DARBE ANAYASASINA DA BAŞKANLIK SİSTEMİNE DE HAYIR! – Barış Uluocak

DARBE ANAYASASINA DA BAŞKANLIK SİSTEMİNE DE HAYIR! – Barış Uluocak

PAYLAŞ

7 Haziran ve 1 Kasım seçimleri arasında AKP ve Saray’da yaşanan geçici şok dönemini ve taktiksel geri çekilmeyi saymazsak, yeni anayasa ve başkanlık tartışmaları, gündemde ilk sıralardaki yerini baskın bir şekilde muhafaza etmeye devam etmektedir.

1 Kasım seçimlerinin ardından, Davutoğlu’ndan yeni bir lider yaratma meraklısı merkez medya ve sermaye çevrelerinin siyasi gerilimin düştüğü bir ortamda, ekonomik programa odaklanmış, bir hükümet beklentisi içinde olmaları, en azından bir süre için başkanlık meselesinin rafa kalkacağı umudu hemen o hafta içerisinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarıyla berhava edildi.

Darbe anayasasının antidemokratik çerçevesini değiştirmek iddiasıyla çıkılan bu yoldaki asıl hedefin, Erdoğan’ın fiilen sürdürmekte olduğunu ilan ettiği tek adamlık rejiminin yasal çerçevesini oluşturmak olduğu malum. Esasen yapılmak istenenin, bugüne kadar defalarca değiştirilmiş 12 Eylül anayasasını rafa kaldırmak değil, onun piyasacı, yürütmeyi güçlü kılan ve Türk – İslam sentezci özünü güçlendirmek olduğu aşikâr.

12 Eylül anayasasının darbe ürünü olduğu propagandasıyla diktatörlük rejiminin yasal çerçevesini çizmeye çalışan AKP’nin atladığı şey o anayasanın da halk oylamasıyla geçerlilik kazandığıdır. O gün bu anayasaya verilen %92’lik evet oyunu toplumsal baskıyla açıklayan AKP ve Saray, aynı baskı mekanizmalarının ve darbe dönemini aratmayacak sertlikte uygulamaların olduğu bir ortamda alınan %50’yi meşruiyetinin ve toplumsal rızanın ürünü olarak görmektedir. Dolayısıyla seçimle kabul edilmesine rağmen antidemokratik bir ortamda halk oylamasına sunulan 12 Eylül anayasası nasıl meşru değilse; 7 Haziran seçimlerinden bu yana tüm muhalif kesimler üzerinde uygulanan baskı ve şiddetin gölgesinde yapılacak bir anayasanın da toplumsal karşılığı ve meşruiyeti tartışmalı olacaktır.

Tüm bu meşruiyet tartışmalarının göz ardı edilebilmesi için AKP ve Saray, Anayasa değişikliğine ve başkanlık rejimine toplumsal rızanın olduğu ve bu yönde ülkenin büyük kesiminin istekli olduğu şeklinde bir hava yaratma gayretinde. 12 Eylül 2010 referandumundan önce ‘yetmez ama evetçi’ liberalleri yedekleyerek yarattığı düşünsel hegemonyayı bugün kendisine yakın STK ve sendikaları kullanarak örgütlüyor.

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında yaklaşık 40 bin üyesi olan ve dünya sendikal hareketinde görülmemiş bir büyümeyle bugün 850 bini aşkın üyesi olan,  sendikacılık faaliyetleriyle değil yandaşlığıyla meşhur Memur Sen, başkanlık sistemine dair yapılan çalışmalarda başı çekiyor. Hükümet tarafından beslenip büyütülen STK’larla birlikte oluşturdukları ve cumhurbaşkanının da katıldığı bir toplantıyla çalışmalarına start veren anayasa platformu Memur Sen Genel Başkanı Ali Yalçın’ın deyişiyle sahaya indi. Yandaş sendikacılıktan sipariş sendikacılığına terfi eden Memur Sen iktidarın dönemsel siyasi ihtiyaçları için canhıraş bir biçimde çalışmayı adeta varlık sebebi olarak kabul ediyor. Toplu sözleşme dönemi de dahil olmak üzere sahada görmeye alışık olmadığımız Memur Sen ‘in başkanlık sistemi için tüm gücüyle kendini adaması ibret alınacak bir yandaşlık performansı olarak tarihteki yerini alacak. Yeni anayasa platformu çalışmaları toplumda yeni anayasaya ve dolayısıyla da başkanlık sistemine dair çok büyük bir istek olduğu yönündeki algının oluşturulması açısından çok önemli bir işlev görüyor. Her ne kadar son ifade edilen rakamlarla 300’ü aşkın sivil toplum kuruluşunun destek verdiği söylense de hem bu kuruluşların siyasi iktidarla bağları hem de toplumsal karşılıkları göz önüne alındığında bu oluşumun içinin boş olduğu rahatça görülebilir. Kanal kanal gezerek Türkiye’nin yeni bir anayasaya ve başkanlık sistemine ihtiyacı olduğunu anlatan Memur Sen genel başkanının bir dahaki seçimlerde selefi Ahmet Gündoğdu gibi milletvekilliğiyle ödüllendirilmesi şaşırtıcı olmaz.

Saray’a ve hükumete yakın anket şirketlerinin Başkanlık sistemine desteğin %55-60’lara vardığı yönündeki araştırmalarına rağmen bağımsız ve objektif araştırma kuruluşları mevcut durumun saray açısından bu kadar da iç açıcı olmadığını ortaya koyuyor. Örneğin hükumete yakın ORC (bu şirket 7 Haziran öncesi AKP’yi %50 HDP’yi baraj altı gösteriyordu) başkanlığa desteğin %56 olduğunu söylerken, bağımsız araştırma şirketleri bu oranın en fazla %35’ler seviyesinde olduğunu gösteriyor. Bu tablo içerisinde de yeni anayasa platformu gibi Saray güdümlü oluşumlara fazlasıyla iş düşüyor.

AKP ve Saray gerek STK ve sendikaları kullanarak, gerek havuz medyasını ve sosyal medyadaki trol ekibini kullanarak ülkede yeni anayasa ve başkanlık sistemine dair muazzam ve karşı koyulamaz bir ihtiyaç olduğuna dair bir algı çerçevesi oluşturmaya çalışmaktadır. Bu nedenle geçtiğimiz hafta CHP’nin itirazları ve komisyon başkanının aceleci tavrıyla çalışmalarına son veren anayasa komisyonunun AKP tarafından kurgulanmış asıl misyonunun da açık edilmesi önemli bir görev olarak önümüzde duruyor. AKP ve Saray finalini kendileri yazdıkları ve rolleri kendilerinin belirledikleri bir senaryoyu yürürlüğe koyma peşindedir. Bu senaryoyu muhalefet partilerinin komisyonda kalarak değiştirme imkanı yoktur ve asla olmayacaktır. Çünkü komisyonda ne kadar hararetli tartışmalar yapılsa da muhalif komisyon üyeleri itirazlarında ne kadar haklı olsalar da AKP ve Saray’ın kurguladığı bu senaryonun dışına çıkmaları imkansızdır. Onlar için havuz medyası eliyle güçlendirilecek ve halka sunulacak rol belirlenmiştir. İtirazların ve önerilerin haklılığı görülmeyecek itiraz edenler darbe anayasasını savunan ve millet iradesine karşı çıkan gayri milli unsurlar olarak lanse edileceklerdir. Çünkü o komisyonun esas amacı Cumhurbaşkanının bitmek bilmeyen hayali yani başkanlık sistemidir. Bu açıdan o komisyonda kalmanın, maddeler üzerine manası olmayan tartışmalar yürütmenin bir ehemmiyeti yoktur, dağılan o komisyonun tekrar toplanmasının tek amacı da bu olacaktır.

2010 referandumuna kadar asıl siyasal hedeflerini gizlemeye çalışarak bu tarz çalışmalar yürüten iktidar son anayasa çalışmalarında asıl amacını gizlemeye ihtiyaç bile duymayacak kadar cüretkâr davranmaktadır. Hükumet yetkilileri ve bakanlar tarafından sıklıkla dile getirilen asıl hedef, yandaş Star gazetesinde de ay ay takvimlenerek ortaya konmuştur. Star gazetesi anayasa uzlaşma komisyonundan sonuç alınamaması durumunda ekim ayında referanduma gidileceğini yazmış komisyon tiyatrosunun sonucunu da adeta ifşa etmiştir.

AKP’nin özgürlükleri ve demokrasiyi geliştiren bir anayasa yapmasının imkansızlığını hem 14 yıllık iktidarının somut uygulamalarıyla hem de daha önce yaşamış olduğumuz anayasa değişikliği tecrübeleriyle çok iyi biliyoruz. AKP’nin yapısal olarak da 12 Eylül anayasasını değiştirmesi mümkün değildir. Çünkü siyasi muhteviyatı ve uygulamaları 12 Eylül anayasasının dinci, piyasacı, baskıcı karakteriyle birebir uyuşmaktadır. AKP 12 Eylül anayasasını değiştirmeyi değil onun temel yaklaşımlarını güçlendirmeyi ve tek adamlık rejimini tesis etmeyi amaçlamaktadır. Bugün sendikalardan, özgürlük ve demokrasiden yana siyasi parti ve oluşumlara kadar, tüm toplumsal muhalefetin asıl amacı, başkanlığa kilitlenmiş anayasa tartışmalarıyla vakit kaybetmek değil; elinden geldiğince bu tiyatroyu teşhir etmek ve buna karşı mücadeleyi yükseltmek olmalıdır.