Bir Dalga Gelmekte!-Erbil KARAKOÇ

Bir Dalga Gelmekte!-Erbil KARAKOÇ

PAYLAŞ

Kamu emek hareketi  mücadeleyi  geçmişin birikimiyle  birlikte   yeni dönemin sınıfsal ihtiyaçları üzerine kurmalıdır. Ne  geçmişe öykünerek ne de geçmişi yok sayarak bugüne ilişkin gerçek bir mücadele yürütmek olanaksızdır. 

 

2021’in Haziran ayı sonlarında (kamu emekçilerinin toplu sözleşme sürecinde)  ifade ettiğimiz öngörüler vardı. Kamu emekçileri için her toplu sözleşme önemlidir fakat altıncı toplu sözleşme demokratik ve özlük hakları bakımından çok daha önemlidir demiştik. 

Bunun bazı nedenleri vardı. Öncelikli olarak yaklaşık  yirmi yıllık AKP iktidarının yıkım politikalarının her kesimce derinden hissediliyor olacağını öngördük. Yine kamu emekçilerinin temsiliyetini taşıyan yandaş sendikanın ideolojik ve pratiksel hegemonyasının   kamu emekçileri gözünde meşrutiyetini yitirmiş olmasının yanı sıra ekonomik krizin giderek derinleşeceğini yapısal bir krize dönüşeceğini, laik demokratik kamusal alanları yeniden kazanmak gibi acil bir görevin önümüzde duruyor olacağını öngördük.  

 

Bu bahar bahçemiz erken çiçek açacaktı, ama olmadı. Kamu emekçileri; satış toplu sözleşmesine imza atan “sendikaya” karşı yeterli tepkiyi koymadı/ koyamadı. Büyük bir tepki dalgasının  geleceğini öngören Memur-Sen bunun için kasadan ve masadan vazgeçmemek adına demokratik katılımcı sendikal hayatın önünü kesmek için yüzde bir barajına sığınarak ve aidat ayak oyunlarıyla şimdilik ilk dalgayı kırmış durumda! Ancak ilk dalganın atlatılışı tek başına kendi başarıları değil, AKP-MHP ittifakının kamu emekçileri alanına yansıması Kamu-Sen ve Memur-Sen’in görünmez ittifakı iktidar tarafından kamu emekçileri üzerinde oluşturulan sisli havanında dalga kıran olarak kullanılmasının büyük etkisi var. 

 

İçsel ve dışsal tüm bu etkilere karşı enseyi karartmadan düşündüğümüzde; devlet memurundan kamu emekçisi yaratan, birikimini Cumhuriyet aydınlanmasının önemli mevzilerinden olan öğretmen hareketinden alan ve doksanlarda tüm kamuya sirayet eden kuruluş ilkesini fıili ve meşru mücadele üzerinde yükseltmiş KESK’in deneyim tecrübe ve birikimi doğru okunduğunda, bizlerin tünelden önceki son çıkışta olmadığımızın tam tersine dönemin kamu emekçileriyle yeniden kurulacak bağın olanak ve imkanlarla dolu olduğunu görmemiz gerekir. Öyleyse günümüz yapısal krizinin özünü neyin oluşturduğuyla ilgili fikirlerimizi daha net belirtmeliyiz. 

Birey bugün tüketim maddelerine daha önce hiç olmadığı kadar bağımlıdır. Kapitalist toplumun iktisadi anarşisi bireyin toplumsal  tüketim  bağlarını “iste getir ekonomik modelle” (On demand) güçlendirirken, kolektif emeğin meyvelerini birbirinden etkileşimini sürekli sakındıran, toplumsal dayanışmayı olabildiğince azaltan yok sayan yaşam modellerini hayatın tüm alanlarına hakim kıldığı gibi kamu emekçileri alanına da hakim kılma arzusunu kabartmaktadır. Kamusal, nitelikli kolay ulaşılabilir hizmetlerin yerini “soslandırılmış neo liberal politikalarla Anonim Şirket mantığı almaktadır. Kişiye yöneltilen ilke; toplumun ve kamunun ihtiyacı olmaktan önce kapitalizmin siyasi komuta yapısının ihtiyacı üzerine kurulmuş hiyerarşik ilkeler bütünü üzerine monte edilmek istenmekte ve bunda ise şimdilik başarı sağlanmış gibi görünmektedir. Ancak bunun sürdürülebilir olma imkanı yoktur! Karl Marx ın belirttiği gibi “üretim ve yeniden üretim hep tüketime ihtiyaç duymuştur” sözünü burada yinelemek zorundayız. Tüketimin de  bir avuç burjuvazi üzerinden sürdürülemeyeceğinin açık ve net olması, büyük halk kitlelerinin ne kadar önem arzettiği su götürmez bir gerçektir. İşte burada, hizmet üretenle hizmet alan emekçilerin kazanımlarının korunabilmesi ve geliştirilebilmesi adına yapılacak tüm faaliyetler sadece kamu emekçilerinin özlük haklarına indirgemeden ama asla oradan vazgeçmeyerek (özellikle eğitim ve sağlık gibi alanlarda) büyük halk kitlesiyle ortaklaşacak talepler bütünlüğüyle düşünülmek zorundadır. Ekolojiden, barınma hakkına, nitelikli kentsel yaşam, ulaşım, ucuz, kaliteli, sağlıklı gıda hakkına kadar birçok haklar mücadelesi birbiriyle sekronize mücadeleler olarak yürütülmeli. Kimlikler üzerindeki en büyük kimliğin “emek kimliği” güvenceli yaşam ile demokratik, laik, kamusal yaşam olduğu amasız fakatsız vurgulanmalıdır. Ancak bahsettiğimiz  söylemler  kamu emek alanında da diğer tüm emek alanlarında da kolay karşılık bulmayacaktır. 

Ezilenlerin dolayısı ile tüm emekçilerin bilincinde; eldekini kaybetme korkusu, 

 

gelecek düşüncesi, sınıfının gereği olarak eve ekmek götürmenin telaşı, 

 

çocuklarla ilgili kaygılar ve yoksulluğun perçinlenmesi… hepsi hatta daha 

 

fazlası insani olan haklı ve anlaşılması gereken kaygılardır! Ve işte tam da 

 

burasıdır kırılma noktası.

 

Bahsettiğimiz kaygılar efendilerin elinde bir kırbaç vazifesi gördüğünden, kırbacın her şaklamasının emekçiler cephesinde somut bir karşılığı oluşmaktadır. Zihinlerde harekete geçmenin hak aramanın, örgütlenmenin dayanışmanın  dalga kıranı şaklatılan kırbaç sesleriyle bastırılmak istenmektedir.  Adalet çarkının dönerken paslı ve uğuldayan sesi tüm emekçilerde olduğu gibi kamu emekçilerini de umutsuzluğa düşürdüğünden mahkemelerle hak arama mücadele pratikleri değersizleştirilmiştir. Yıllarca hiçbir şeyin değişmeyeceğini, haklının değil güçlünün kazandığı bir sistemde var olanı korumak kamu emekçileri açısından da şimdilik iyi bir strateji gibi görünmekte. Ancak kapitalist dünyanın vahşi akışı, yanıbaşımızda peş peşe patlak veren savaşlar pandemi belası ve daha birçok şey aslında kapitalizmin kar hırsına peşkeş çekilmiş yaşam alanlarımızın  hiç de güvenilir olmadığını bize ilk elden kanıtlayan olgulardır. Bu bağlamda; şüphesiz haksızlığa uğrayan insanın ilk eylemi ses çıkarmaktır. Haksızlığa uğrayan,  sesinin yettiği yere kadar  haksızlığı duyurmak ister. Fakat ses çıkarmak tek başına  her zaman yeterli değildir, onun için insan sesine ses olacak kendisi gibi,   susmayan haklılar arar ve ikinci adımı atarak örgütlenir. Örgütlenmek salt sınıfsal bir ilişki olarak kendini tariflemekle kalmaz  bilinçli-bilinçsiz , istemli-istemsiz, açık-gizli, büyük-küçük mücadelenin oluştuğunu da  iddia etmek demektir.  

 

KESK kadroları çoğulcu renkli bir sendikal hareketi varederken  geleneğinin gücüyle ama alışkanlıklarının ötesinde bir varlık yokluk mücadelesi ile karşı karşıya olduğunun bilincine varmak zorundadır. KESK kadroları  sadece üye yapmanın yeterli olmayacağını aynı zamanda herbir üyeyi; birliğin  dayanışmanın ve  mücadelenin bir parçası haline getirmeyi önemsemelidir. Kuruluş dönemlerinde olduğu gibi katılımcılığı esas alan politik bir hattı kitlelere yaymak zorundadır. İktidarlar karşısında merkez yürütme kurullarından oluşan temsiliyet anlayışını öne çıkaran ve böylelikle kamu emekçisini apolitikleştiren  sarı sendikacılığa inat, kitlelerin öne çıktığı katılımcı ve çoğulcu sendikal hareketi yeniden kurmak zorundadır. 

 O takdirde laik demokratik nitelikli kamusalcılık insan onuruna yakışır bir ücret yeniden kazanılabilir. Aksi takdirde tüm tökezlemelere rağmen kapitalizmin siyasi komutası, kamusal alanı kendi kar ve rant hırslarına göre dizayn etmeye, konumlandırmaya devam edecektir. Böylesi bir durum ise derin yoksullukla birlikte her alanda niteliksiz kamusal hizmetler demektir. Böylesi bir durum ise emekçiler için hayat;  iyi efendiler ile kötü efendiler arasında  uzun ve pasif bir bekleyiş içinde ama devamlı sömürülerek ve ağır bedeller ödeyerek geçmekten başka bir anlam taşımaz.

 

Erbil Karakoç

Yapı-Yol-Sen (KESK)

MYK Örgütlenme Sekreteri