
10 Ekim travması hepimizi derinden sarstı. Kimimiz bu sarsıntının kısmen farkına vardık ve durumu kavramaya, yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz. Kimilerimiz de felaketin farkına varamamış bir şekilde şaşkın şaşkın bakıyoruz sağımıza solumuza.
Mitinge, yöneticisi olduğum Mersin Tabip Odası ve yürütücüsü olduğum Haziran Hareketi adına katıldım. Bombalar patladığında TTB kortejinde, bombanın yaklaşık 50 metre ilerisinde idim. Saat 10.04’te bombaların patlamasından yaklaşık bir dakika sonra, ikinci bombanın patladığı alandaydım ve son yaralı da hastaneye taşınana kadar alanı terk etmedim. Yaklaşık 10 yaralıya müdahale etme şansım oldu, bunlardan üçünün yaşamsal tehlikesi yoktu ve özel araçlarla hastaneye gönderilmelerini sağladım. Ağır yaralılardan sadece ikisini ambulansa kadar yaşamda tutabildim.
Ağır yaralılardan birine müdahale sırasında polis ortamı gaza boğdu ve ben nefes alabilmek için yaralıyı bırakıp 5-6 dakika gazın dağılmasını beklemek üzere, gazın yoğun olmadığı bir bölgeye sığındım. Döndüğümde hastaya doktor olmayan birileri müdahaleye devam ediyorlardı ancak şahıs Ex olmuştu.
Bu olayı üç gün boyunca ayrıntılı olarak kimseye anlatamadım. 60 saate yakın bir süre boyunca kabuslarla bölünen kısacık uykularım dışında başımı yastığa koyamadım. Nefes alamadım. Her uykuya daldığımda gazdan nefes alamayacak durumda uyandım. Uyandım ama rüyamda müdahale ettiğim hasta, gazdan boğulsam da orada kalmamı, kendisine yardım etmemi istiyordu. Kalamadım. Bırakıp gittim ve o öldü. Yapabildiğim tek şey yolun ortasında bulunan cansız bedenini kaldırımın kenarına çekmek ve yüzünü örtmek oldu.
60 saat sonra Psikiyatrist ve Psikologlardan oluşan bir heyet ile Ankara’ya giden beş doktor arkadaş bir görüşme yaptık. Konuşma sırası bana geldiğinde bombadan çok daha korkuncunun polisin sıktığı gaz olduğunu anlatmaya çalıştım. Ama ağlamaktan doğru dürüst cümle kuramadım. Hastamın yardım isteyen yüzü aklımdan çıkmıyordu. Hele de döndükten sonra yardımdan umudunu kesmiş bir şekilde sessiz sedasız, nefessiz bir şekilde yerde yatan cansız bedenini unutmak mümkün değil.
Patlamadan iki dakika sonra yaklaşık 40 kişilik TTB heyeti ve sayısını kestiremediğim çoklukta SES heyeti alanda tam bir ekip hizmeti veriyorlardı. Kimisi triyaj yapmaya çalışıyordu. Kimisi kimin canlı, kimin ölü olduğunu anlamaya çalışıyordu. Kimisi hayati tehlikesi olmayan yaralılara (ki bunların ya bacağı, ya kolları kırıktı, ya da ölümcül olmayan yaraları vardı) tampon ya da turnike yapıyordu. Kimisi ambulansların en ağır yaralılardan başlayarak hastaneye taşıma işlemini yürütüyordu. Kimisi sağlıkçı olmayanların alandan mümkün olduğunca uzaklaşmasını sağlıyordu. Yani kısaca ne şundan, ne bundan, ne şucu ve ne de bucu idi. Herkes oradaydı. Hepsinin sırtında TTB ve SES önlükleri vardı. Bugün ölenlerin sayısı 102 olarak dillendiriliyorsa, bunun 202 olmamasının tek nedeni alanda yapılan ekip çalışmasıydı. 40 kişilik TTB ekibinin, onlarca SES üyesinin ne yapacağını bilerek, birlikte yaptıkları müdahaleydi.
Müdahale dahi edemeden öldüğünü söylemek zorunda kaldığım ama ismini saat 17.00’den sonra paylaştığım bir fotoğraf nedeniyle tesadüfen öğrendiğim Dilan Sarıkaya’nın ve onu kucağından bir türlü indirmeyen, kırık bacağı için hastaneye gitmeye direnen arkadaşının aslında en yakın dostlarımın akrabası olduğunu öğrenmenin acısı bizi eleştirenlerin yarattığı acıdan daha mı azdır ki ?
Müdahale bittikten sonra gittiğimiz TTB’de de hummalı bir çalışma başlatılmış ve devletin 30 diye lanse ettiği ölü sayısının 100 civarında olduğunu saat 15.00’de TTB isim isim çıkarmıştı. Ankaralı sağlıkçılar hastanelerde yaralılara ve ölenlerin yakınlarına sahip çıkma konusunda her türlü imkânı sonuna dek kullanıyorlardı.
Patlama sonrasındaki en önemli ayrıntı, şans eseri ölmeyen ya da yaralanmayan insanların yeni bir hedef haline gelmesinin önlenmesiydi ve illerden gelen binlerce kişinin evlerine yollanması dışında bunu sağlayabilecek hiçbir şey yoktu.
Benzer bir ayrıntı, Ankara’yı bilmeyen ve sağlıkçı olmayan kişilerin alan civarında kalması, yeni bir saldırı dışında ciddi bir karmaşaya, çok daha verimli bir şekilde çalışabilecek Ankaralıların, sağlıkçıların alanda oyalanmasına neden olacaktı.
Kısaca, barış için, emek-demokrasi ve özgürlükler için, insanların ölmesinin önünü kesmek için, türküler söyleyip, halaylar çekmek için Ankara’ya giden on binlerce insanın ortasında patlatılan bombalar; bizleri yıldırmaya, karanlığa hapsetmeye, umutsuzluğa düşürmeye, birbirimizi eleştirmek, birbirimizi suçlamak için gerekçeler üretmemize, ölümü gösterip sıtmaya razı olmamıza yönelikti ve 1 Kasım’da da bunun sonuçları kısmen görüldü.
Ancak biz, emek ve demokrasi güçleri, gerek sendikalarımızda, gerek meslek odalarımızda, gerek siyasal oluşumlarımızda bu süreci bıkmadan usanmadan tartışmaya ve bu karanlıktan çıkış yollarını aramaya, bulmaya ve bütün insanlığa kabul ettirmeye yönelik bir mücadele programını önümüze koymak zorundayız.
Egemenlerin canlı bombaları, silahları, tankları, tüfekleri varsa bizim de bu karanlıktan çıkmaya, özgür ve demokratik bir Türkiye’de bir arada yaşamaya yönelik inancımız, umudumuz sonsuz, “kararmasın yeter ki, sol memenin altındaki cevahir”.
.




