorlaştıran bir etmen olmuştur.

Üçüncüsü emekçilerin borçlandırılma yoluyla sisteme dahil edilmesi ve kamu hizmetlerinin piyasalaştırılmasının yarattığı kimi olanakların (döner sermayeler, etüt faaliyetleri vb.) tüketim imkânlarını arttırması ve bunun kamu emekçilerinin sınıfsal kimliklerini ve bilinçlerini olumsuz etkilemeye başlamasıdır. Bu durum sınıfsal reflekslerin yitirilmesine neden olmuştur.

Yaşanan rejim değişikliği, kamu yönetimi anlayışını baştan aşağı değiştirdiği gibi, kamu kurumlarının işleyişini ve kamu emekçilerinin çalışma koşullarını da derinden etkiledi. Tek adam rejiminin zeminini hazırlayan OHAL dönemindeki keyfi ve hukuksuz uygulamalar, kamuda yaşanan bu dönüşümün etkilerini ve sonuçlarını daha da ağırlaştırdı. OHAL kaldırılmadan önce çıkartılan yasayla kamudan ihraç yetkisinin kurumlara devredilmesi, Olağanüstü Hal Rejiminin kamu kurumlarında etkisini sürekli hale getirdi.

“Liyakat” anlayışı yerine dayatılan “sadakat”, “kamu çıkarı” anlayışı yerine getirilen “parti yararı” kamu kurumlarında hızlı bir dejenerasyon yarattı. Kuruluşundan beri iktidar partisinin kolları gibi örgütlenen yandaş sendikaların etkinliği sınır tanımaz hale geldi. İktidar partisine bağlılığın kıstası olarak görülen yandaş sendika üyeliği, kamuda yükselmenin, mevki-makam sahibi olmanın da şartı haline geldi. Her düzeyde artan ihbarcılık ve fişlemelerin ürünü olan ceza ve soruşturmalarla, kamu emekçileri üzerindeki baskı dayanılmaz boyutlara ulaştı.

Tek adam rejimine ve onun uygulamalarına karşı çıkan tüm toplumsal kesimlerin kriminalize edildiği, farklı fikirlerin şiddetle sindirildiği, hukukun yurttaşlar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanıldığı bu dönemde en fazla hedef alınan kurumlardan biri de KESK oldu. Siyasal iktidarın ölçüsüz baskı ve şiddeti, en temel sendikal ve demokratik haklarımızı bile kullanılamaz hale getirirken üyelerimizin sendikayla olan bağını ve ilişkisini de zedeledi.

Koşulları giderek ağırlaşan bu baskı döneminde KESK’e üye sendikalar örgütsel yapılarını koruyup geliştirmek konusunda başarılı olamadı. Her dönem iktidarların hedefinde olan kamu emekçileri sendikal hareketi, OHAL dönemine emek hareketine yön verecek kabiliyetini yitirdi. İktidarın hedefi haline getiren bir örgüt kriminalize etme hamlelerine cevap üretemedi. Her geçen gün artan istifalar ve emeklilikler nedeniyle pek çok işkolunda, yaygın işyeri çalışması yürütecek kadro sıkıntısı ortaya çıktı. Mevcut üyelerin sendikal eylem ve etkinliklere katılımı en alt düzeye indi.

Geçtiğimiz dönem içerisinde KESK ve bağlı sendikalar açısından en verimli dönem, krize karşı yürütülen kampanya sürecinde işyerlerinde yapılan çalışmalar oldu. Bölge mitinglerine katılımın sınırlı olmasına rağmen, işyeri faaliyetlerine gösterilen ilginin yüksekliği, işyerlerini merkeze alan emek eksenli çalışmalarda ısrarcı olunmasını bir kez daha hatırlattı.

Pandemi süreci boyunca KESK’e bağlı sendikaların kamu emekçilerinin sağlığını ve haklarını korumak için gösterdiği gayret işyerlerinde, kamu emekçileri arasında ve toplumun geniş kesimlerinde olumlu karşılık buldu. Bu süreçte ayrıca, geçmişten bu yana savunduğumuz kamucu değerlerin ve politikaların öneminin açığa çıkması da sendikalarımızı politik ve söylemsel olarak güçlendirmiştir. Ne yazık ki gerek iktidar baskısı gerekse salgından kaynaklanan fiziksel mesafelenmeler şimdiye kadar bu gayretin örgütsel bir ivme yaratmasına engel olmuştur. Bununla birlikte bu politik hat ve mücadele çizgisi üzerinden ısrarcı olmanın sendikal mücadelede yeni imkanlar yaratacağının emareleri ortaya çıkmıştır.

***

OHAL koşullarında ve KHK ile ihraç tehdidiyle karşı karşıya kalan kamu emekçileri 2017-2020 döneminde işyeri örgütlülüğünü esas alan, kamu emekçisinin iradesini ve eylemini ortaya çıkarmaya çalışan, kamuoyunun vicdanına seslenip en geniş toplumsal muhalefeti örgütlemeye çalışan bir çizgi izlemeye çalıştı. OHAL ve KHK ihraçlarına karşı bölge mitingleri, Eğitim Sen’in 23 Kasım 2019 Ankara mitingi, yine KESK’in bütçeye ilişkin bölge mitingleri, katılımlarından bağımsız geniş kamu emekçileriyle yüz yüze gelme, kadroların hareketlenmesi, örgütsel faaliyetin işyerine dayanması gibi nedenlerle geleceğe yönelik umut veren çalışmalar olarak kayda geçti. 23 Kasım Ankara Mitingi, 10 Ekim Katliamının politik-psikolojik etkilerinden sıyrılmak adına önemli ve tarihsel bir adım oldu. Bu miting aynı zamanda Ankara Valiliği’nin son üç yılda Ankara sokaklarını emekçilere kapatmasına karşı demokratik alanın genişletilmesi açısından da önemli bir hamle olarak görülmelidir.

Gelişen hak kayıpları ve kamudaki dönüşüm karşısında “tutum açıklama” rutininin dışına çıkmayı, kamu emekçilerini sürecin öznesi kılmayı ve örgütsel yabancılaşmayı ortadan kaldırmayı hedefleyen bir mücadele tarzını hayata geçirmek KESK’in yeni döneminin tek yoludur. AKP-MHP bloğunun bütün baskı, sindirme ve tasfiye politikalarına karşı kamu emekçileri nezdinde KESK’in meşruiyetinin varlığını koruyup geliştirebilmesi, genel kurulları aşan yeni bir devrimci anlayışla mümkündür. Sendikal mücadelenin bir şey kazandıracağına inanmayan, sendikaların birbirine benzediğini düşünen yüz binlerce kamu emekçisinin yerleşik yargısını kırmadan önümüzdeki dönemin ihtiyacı olan mücadeleyi örgütlemek imkânsızdır. Sendikal dinamiklerin enerjilerini birleştirerek, kolektif aklımızı inşa ederek, ortak mücadele zeminlerimizi güçlendirerek, örgütsel mutabakat anlayışını kitle mutabakatını oluşturmak için kolaylaştırıcı bir yöntem olarak görerek atılacak her adımın devrimci bir potansiyel taşıdığını unutmamalıyız. Cesaret, kolektif akıl ve kararlılıkla atılacak her adım otoriterizmi, piyasacılığı ve gericiliği geriletecek; emek ve demokrasi mücadelesini büyütecektir.

ESKİ ALIŞKANLIKLARA SON

Salgın dönemi öncesinde çok açık biçimde görüldü ki sendikal mücadelenin emekçilerin güncel sorunları üzerinden yeniden üretilemiyor olması, KESK ve üye sendikalarının gündeminin yönetimlerde bulunan grupların politik ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmesine neden olmuştur. Yönetimlerdeki grupların politik ihtiyaçları ve mutabakatları doğrultusunda alınan her karar, üyelerle sendikalar arasındaki mesafeyi büyütmekte, bağı zayıflatmaktadır. KESK’in mevcut işleyişi, bu kısır döngüyü ve yabancılaşmayı aşacak bir anlayışın gelişmesine imkân vermemektedir.

Kimi siyasi sendikal anlayışların politik ve konjonktürel önceliklerine dayalı sendikal gündemler ve emekçilerin sınıfsal çıkarlarını kimlik-kültür sorunlarının arkasına koyan sendikal mücadele anlayışı KESK ve bağlı sendikalarının kendi dinamikleri üzerinde gelişimine engel olmaktadır. Yönetimlerde bulunan kimi anlayışların bu anlayışın parçası ve destekçisi olması nedeniyle KESK ve bağlı sendikalarımızdaki yürütme süreçleri kısır döngü içine sürüklenmektedir.

Daha önce defalarca dile getirdiğimiz gibi KESK’in önündeki bu en büyük handikabın üstesinden gelmenin yolu, emek ve sermaye çelişkisini esas alan “sınıf ve kitle sendikacılığı” anlayışı KESK ve bağlı sendikalarında egemen kılmaktır.

İçinden geçtiğimiz kriz dönemi her geçen gün kamu emekçilerinin reel gelirlerinin düşmesine, yaşam koşullarının kötüleşmesine neden olmaktadır. Yandaş sendika ile iktidar arasında danışıklı sürdürülen mevcut toplu sözleşme düzeni, kamu emekçilerinin hak ve çıkarlarının korumaktan uzaktır. KESK’in, kamu emekçileri nezdinde bile inandırıcılığı kalmayan bu toplu sözleşme düzeneğini parçalayacak bir politik hat geliştirememiş ve fiili-meşru mücadele çizgisi yaratamamış olması en büyük handikaplarından biridir.

Bugün geldiğimiz noktada görülmektedir ki, bir önceki genel kurullar süreci öncesinde yayımladığımız broşürümüzde KESK ve sendikal mücadeleye ilişkin değerlendirmeler büyük oranda geçerliliğini korumaktadır. “KESK’in karar alma süreçlerindeki ağırlık merkezinin iş yerlerinden, sendika merkezlerine doğru değişmiş olması nedeniyle yaşanan yabancılaşma”, “kuruluş yıllarındaki Genel Kurullarda çoğulcu bir demokratik yönetim sağlamak için kullanışlı görülen siyasal mutabakat mekanizmasının aradan geçen zaman içerisinde dejenere olarak bir tür siyasal dayatma haline dönüşmesi”, “aynı işyerinde farklı statülerde istihdam edilen tüm çalışanların ortak örgütlenmesinin sağlanamaması”, “işyeri meclislerine dayalı doğrudan katılımı esas alan bir temsil sistemi ve her aşamada yaygın meclis ve meclis kararlarını esas alan bir yönetim anlayışının yaratılamaması” gibi bugüne kadar çözülememiş sorunlar önümüzde durmaya devam etmektedir. Bu sorunların çözümü için attığımız adımlar sonuçsuz kalmış, bu durumu değiştirecek iradenin gelişememesi biz dahil, tüm bileşenlerin sorumluluğundadır.

SINIF MÜCADELESİNİN OLMAZSA OLMAZLARI: KAMUSALLIK VE LAİKLİK

Pandemi eğitim ve sağlık gibi temel kamusal hizmetlerin piyasaya açılmasının yıkıcı etkilerini iyice görünür kılarken yeniden üretim emeğinin, kadınların istihdama katılımındaki en büyük engeller olan bakım yükünün kamu eliyle karşılanmasının ne kadar hayati olduğunu da gösterdi. Kamulaştırma, kamusal hizmetlerin kamu yararına, kamu eliyle verilmesi, herkes tarafından ulaşılabilir, ücretsiz, eşit, bilimsel, nitelikli ve anadilinde sunulması bugün en önemli taleplerden biridir. Kamulaştırmayı, kamusallık talebini liberal bakış açısıyla örtüşür şekilde devletin rolünü genişleteceği, baskıcı karakterini artacağı gerekçeleriyle reddetmek, kamu denilince her yerde devleti anlamak bir yanılgıdır. Kamusallık talebi; eşit yurttaş olma, toplumsal ihtiyaçların belirlenmesi, karşılanması, kaynağının eşit ve adil şekilde yaratılması, eşit ve adil dağıtılması, -sosyalist açıdan gerçekte toplumsal mülkiyete götürecek bir biçim olarak kamusal mülkiyetin savunulması- kapitalizmin yarattığı her tür tahakküm alanına karşı mücadeleden ayrı düşünülemez. Kamu devletle bir ve özdeş değildir; onu aşan, ortak toplumsal bağlama, ortak yarara, bu eksende oluşan idari örgütlenmelere ve ortak mülkiyete karşılık gelen bir ilişkisellik olarak kavranmalıdır. Kamusallık talebi görünmeyen, yok sayılan yeniden üretim emeğinin politikleştirilmesi, örgütlenmesi açısından da büyük önem taşır.

Giderek artan özelleştirme, piyasalaştırma ve ona eşlik eden dinselleşme karşısında kapitalizmin özünde yer alan mülkiyet ilişkileri sorgulanmadan sadece bölüşüm adaletine odaklanmak yeterli değildir. Bu alanda kazanım elde edilmesi ve buna yönelik talepler geliştirilmesi kuşkusuz önemlidir. Ancak kamusallık talebi, üretim ilişkilerinin yarattığı kamusallık (kendi çıkarını toplumun genelinin çıkarı olarak sunan, homojen, tek tipleştirici biçim) ve mülkiyet biçimlerine doğrudan bir müdahaledir. AKP’nin kamulaştırma adı altında köylülerin geçimlik toprağına sermaye adına el koyması kavramların anlamları üzerinde süren ideolojik bir mücadele olduğu gibi bu talebin altını boşaltmanın da bir yoludur. Kamuyu devlete indirgeyerek bu talepleri görmezden gelmek, kamunun burjuva niteliğinin yeniden üretilmesine yarayacağı gerçeği görmezden gelinmemelidir.

Dünyada ve Türkiye’de 90’lı yıllarla beraber halka ait ortak ne varsa sermayeye transfer edilmek amacıyla neo-liberal dönüşüm programları hayata geçirildi. Özelleştirme güzellemeleriyle bütün kamu varlıkları kamu kaynakları da kullanılarak sermayeye peşkeş çekildi. KİT’lerin hantallığından, kamu emekçilerinin tembelliğinden, kamu yönetiminin rasyonel olmadığından, kamuculuğu savunanların ilkelliğinden dem vurularak kamuculuk fikri yerden yere vuruldu. Bilinçli ve programlı bir ideolojik saldırıyla kamuculuk fikrinin arkaik olduğu köhnemiş devletçilik örnekleri art arda sıralanarak anlatıldı. Kuşkusuz Kamu Emekçileri Sendikal Hareketi bu liberal anlatılara karşı, kamu emekçilerinin ekonomik hakları başta olmak üzere kamusal haklar ve özelleştirmelere karşı mücadelesini tekrar açığa çıkarmalıdır. Pandemiyle beraber başta sağlık ve eğitim olmak üzere bütün dünyada kamuculuk tekrar konuşulmaya başlandı. Kaba devletçilik ve katı merkeziyetçi örneklerinden dolayı kamuculuğu reddiye noktasında değerlendirme yanlışına düşülmemelidir. Kamuculuk anlayışını, emekçilerin söz yetki ve karar süreçlerine katılımıyla demokratikleşme; kâr yerine halkın ihtiyaçlarını temel alan yönüyle toplumsallaştırma olarak görmek gerekir.

Laiklik ise kamusallığın kurucu ilkesidir; bugün siyasal iktidarları sınırlayan kamu hukukundan, denetleme mekanizmalarından bahsediyorsak laiklik ilkesi sayesindedir. İnsanların tebaa olmaktan kurtularak yurttaş olmasını sağlayan, siyasal iktidarın kaynağını sorgulanamaz, mutlak itaat gerektiren, ilahi, aşkınsal bir iradeye dayanmaktan çıkararak insanların ortak yaşam kurallarını eşitlikçi bir düzlemde bir araya gelerek, yüz yüze tartışarak, hep birlikte belirleyecekleri bir kamusallığın kurucu ilkesidir. Bugün laikliği salt bir yaşam biçimi ve inanç sorununa indirgemek, dinselleşme ve kapitalizm arasındaki karşılıklı ilişkiyi görmezden gelmek demektir. Laiklik kavramını tartışmadan, onu sadece Kemalizmle ve Sünni ideolojinin aparatı olan diyanet uygulamasıyla eşitlemek tartışmanın temelini ıskalamak demektir. Kuşkusuz laiklik aynı zamanda devletin tüm inançlar karşısında eşit mesafede olmasını, dini otoritenin iktidar ilişkilerinden ayrışmasını gerektirmesi bakımından inanç özgürlüğünün garantisidir fakat bununla sınırlı değildir.

Toplumsal bağların seküler bir temelde eşit yurttaşlık üzerinden kurulduğu, eşit, özgür, katılımcı bir demokrasi için şarttır. Kadınların eşitlik talepleri için hayatidir. AKP iktidarı yaşanan sömürü, sefalet ve şiddetin nedenlerini sorgulanamaz kılmak, şükürcülüğü yaymak, insanların içinde bulunduğu bu sömürü, sefalet ve şiddet koşullarını değiştirebileceğine dair en ufak bir umut, ihtimal bile bırakmamak, kendi iktidarını mutlaklaştırmak için dinselleştirme politikalarını her gün derinleştirirken, işçi sınıfını ehlileştirmek için seferber edilen bu politikalara karşı laikliği kazanmak sınıf mücadelesi için hayati önemdedir. AKP –

MHP faşist iktidar bloğunun ülkede inşa etmeye çalıştığı siyasal İslamcı tek adam rejiminin iki temel politikasını oluşturan piyasacılık ve gericilik derinleşerek devam ediyor. Talana, yandaşa kamu kaynaklarını aktarma politikası milliyetçilik ve dinsel gericilikle örtülerek gizleniyor. Hastanelerde manevi danışmanlık vb. uygulamalarla bilim karşıtlığı, hurafe ve mitsizim yaygınlaştırılıyor. Pandemi öncesi kamuoyu önünde arz-ı endam eden ve bütün gerici fikirlerini toplumun üstüne boca eden cemaat-tarikat sözcülerinin salgın süreciyle beraber görünür olmaktan çıkması bilimin aydınlamanın tarihsel kazanımı olarak ele alınmalıdır

SONUÇ YERİNE

Türkiye’de 90’lardan bugüne emek hareketine tarihsel bir birikim ve deneyim kazandırmış KESK ve bağlı sendikaların geldiği durum bütünüyle değerlendirme konusu yapılmadan kamu emekçileri hareketinin yeniden kurulması mümkün değildir. Kamu emekçilerinin sendikal politik sözcüsü olma hedefiyle hayat bulan KESK, zamanla KESK içindeki “kimi siyasal anlayış”ların ihtiyacına cevap veren çizgiye kadar gerilemesinin muhasebesini devrimci tarzda yapmadığı her geçen gün, emek ve demokrasi mücadelesi mevzi kaybına devam edecektir.

Kamu hizmetlerinde yaşanan büyük çaplı özelleştirmeler, teknolojik gelişmelerin yarattığı yeni olanaklar, siyasal İslamcı tek adam rejiminin baskıcı politikaları, yandaş sendikaların artan etkinlikleri, toplumsal kamplaşmanın ulaştığı boyutlar gibi pek çok dışsal etmen KESK’in ve bağlı sendikaların özellikle işyeri örgütlenmelerinde ciddi olumsuzluklar yaratmıştır. Yaşanan sorunların kaynaklarının sadece dışsal olduğunu söylemek yeterli bir değerlendirme olmadığı gibi KESK’e ve bağlı sendikalara egemen olan hatalı eğilimleri yok saymak anlamına da gelecektir. Bu hataların en belirleyici olanı yıllar içerisinde KESK yönetimlerinde emek ve sermaye çelişkisini esas alan “sınıf ve kitle sendikacılığı” anlayışı yerine, kimlik-kültür sorunlarına indirgeyen bir sendikal mücadele anlayışının egemen hale gelmesidir. Tarihsel olarak emeğin sınıfsal çıkarlarını korumak için oluşturulmuş sendikal örgütlülüklerde emeğin çıkarlarını talileştirmek, farklı taleplerle eşitlemek mücadelenin kendi doğasıyla çelişmektedir. Bu çelişki, örgütsel bünyenin doğal refleksleri ile yönetim kademelerinin refleksleri arasındaki açıyı her defasında daha da büyütmektedir. Elbette ki bu ülkede insanlar inançlarından, etnik kimliklerinden, cinsiyetlerinden, siyasi düşüncelerinden dolayı ayrımcılığa uğramaktadır. Emekçiler, emek örgütleri ülkemizin güncel politik sorunlarına sırtını dönmez, teşhir eder ve kendi örgütlü zeminden kopmadan mücadele verir. Sınıf ve kitle sendikacılığının üzerine oturduğu zemin; dili, dini, ırkı, düşüncesi, rengi, cinsiyeti ne olursa olsun en geniş cephede emekçilerin bir araya getirildiği ve ortak bir mücadelede birleştiği zemindir.

KESK’e bağlı sendikalarda uzun zamandır yaşanan yapısal sorunlar dışında (yönetim anlayışı, sendika siyaset ilişkisinin yanlış kurulması ve sendikal alanın özgünlüğünün yok sayılması) bürokratik eğilimlerin baş göstermesi, sendikacılığı meslek olarak gören “istihdam” ve kariyerizm anlayışı, siyasi mutabakata sıkışmış yönetim paylaşımı, zaman içerisinde çözülemez krizlerin yeniden üretimine neden olmuştur.

KESK ve bağlı sendikaların kongreleri yukarıda sıraladığımız çözüm geliştirme özelliklerini uzun zamandır yitirmiş, yönetsel süreçlerin temel alındığı, siyasal dayatmaların ve yok saymaların vuku bulduğu sıradan mekanizmalara dönüştürülmüştür.

Eğitim Sen 11. Genel Kurulu’nda ortaya çıkan tablo sadece bir işkolu meselesi olarak ele alındığı ölçüde yanıltıcı sonuçlara neden olmakla kalmayacak, bir kez daha sorunların halı altına süpürülmesine neden olacaktır. KESK Kongresi kamuda yaşanan dönüşümün ve bu dönüşüme cevap üretecek devrimci bir tarzda örgütlenmiş sınıf kitle sendikacılığının köklü bir tartışmaya ve değişime cevap üretebildiği ölçüde anlamlı olacaktır. Bulunduğumuz bu kongre salonundaki delegelere çağrımız kongre siyaseti değil, yeni bir kurucu sürecin inşasında bu tartışmaya ve değişime katkı sunmak şeklinde olacaktır.

Emek hareketinin ve KESK’in birikmiş sorunlarını ele almak ve yeni bir devrimci emek siyaseti ihtiyacına ilişkin yanıt arayışlarını güçlendirmek üzere Devrimci Sendikal Dayanışma olarak bir çıkış yolunu birlikte tartışmak ve bulmak üzere yeni bir adım atıyoruz. Bu adım KESK’in demokratik birikimlerine, mücadelesine sahip çıkan ve şimdi emeğin ihtiyacı olan daha etkili bir mücadeleyi, örgütlemeyi önüne koyan tüm kesim ve emekçilerle her adımda ortak bir düşünme, tartışma ve mücadele adımı olacaktır.

Bugün, her şeyi aynı biçimde devam ettirmeye çalışmak ya da sendikal krizi basit bir temsil sorunu etrafındaki geçici bir kriz olarak görmek büyük bir yanılgı olacaktır. Artık aynı şekilde devam etmenin imkânsız olduğu bu noktada şimdi emek hareketinin krizinin temel dinamiklerinin ne olduğu, emeğin parçalı yapısını ortadan kaldıracak birleşik bir emek siyasetinin olanaklarının nasıl geliştirileceği, pandeminin derinleştirdiği krizden emekçilerin yükselen sınıfsal taleplerinin nasıl örgütleneceği vb. sorulara birlikte yanıtlar arayarak yeni bir yol açmanın zamanıdır.

Emekçilerin hak ve özgürlükler mücadelesi yerine siyasal aygıtların mücadele gündemleri ve pratiklerini ikame edecek her türlü sendikal pratiğe,

Sendikal mücadelenin temelini oluşturan emek ve sermaye çelişkisine dayalı mücadelenin silikleştirilmesi ve talileştirilme adımlarına,

Sendika içi demokratik karar alma mekanizmalarını iğdiş eden merkeziyetçi ve bürokratik her türlü eğilime,

Emekçilerin söz ve iradesin yok sayıldığı, emek mücadelesine katkı sunmayacak hiçbir sendikal karara ortak olmayacağımızı ve tüm platformlarda açık bir şekilde tartışmayı demokratik bir hak olarak görürüz.

Emekçilerin söz ve karar hakkını gerçekleştirecek zeminleri inşa ederek, merkezileşerek bürokratik ilişkilere dönüşmüş bir sendikal hayatı reddederek, üretenlerin yönettiği bir sendikal hayat için yola çıkmaya hazırlanıyoruz. Biliyoruz ki bu yol eşit ve özgür bir geleceğe giden yoldur. Bu yolda tüm emekçilerle birlikte yürümeye devam edeceğiz.

ÜRETEN BİZİZ YÖNETEN DE BİZ OLACAĞIZ!

DEVRİMCİ SENDİKAL DAYANIŞMA

BROŞÜRÜN TÜMÜNÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ!