
2025 itibarıyla dünyada birçok isyan ve kitlesel protestolar yaşanıyor. Bu küresel isyan ve protestoların temel nedenleri, ekonomik eşitsizlik, hükümetlerin otoriter uygulamaları ve sosyal adaletsizliklerdir. Yüksek enflasyon, işsizlik ve yaşam maliyetlerindeki artış halkın öfkesini büyütürken ifade özgürlüğünün kısıtlanması, sosyal medya sansürü ve siyasi baskılar tepkileri tetikliyor. Ayrıca eğitim, sağlık ve temel hizmetlere erişimdeki eşitsizlikler ile çevresel krizler, halkların yaşam koşullarını zorlaştırıyor ve kitlesel protestoları, halkın daha adil, özgür ve eşit bir dünya talebinin somut bir yansıması hâline getiriyor.
Kadınlar da tam bu toplumsal isyanların en önlerinde saf tutuyor. Özellikle sosyalist feminist mücadelede sınıf eksenli, işçi hakları, gelir eşitsizliği, ekonomik bağımsızlık, sendikal örgütlenme ve sosyal koruma gibi konularla somutlaşıyor. Örneğin, kadınların düşük ücretli veya güvencesiz işlerde yoğunlaşması hem patriarkal hem de kapitalist sömürü mekanizmalarıyla bağlantılı olarak ele alınıyor. Dolayısıyla sınıf mücadelesi, sosyalist feminist hareketin stratejik ve araçsal temeli olarak hareket ediyor.
Ortadoğu’da bugün yaşananlar, özünde emperyalist güçlerin bölge üzerindeki hâkimiyet mücadelesidir ve bu gelişmeler, temelde emperyalizmin yeniden şekillenen güç mücadelesi üzerinden okunabilir. ABD ve müttefikleri, bölgedeki enerji kaynaklarını, ticaret yollarını ve siyasal yönelimi kontrol altında tutmak için İsrail’i merkez alan bir strateji izliyor. Gazze’deki savaş, bu emperyalist sistemin hem siyasal hem de ideolojik meşrulaştırma aracı haline gelmiş durumda. “Demokrasi” ve “güvenlik” söylemleriyle yürütülen politikalar, gerçekte bölgenin yeniden paylaşımına hizmet ediyor. Buna karşılık Rusya, Çin ve İran gibi güçler, Batı hegemonyasına karşı kendi çıkar alanlarını genişletmeye çalışıyor; bu da bölgeyi çok kutuplu ama aynı ölçüde istikrarsız bir hale getiriyor.
Bugün “normalleşme” anlaşmaları, yatırım projeleri ve güvenlik iş birlikleri olarak sunulan süreçler, aslında yeni sömürgecilik biçimlerinin güncellenmiş araçlarıdır. Emperyalist rekabetin faturası ise yine bölge halklarına kesiliyor. Yıkım, yoksulluk, göç, kadın emeğinin değersizleştirilmesi ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin derinleşmesi…
Türkiye de ise derinleşen ekonomik, siyasal ve toplumsal bir krizin içinden geçmektedir. İktidarın tercih ettiği politikalar ve kaynakları dağıtma biçimi, bu krizin temel nedenini oluşturmaktadır. Enflasyonun yüksekliği, işsizliğin yaygınlığı ve gelir adaletsizliği halkın yaşamını dayanılmaz hale getirmiştir. Geniş emekçi kesimler en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmakta, milyonlar asgari geçim sınırının dahi altında yaşamaya mahkûm edilmektedir. Kriz koşulları, her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır. Siyasal iktidar, yurttaşların ihtiyaçlarını gözetmek yerine, tercih ettiği politikalarla yoksulluğu derinleştirmekte ve kalıcı hale getirmektedir. Adil bir ücret, eşitlik, insanca yaşam ve sosyal haklar sürekli olarak geriye itilmekte; halkın omuzlarına yüklenen hayat pahalılığı toplumda öfkeyi ve adalet arayışını büyütmektedir.
Tek adam rejimi, iktidarını sürdürmek amacıyla ardı ardına hamleler yaparak siyasal gündemi sürekli olarak yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. ABD ve AB ile yürütülen pazarlıklar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne dönük yargı operasyonları, Kürt siyasal hareketiyle kurulan temaslar ve yeni anayasa tartışmaları birbirinden bağımsız gelişmeler değil; iktidarın varlığını korumaya yönelik bütünlüklü stratejisinin parçalarıdır. AKP’nin temel amacı, yıllar içinde inşa ettiği rant ve talan düzenini sürdürmek, siyasal ve hukuksal sorumluluklardan kaçınmak ve iktidarını her koşulda devam ettirmektir.
Kadınlar ise siyasal iktidarın otoriterleşme sürecinin doğrudan hedefi haline gelmiştir. Kadınların yaşam hakları, kazanılmış yasal hakları, kamusal alandaki varlığı ve emeği sürekli bir saldırı altındadır. Kadın cinayetleri artarak devam ederken İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen hükümet 6284 sayılı kanunu gerektiği gibi uygulamamakta, cinayetleri önleyecek hiçbir politika üretmemektedir.
Ekonomik kriz, kadınlar açısından çok daha yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Derinleşen yoksulluk, güvencesiz işlerde çalışma, düşük ücret ve artan bakım yükü kadınlar için yaşamı daha zor hale getirmektedir.
2025 yılını “aile yılı” ilan eden iktidar kadınları kamusal alandan uzaklaştırıp; kadınları aileye ve anneliğe hapsetmek istemektedir. Kamusal hizmetlerin giderek daraldığı ülkemizde bakım yükü kadınların omuzlarına yüklenmektedir. Kreş ve hasta bakım merkezlerinin kamusal bir hizmet olarak sunulmaması büyük bir sorun iken şimdi pedagojik niteliği olmayan “komşu annecilik” gibi projelerle çocuklar evlere kadınlar ise ev içi güvencesiz işlere mahkûm edilmektedir.
Bu süreçte Diyanet’in fetvaları ile kadınlar hedef haline getirilmektedir. Edep ve hayayı kadın bedeni üzerinden tanımlayan diyanet fetvalarla kadınları hedef haline getirmektedir. Laik hukuk devleti ilkelerini hiçe sayarak kadınların medeni haklarından vazgeçmesini talep etmektedir. Eşit mirası dahi kadınlara hak görmeyenler yaptığı açıklamalarla kadınları şiddete açık hale getirmektedirler.
Sene başında yayımlanan genelgeler ile kadın eğitim emekçilerine yönelik kılık kıyafet dayatmaları, kadınların bedenleri ve yaşam tarzları üzerinde denetim kurmaya çalıştıklarının göstergesidir. Okullarda kız çocuklarına yönelik baskılar da artmaktadır. Serbest kıyafet uygulamasının kalkması ile bazı okullarda yasaklı kıyafet listeleri oluşturulmaktadır.
Son dönemde gündeme gelen “kız okulları” uygulaması, laik, bilimsel ve karma eğitime doğrudan bir müdahaledir. Bu uygulama, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini kurumsallaştırmakta, kız çocuklarını toplumsal yaşamdan soyutlamayı hedeflemektedir.
Her Yerde Her An Mücadele
DSD Kadın Meclisi olarak bizler, kamusal alanı, emeğimizi ve yaşamlarımızı savunmaya eşitlik, laiklik ve özgürlük temelinde örgütlü mücadeleyi büyütmeye kararlıyız. Gericiliğe karşı laikliği, yoksulluğa karşı emeği, şiddete karşı dayanışmayı büyütmeye ve örgütlemeye kararlıyız.
Bu saldırıların hiçbiri bizi yıldıramayacağı gibi haklarımızdan, emeğimizden, bedenimizden ve yaşamlarımızdan vazgeçmeyeceğiz. Kadınların eşit, özgür ve şiddetsiz bir yaşam mücadelesi, emperyalizme, gericiliğe, patriarkaya ve sömürü düzenine karşı yürütülen ortak mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bugün bizlere dayatılan yoksulluk, güvencesizlik, itaat ve aileci politikaları kabul etmiyoruz.
Kadın emeğini görünmez kılanlara, yaşamlarımızı aile içine hapsetmek isteyenlere, bedenlerimiz ve kimliklerimiz üzerinde tahakküm kurmaya çalışanlara karşı bulunduğumuz her alanda direnmeye devam edeceğiz. Sokakta, işyerlerinde, okullarda, mahallelerde ve sendikalarda örgütlenerek, dayanışmayı büyüterek mücadeleyi yükselteceğiz. Kazanılmış haklarımızın gasp edilmesine izin vermeyecek, laiklikten, kamusal hizmetlerden ve eşit yurttaşlıktan vazgeçmeyeceğiz.
DEVRİMCİ DAYANIŞMA DUYGULARIMIZLA SİZLERİ SELAMLIYORUZ.
VARDIK! VARIZ! VAR OLACAĞIZ!
DSD KADIN MECLİSİ




