1 Kasım’dan Sonra Şimdi Kamu Çalışanları ve Emek Hareketi – Osman Çağrı...

1 Kasım’dan Sonra Şimdi Kamu Çalışanları ve Emek Hareketi – Osman Çağrı Şahin

PAYLAŞ
AKP’nin dördüncü kez iktidar olmasıyla uzun zamandır ülke gündeminde yer edinen yeni anayasa  tartışmalarının önümüzdeki dönemde hız kazanacağı aşikar. Anayasa tartışmalarında “başkanlık”   ve onun ekseninde gelişecek konular daha öne çıkacak gibi gözükse de; anayasa değişikliği iktidarın istediği gibi gerçekleşirse toplumun geniş kesimlerinin aleyhine, hafife alınamayacak sonuçlar doğuracak. İşte o vakit, hiçbirimizin hayal bile edemeyeceği “Yeni Türkiye” ye uyanabiliriz.
Bu değişikliklerin etkisini önemli oranda hissedecek kesimlerden birisi de kamu çalışanları. Bizzat Erdoğan’ın her gittiği yerde “İşçi-memur ayrımı diye bir şey kalmayacak!” çıkışları yakın zamanda bir yasa teklifine dönüştürülerek meclise sunulma ihtimali yüksek olmakla birlikte,  iktidar, sunduğu yasa teklifinden mecliste sonuç alamadığı takdirde, iş güvencesinin kaldırılması konusunu da “başkanlık” sistemiyle birlikte Anayasa referandumuna götürmesi kesin gibi gözüküyor.

Önümüzdeki dönem AKP’ye karşı yükseltilecek mücadelenin kırılma noktalarından birisi olabilecek söz konusu yasa teklifine karşı oluşturulacak direniş hattının zeminini bugünden kurmak mümkün. Bu zemini oluştururken geçmiş mücadele pratiğinin iyi analiz edilmesi, hataların ve doğruların tespiti bu süreçte işimizi daha da kolaylaştıracaktır.

90’lı yılların Türkiye’si kamu çalışanlarının kendi örgütlülüklerini yasal kısıtlamalara, baskılara, sürgünlere rağmen kendi elleriyle yarattıkları bir mücadele atmosferi altında geçti. 90’ların ortasında eylemliliklerin dozunun düzenli bir biçimde artarak  zirve noktasına ulaşması, kazanımlarla sonuçlanan süreçler, moral-motivasyonu en üst seviyeye ulaştırdı.  Hala sendikal toplantı ve sohbetlerde o günlerde anti-demokratik yasalara karşı verilen mücadele, hatırı sayılır katılım oranları ile eylemlerdeki kararlılık konuşula gelir. “Devletin memurları” devletin yaptığı anti- demokratik yasaları ellinin tersiyle itmiş ve mücadele ederek kazanmışlardı. O günlerde kamu çalışanlarının bulundukları hizmet alanlarının çeşitliliği ve önemi, toplumsal düzenin işleyişindeki rolleri, sendikal hareketin Türkiye’de kimsenin hafife alamayacağı toplumsal-siyasal ağırlığa erişmesini sağlamıştı. Oluşan bu ağırlığın etkisinin 90’lı yılların sonuna kadar sürdürdüğünü söyleyebiliriz.

2000’li yıllar ise geçmiş mücadele geleneğinin taşıyıcısı olan kamu çalışanlarının ve onların örgütü olan KESK’in toplumsal-siyasal etkisini kaybetmeye başladığı, üye sayısının azaldığı bir dönem halini almıştır. Bu durumun KESK’in içinde ve dışında gelişen bir çok nedeni vardır. KESK son yıllarda politikalarını  güncel siyasal atmosfere adapte olmak üzerine kurmuştur. Kamu politikalarının oluşumuna dair uzun vadeli politika ve eylem planlaması oluşturmamaktadır. KESK kendi içerisinde de sorunları aşacak sağlıklı bir tartışma ortamı yaratma gayreti de göstermemektedir. Bu durum KESK’i oluşturan mutabakat zeminlerinin ciddi hasar almasına sebep olmaktadır.

2000’li yıllarda Türkiye’ye paralel olarak dünyada da sendikal hareketin bir krize girdiği söylenebilir. Ancak yaşanılan sorunları salt olarak dünyada sendikal hareketin girdiği kriz bağlamında ele alma yaklaşımı ve böyle açıklama eğilimi gerçeği görmemize engel olan sebeplerden birisidir. Mesele böyle ele alındığında ülke içerisinde değişen ekonomik toplumsal ve siyasi koşullar karşısında zor durumda kalınmaktadır.

2000’li yıllarla ilgili ülke içi başka bir gelişme ise kuşkusuz AKP’nin yükselişidir. AKP iktidarının uyguladığı neo-liberal ve baskı politikalarına karşı ara ara olumlu yükselişler ( Tekel, 4+4+4, Gezi…) olsa da genel olarak toplumsal muhalefetin ivmesinin düşmesi, gün geçtikçe eriyen bir emek hareketinin oluşmasını etkileyen başka nedenlerden birisidir.

AKP’nin uluslararası destekle geldiği iktidarında ilk günden bugüne kadar yaptığı şey yeniden inşa etmek istediği toplumun temel mekanizmasını daha güçlü kılmak üzerine kurdu. Bunu da çeşitli konuları argüman yaparak, karşıtlık ilişkisi üzerinden önce kutuplaştırma sonra cepheleştirme adımlarıyla ilerletiyor. Bu yeni iktidar dönemini cepheleştirme adımı olarak okumak mümkün. AKP bu     planını toplumun bütün kesimleri üzerinde uygularken, emek alanında da kendi eliyle yarattığı düzen içi sendikaları araç olarak kullanıyor. AKP’nin emekçilerin çıkarlarına ters düşecek politikaları hayata geçirirken, gerek mecliste gerekse referandum süreçlerinde yaptığı gibi halka politikalarını doğru bir biçimde aktarmanın yolunu bulmakta mahir olduğunu söyleyebiliriz. Sonuç olarak da önemli bir kesimin ( En azından %50’nin) desteğini alıyor.
AKP’nin planlı olarak yürüttüğü algı yönetimi hamlelerinden kamu çalışanlarıyla ilgili kısmı toplum ölçeğinde “memur hareketi”ni ücret düzeyleri ve çalışma şartlarını örnek göstererek ötekileştirmesi. Bu durum asgari ücret ya da biraz daha fazla ücretle çalışanların, memurları “kendi dışında” bir unsur olarak görmesini sağlıyor. Bu da sendikal hareketlerce dillendirilen birleşik bir mücadele yaratma olanaklarının daha başlamadan yara almasına sebep oluyor.

Ücretle çalışanların birbiri arasına mesafe koyma, özdeş hissetmeme halinin iş güvencesinin ortadan kaldırılmasıyla çok net biçimde ortadan kalkacağını görmek mümkün. Mevcut durum ücretli çalışanların birbirini daha iyi anlamasına, iktidar eliyle yaratılan sanal ayrımın daha çok fark edilmesine vesile olacaktır. Onun için iş güvencesinin kaldırılması hamlesi tıpkı 90’lı yıllarda olduğu gibi ciddi bir toplumsal-tarihsel kalkışma imkanını içerisinde barındırmaktadır. Kamu çalışanları hareketi ve onun örgütü KESK bu durumu görmeli, içselleştirmelidir. Birleşik bir emek hareketinin yaratılmasına dönük dile getirilen önerileri kendisine yakın örgütleri bir araya getirip eylem örgütlemek gibi anlamaktan vazgeçmelidir. Geçmişten bugüne getirdiğimiz ortak hafızamız, ortaya çıkan bu fırsatı görmezden gelmenin, birkaç eylemle geçiştirmenin, yok saymanın bedeli ağır ödenecek bir kolaycılığa teslim olmak anlamına geleceğini işaret etmektedir.

KESK, 1 Kasım’dan sonra ülkede oluşan siyasi atmosfere göre pozisyonunu belirleme hatasına düşmemelidir. Yani önce bir izleyelim- görelim, sonra hareket ederiz anlayışı tehlikeli bir şekilde son yıllarda KESK ve bağlı örgütlerin karakteristik özelliğine dönüşmektedir. Toplumsal muhalefetin yükselememesindeki esas kırılma noktalarından biri de bu anlayıştır. Bu anlayışla aramıza mesafe koymak elzemdir. KESK, yeni dönemde kendi meşru zemininden hareketle sadece kamu çalışanlarına değil; kamuda statüsü ne olursa olsun ücret karşılığı çalışan herkesi kapsayan bir dil, örgütlenme aracı geliştirmelidir.  En önemlisi de AKP nasıl toplum nezdinde emekçileri ötekileştiriyorsa, emekçilerin yaşam koşullarını hedef göstererek yanı başımızdaki insanları bizlere karşı bloklaştırıyorsa; biz de halka kendimizi daha doğru bir biçimde anlatmanın yolunu oluşturmalıyız. Halka içinde bulunduğumuz kıskacı anlatmak bizim tarihsel misyonumuzdur. Hemen yarın bütün bunları gerçekleştiremeyebiliriz; lakin KESK olarak yarından tezi yok kendi durduğumuz yeri ve geleceği samimiyetle sorgulamaya, konuşmaya başlayabiliriz.

Tıpkı 90’lı yıllarda olduğu gibi emekçilere dönük yapılan sistematik saldırıya ve yok sayma politikalarına karşı, örgütlü bir mücadele hattı örebilirsek yine başarabiliriz. Emekçilerin yıllardır  haykırdığı “ya hep beraber ya hiçbirimiz” sözü belki de hiç bu kadar gerçekle örtüşmemişti.  KESK’lilerin tarihsel sorumluluğu gereği bu ülkenin çocukları ve geleceği için bir kez daha bedel ödeme günü yaklaşmaktadır. Bütün emekçileri yıllardır süre gelen bu sıkışmışlıktan, baskıdan, yılgınlıktan kurtarmayı ve geleceği bugünden ilmek ilmek örmeyi hedeflemeliyiz. Şu tarihsel durumda kamu çalışanları hareketini yeni bir kitlesel kalkışmanın ilk ateşleyicisi haline getirmek sadece ve sadece bu hedef uğruna çaba göstermekten geçiyor.
Birleşik bir emek hareketi ve biz varız demek için şimdi daha çok, daha keskin ve daha kararlı bir mücadele zamanı!

Hepimize kolay gelsin…