BTS Genel Sekreteri İsmail Özdemir;”Emekçiler rejimle hesaplaşmalı”

BTS Genel Sekreteri İsmail Özdemir;”Emekçiler rejimle hesaplaşmalı”

PAYLAŞ

“Rejimin niteliğini de hedefe koyan sendikal bir perspektifle, emekçi sınıfların temel talep ve yaklaşımına uygun demokratik bir ülke mücadelesiyle önümüzdeki dönemin ihtiyacına yanıt üretilebilir”

Kamu emekçileri hareketi AKP’li yıllarda büyük yaralar aldı. Bu dönemde uygulanan politikalara karşı verilen mücadelelere rağmen kimi çevreler bir dönem AKP’ye ciddi destek verdi. Kamu emekçileri hareketinin bundan sonraki süreçte ne yapması gerektiğine dair Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) Genel Sekreteri İsmail Özdemir ile konuştuk.

Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) emek hareketinin krizinin çözümünü nasıl bir mücadele perspektifi ile ele alıyor?

Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası ( BTS) Ulaştırma işkolunda örgütlü bir sendikadır.

Siyasi iktidarların özellikle 1980 sonrası neo-liberal politikaları ile kamusal hizmet veren kurumların tasfiyesi, bu alanların sermayeye açılması, beraberinde kamunun her geçen gün daraltıldığı, kamusal hizmetlerin kar mantığıyla piyasanın insafına terk edildiği bir dönüşüm sürecinin sonundan konuşuyoruz. AKP hükümetleri ile yaşadığımız 20 yıllık süreç ücretli çalışan olsun veya olmasın tüm kesimlerin ciddi kayıplar yaşadığı dönem olmuştur. Kamu emekçileri de bu dönemde hak kayıplarına uğramış; haklarını korudukları ve büyütebilecekleri mevzileri korumak ve büyütmek bir yana maalesef tam aksine mevzi kaybetmiştir.

Sermaye ve hükümetin emek düşmanı politikalarının hayata geçtiği 1980’lerle başlayan ve sürmekte olan bu sürecin planlı bir emek saldırısı olması hepimizce bilinmekle birlikte, emek cephesi bu saldırıları durduracak uzun soluklu bir mücadele programını yeterince hayata geçirememiştir.

Bu programın bir an evvel oluşturulması şart; kullanılan araçlar, mücadele şekli, dili, tarzı başta olmak üzere aklımıza gelecek pek çok alanda sermayenin ve hükümetin saldırılarını durduracak ve püskürtecek bir tarzda emek-sermaye çelişkisini esas alarak mücadele programının yenilenmesi ve güncellenmesi gerekiyor.

Geniş kitlesel kesimlerin maruz kaldığı mağduriyetler, tahribatlar ve özellikle son aylarda yaşanan sosyo-ekonomik krizin artık katlanılmaz olduğu bir süreçten geçerken böylesi bir programa olan ihtiyacın büyüklüğü ve aciliyeti ortadadır.

Kimi muhalif kesimler açısından AKP’nin ülkeyi demokratikleştireceği beklentisi geçmiş yıllarda en önemli açmazı oluşturdu. Aynı politik hatalara düşme ihtimaline karşı emekçiler ne yapmalı?

AKP, ülkemizde sistemin kendi açmazlarında yaşanan tıkanmanın bir sonucu olarak “demokratik söylemlerle” ve ulusal ve uluslararası sermaye güçlerinden destek alarak siyasette yerini aldı. Özellikle 12 Eylül darbesiyle ve darbecilerle hesaplaşma, askeri vesayeti bitirme gibi vaatler üzerinden siyaset yaparak kimi kesimlerin desteğini de arkasına aldı. Etnik kimlik, inanç ve benzeri nedenlerle ezilen kesimlerin desteğini de alacak söylem geliştirdi, mağduriyet söylemine sığındı, birbirinden farklı kesimlerin desteğini almayı başardı. Geniş kesimlerde yaratmış olduğu rızanın verdiği cesaretle de gündemini uygulamaya hız verdi.

Ülkemizde gerek geçmiş iktidarların uyguladığı ve gerekse AKP’nin iktidara geliş sürecinde benimsediği ekonomi politikasına, sadece bu politikalara karşı yıllardır mücadele veren sendikalar ve sosyalist, devrimci kesimler itiraz ederken, liberaller başta olmak üzere pek çok kesim destekledi. Oysa bugün yaşadığımız çok boyutlu krizin temelinde bu politikalar yer alıyor. AKP, iktidarını konsolide ettikçe planlı bir şekilde emek ve demokrasi cephesine karşı baskıcı otoriter bir yönetim biçimine dönüştü, hatta iktidarını sürdürmek için ülkeyi sermaye açısından ucuz iş gücü cennetine çevirdi. Bu da kuşkusuz demokrasinin rafa kaldırılmasını getirdi.

Bugün artık böyle gitmeyeceğini düşünenler, bu politikaların yıkım getirdiğini görenler oldukça arttı. Bununla birlikte artan öfke akacak bir mecra arıyor. Yeni bir arayış ile toplumsal ihtiyaçlara gerçekçi ve samimi çözümler üretecek bir siyasi oluşuma acil ihtiyaç olduğu çok açık.

Geçmişin hatalarına düşmeden, emekçilerin söz, yetki ve karar sahibi olacağı yapılar oluşturularak toplumsal ihtiyaçlara cevap veren bir program ve ekonomik politik anlayışın geliştirilmesi hiç olmadığı kadar zorunlu ve acil.

Emek hareketinde yaşanan krizi aşmak için ne yapılmalı?

AKP iktidarı otoriter biçimde programlarını, kanunlarını sermayenin taleplerine göre oluşturdu ve oluşturmaya da devam ediyor.

Bugün artık iktidarın otoriter, totaliter yüzü geniş toplumsal kesimlerce görüldü. Hak gaspları, satın alma gücündeki düşüş, ortalama haline dönüşen, açlık sınırı altında kalan asgari ücret, artan işsizlik, özelleştirmeler, kamu arazilerinin peşkeş çekilmesi, Yap İşlet Devret Modeli ile kamunun zarara uğratılması, demokratik taleplerin görmezden gelinmesi gibi çok sayıda olumsuzluk toplumsal bunalım yaratmış durumda.

Tüm yetki ve karar alma süreci tek bir elde toplandı, iktidar yaşamın her noktasına nüfuz ederek bir tahakküm kurmaya çalışıyor. Böyle bir noktada, kamu emekçilerinin haklı talep ve isteklerini iktidarın karar ve uygulamalarına da cevap verecek bir mücadele programına dönüştürmesi bir zorunluk olarak kendini dayatıyor.

Temel taleplerimizi sorun yaşadığımız kurumlarla çözmekle yetinmeyen, rejimin niteliğini de hedefe koyan sendikal bir perspektifle, emekçi sınıfların temel talep ve yaklaşımına uygun demokratik bir ülke mücadelesiyle önümüzdeki dönemin ihtiyacına yanıt üretilebilir ve yeni bir umut dalgası ancak buradan filizlenebilir. Karşı karşıya kalınan bu can yakıcı durumdan çıkış yolu elbette ki emek ve demokrasi güçlerinin fiili ve meşru mücadelesi ile olacaktır.

Toplumsal sorunların ağırlıklı nedeni iktisadi eşitsizliklerdir. Geçmişte de günümüzde de ekonomi belirleyici bir öneme sahip olmuştur. Bu eşitsizliklere karşı tekel işçileri fiili ve meşru mücadelenin pratik örneğini verdiler. Bu mücadele, sermayenin kamusal alanlara saldırısı karşısında kazanılmış haklarını ve kurumlarını koruma mücadelesiydi. Sonuç, özelleştirmenin engellenmesi konusunda belki istenildiği gibi olmadı. Ancak TEKEL işyerlerinin sermaye tarafından işgal edilmesi toplumda hiçbir zaman da kabul görmedi. Birçok kamu kurumu ve hizmeti de Tekel’in akıbetini yaşadı.

Burada asıl sorun özelleştirmeler ve diğer saldırılar karşısında nasıl mücadele edileceği sorunu; kazanım elde etmenin tek yolu birleşik emek cephesinin oluşturulmasından geçiyor. Ortam ve koşullar birlikteliği ve mücadeleyi de artık yakınlaştırdı. Ülkemizde demokrasi sorunu da önemli toplumsal sorunlar da ancak emek perspektifinden, emek mücadelesinin örgütlü güçleri öncülüğünde çözülebilir.

Emek örgütleri bu gidişat karşısında, emekten yana politikaların hayata geçirilmesi için nasıl bir adım atmalıdır? Birleşik mücadele zeminlerinin adımları nasıl inşa edilebilir?

Öncelikle belirtmek gerekir ki siyasi iktidarın ekonomik/politik tercihleri halkı her geçen gün daha da yoksullaştırmaktadır. Halkın üzerindeki yük her geçen gün artarken, bir avuç insanı da zenginleştiriyorsa bu rejim krizlere mahkûmdur. Sorun, halktan yana ekonomik/politik tercihlerde bulunmayan iktidarın yarattığı yoksullaşma karşısında nasıl bir yol alacağımızdır.

AKP’nin 20 yıldır iktidarda olması ve ortaya çıkardığı tablo göz önüne alındığında toplumsal muhalefetin zaaflarının ve eksiklerinin de bunda etkisi olduğunu belirtmek gerekir. Öncelikle AKP’yi durdurmayı neden başaramadığımızın doğru tespitlerini yapmadan önümüzdeki süreç için hangi doğru adımların atılacağını da belirleyemeyiz.

Yapmamız gereken doğru bir politik hat oluşturmak ve en geniş toplumsal kesimlerle birlikte yürümektir. AKP politikalarının tüm toplum kesimlerine zarar verdiğinden hareketle zarar gören tüm kesimleri bir araya getirecek bir birleşik mücadele programı oluşturmak gerekmektedir.

Öncelikle AKP’nin siyasal gücünü kullanarak, yandaş sendikalar eliyle emekçileri etki ve baskı altına aldığını, konuşamaz hale getirdiğini ifade etmek gerek. İşkolumuzda çalışanların büyük bölümünün yoksulluk, hukuksuzluk, adaletsizlik karşısında hükümeti eleştiren bir tutum almadığını ya da en azından sessiz kalmayı tercih ettiğini görmekteyiz. Bunu değiştirmenin yolu; hukuksuzluk, adaletsizlikler karşısında mücadeleyi büyütmek ve bu büyümeye bugüne kadar mücadele dışında olan kesimleri katmaktan ve bu kesimleri dönüştüren bir yaklaşım göstermekten geçmektedir.

Örgütlü olduğumuz kurumlardan TCDD’nin yanlış politikaları nedeniyle demiryollarının bugün geldiği nokta hiç iyi değil. Demiryolları kazalarla anılır hale gelirken, pek çok hatta trenler kaldırıldı, kamusal hizmet vermek yerine kara dayalı bir politika izlenmeye de devam ediliyor. İşyerlerimiz yani Garlar, istasyonlar bizlerin buradan hizmet alan yurttaşlarla bir araya geldiği yerler. AKP’nin özelleştirmeci mantığı haklarımızı yok ederken halkın nitelikli, güvenli, kamusal ulaşım hakkını da ortadan kaldırıyor. Bu durumdan biz kamu emekçileri de olumsuz etkileniyoruz ancak esas olarak bu hizmetlerden faydalanması gereken halka ulaşmak ve AKP’nin yanlış politikalarını anlatmak gibi bir sorumluluğumuz da var.

Son aylarda olağanüstü bir yoksullaşma yaşanıyor. Tüm kamu çalışanlarında, asgari ücretle çalışanlarda, emeklilerde, tarım sektöründeki üreticilerde, işsizlerde ve kısacası geniş toplumsal kesimlerde bunalım derecesinde bir yoksullaşma ve kriz herkesin canını yakıyor. Buna karşılık halkın alın terini sömürerek halkın aklı ile dalga geçen bir siyasi yapı ve sermaye çevreleri şuursuzca zenginleşme hesapları içerisindeler.

Sendikalar, Dernekler, Kooperatifler ve aklımıza gelecek tüm örgütlü yapılar üzerinde ciddi bir baskı olması mücadeleye ket vuran nedenlerden biri olmakla birlikte, bu yapıların yönetimleri ile dayandığı taban yani çalışanlar arasında büyük bir uçurum oluşmuş durumda. Sarı sendika örneğinde gördüğümüz üzere yöneticilerin bir görevi de artık yaşanan yoksullaşma karşısında alttan gelen tepkiyi sindirmek. Bu nedenle birleşik mücadele sadece kurumsal düzeyde yapılacak diyalog ve girişimlerle sınırlı kalamaz. Sözümüzü, çağrımızı bu kurumların sesi duyulmayan sessiz çoğunluğuna da duyurmamız gerekiyor. Bu durum bugüne kadar sessiz kalanların da harekete geçmesinde önemli bir etken olacaktır. Şu an bunca hak kaybına ve yoksullaşmaya rağmen işçi ve memur sendikalarının yöneticilerinin sessizliği birleşik mücadelenin iş yerlerinden başlayarak yaratılması karşısında çok da fazla sürmeyecektir.

Diğer yandan yakın zamanda yoksullaşmaya ve zamlara ses çıkaran pek çok kesimin sesi duyulmuş ancak bu sürdürülememiştir. Bunu sürdürmenin yolu yoksullaşan kesimlerle teması artırmaktan geçmektedir. Kocaeli’nde bir araba fabrikasında çalışan işçi ile motosiklet kuryesini bir araya getirecek bir yapılaşmaya gitmek gerekmektedir.

BTS’nin örgütlenme alanında hangi kurumlar var, bu değişimler örgütlenme çalışmalarını nasıl etkiledi? Siyasal iktidara yakın sendikal anlayışlar sendikal mücadele alanında nasıl bir etkiye sahip, bu etki alanını kırmanın yolları nelerdir?

Sendikamız BTS’nin örgütlenme alanında Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı Merkez ve taşra işyerleri, TCDD ve bağlı ortaklıkları, Devlet Hava Meydanları İşletmesi ile Limanlar bulunmaktadır.

AKP tarafından kurumlara verilen en büyük zarar köklü geçmişe dayalı kurumlarımızın partinin arka bahçesi haline getirilmiş olmasıdır. Bu durum kurumlara zarar vermesinin yanı sıra yandaş sendika dediğimiz adı sendika olan ama kendisi bu vasfı taşımayan yapılarla girdikleri ilişkilerdir. Bu ilişkinin politik bir yanı olmakla birlikte aynı zamanda organik bir ilişkiye dönüşmüştür. Bugün MEMUR SEN Konfederasyonunun Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerine yalnızca yetkili Konfederasyon/Sendikanın katılması önerisi gelinen aşamayı göstermektedir.

Bu ilişki ağı sınavsız unvan vermeye, lojmanlardan atamalara akla gelecek her yerde görülmektedir.

Bu ayrımcı uygulamalar çalışanlar nezdinde artık görünür olup ciddi rahatsızlıklar yaratmıştır. Baskı ve ayrımcı uygulamaların ayyuka çıktığı bir zamanda sendikamıza ilgi artmıştır ve nicel olarak üye sayımız her geçen gün artmaktadır. Bu durum da BTS örgütlülüğünü motive etmektedir.

AKP kendisinden önceki iktidardan devraldığı ekonomik modeli sermaye lehine sürdürürken, kendisinden önceki iktidarlardan farklı olmayan tarzda tüm kamuyu partizanca yönetmeyi bir üst aşamaya çıkarmıştır. Ayrıca kamuyu kendine yakın sermaye çevrelerinin rant alanı haline dönüştürmüştür. AKP’nin tüm ülkeyi kendi siyasal İslamcı, piyasacı anlayışına göre yeniden dizayn etme planı elbette ki yönettiği ülkenin kamu kurumlarına da fazlasıyla yansımıştır.

İktidarın arka bahçesi haline getirilen kurumlarımızda tayin, atama ve görevde yükselme başta olmak üzere pek çok alanda iş ve işlemler yakınlık üzerinden hayata geçirilirken, kurum arazileri yandaşlara devrediliyor, önemli gelir getiren limanlar ve trenler özelleştiriliyor, personel sayısı azaltılıyor. Ulaşım hizmetinin özelleştirilmesi, personel azaltımı gibi birçok etken ulaşım cinayetlerine yol açıyor, onlarca yurttaşımız katliam gibi kazalarda yaşamını yitiriyor. Sadece çalışanlar değil, hizmeti alanlar da bu yıkımdan etkileniyor.

Demiryolları aynı zamanda kuruluşu ve gelişimi itibariyle toplumların kültürel ve sosyal olarak gelişimine büyük katkı sağlayan bir özelliğe sahiptir. Ancak son dönem artan bir şekilde Gar, İstasyon ve Tesislerin kapatılması, elden çıkarılması başta Haydarpaşa Garı olmak üzere pek çok değere AKP’nin birer meta olarak baktığını da açığa çıkarmıştır.

TİS görüşmelerinde altına imza atılan sözleşmeyle enflasyon karşısında eriyen reel ücretlerin yoksullaştırdığı kamu emekçileri ve asgari ücretliler satış sözleşmesi denilen bu sisteme karşı nasıl bir mücadele ve kampanya yürütmeli?

TİS masasına üye sayısı en fazla olan üç Konfederasyon katılıyor ancak yasal olarak da imza yetkisi sadece üye sayısı en fazla olanda, yani Memur Sen’de. Yandaş konfederasyon ve sendikaların yetkili olarak katıldığı görüşmelerin artık bir tiyatro oyununa dönüştüğü tüm çevrelerce kabul ediliyor. Her TİS beraberinde kamu emekçilerinin alım gücünün daha da zayıflamasını getiriyor.

TİS süreçlerinde vereceğimiz mücadele ve kampanya içeriği TİS’deki temel sorunlar düşünüldüğünde pek çok başlıkta sıralanabilir. Ancak öncelikle grevli bir toplu sözleşmeye ihtiyaç bulunmaktadır. Uluslararası normları esas alan, tarafların eşit şekilde masaya oturduğu, anlaşma olmaması durumunda grev hakkının bulunduğu bir yasal düzenleme şart. Uzlaşma olmaması durumunda Hakem Kurulu gibi ne olduğu belli olmayan bir Heyetin karar verici olduğu bir TİS mekanizmasına karşıyız. Diğer yandan TÜİK tarafından açıklanan “resmi” ve çarpıtılmış enflasyona göre artışların belirlenmesinin yarattığı olumsuzluğu gidermek gerek. Biliyoruz ki enflasyon farkı zam değil. Kayıplarımız telafi dahi edilmeden yeni kayıplar yaşıyoruz. Ve esas olarak kamu emekçilerinin ilgilendiren tüm başlıkların, demokratik ve sosyal hakların da masada görüşülebiliyor olması gerekiyor. TİS sürecini ağustos ayına sabitlenmiş bir gündem olmaktan çıkaran bir eylemlilik ve mücadele programı bugünün temel ihtiyacı olarak görülmelidir.Kamu emekçilerinin taleplerini haykırmak için alanlara çıkmasının bile engellendiği bir ülke gerçeği ile karşı karşıya iken önceliklerimizden biri de demokrasi, insan hak ve özgürlükleri, ifade özgürlüğü başlıklarında taleplerimizi öne çıkarmak. Yaşamın her alanında bu sorunun yaşandığı düşünüldüğünde kamu emekçilerinin sorunlarının toplumsal sorunlardan bağımsız olmadığı muhakkaktır. Kamu emekçilerinin kurtuluşu da tüm toplumun özgürleşmesi ile olacaktır. 1 Mayıs’larda uzun zamandır salgın nedeniyle kitlesel mitingler yapılamadığı düşünüldüğünde, bu 1 Mayıs kriz koşullarında tarihsel önemde olacaktır. 1 Mayıs sonrasını da planlayan ortak eylemlilik hattı, toplumsal bir ihtiyaç olmanın ötesinde siyasal iktidarın Gezi üzerinden toplumsal muhalefeti baskı altına alma, kriminalize etme hamlelerine karşı da cevap niteliğinde olmalıdır. Yaşasın 1 Mayıs!

BirGün Gazetesinden alıntılanmıştır. röportaj;Rıfat Kırcı