Vaat Edilen Bir Gelecek Yok, Birlikte Kazanmak Dışında Bir Seçenek De…

Vaat Edilen Bir Gelecek Yok, Birlikte Kazanmak Dışında Bir Seçenek De…

PAYLAŞ

Toplumu rıza ile yönetemediği/yönetemeyeceği açık olan Saray rejimi, zorla yönetme derdinde. Kayyumlarla yerel yönetimleri, faşist çeteler eliyle üniversiteleri zapt etmeye çalışıyor. Topluma üniversiteler üzerinden palalı milisleri, zor aygıtlarını devreye sokabileceği mesajını veriyor. Buna karşın gençliğin, halkın direnme eğilimleri geri çekilmiş değil. Emekçileri sefalete, emeklileri açlığa mahkûm ettiği ekonomik koşullar altında, gündemi sürekli meşgul edecek konu başlıkları yaratarak algı yönetimiyle idare etmeye çalışıyor. Okulları ve tüm kamu kurumlarını ideolojik-politik av sahası haline dönüştürmüş durumda.

Topyekûn kurumsuzlaştırma, kuralsızlaştırma ve hukuksuzlaştırma dalgasıyla karşı karşıyayız. 29 Ekim’de birçok okulda asılan Erdoğan posterleri, artık okulları öğrencileri kendi politik kampanyaları doğrultusunda kullanmaktan çekinmeyeceklerini gösteriyor. Maarif Vizyonu Modelindeki dil, AKP’nin Türkiye Yüzyılı söylemiyle paralellik arz ediyor. Bu dil ve söylemi; müfredata, okullara ve tüm kamusal yaşama zerk etmeyi amaçlıyorlar. Cumhuriyetin yüzüncü yılında yeniden parti devletine, tek adamlığa geri dönmüş durumdayız. Tüm bunlara karşı nostaljik bir Cumhuriyet savunusu değil, emekten halktan yana devrimci-demokratik bir cumhuriyeti inşa etme perspektifi ihtiyacımız olan…

Kamuyu kazanmalıyız…

Devrimci bir kamusal dönüşüm ufkuyla kamuyu kazanmaktan başka seçenek yok. Ortak alanların, kamusal varlıkların/hizmetlerin, yani halka ait olan ne varsa geri alındığı ama kamu üzerinde emekçilerin söz yetki ve karar sahibi olduğu bir düzenin nüvelerini yaratmak bu devrimci dönüşümün esası olmalıdır. Düzenin kurullarını (öğretmenler kurulu, kurum idare kurulları) dahi fiili meclislere dönüştürerek, işyerine veya işyerinden doğru merkezi kararlara dair süreçlere tüm emekçileri dahil ederek meclisleşme faaliyeti yürütülmelidir.

Sınıf mücadelesi içerisinde işyeri meclisleri; istihdam statüsü farkı, görev farkı, siyasal/etnik/dini kimlik farkı gözetemez. İşyerindeki tüm emekçileri kapsamalıdır. “Dil farkı bilmeden, din farkı bilmeden” tüm emekçilerde emek mücadelesinin taleplerini bilince çıkarmak birleşik emek mücadelesinin gereklerindendir. Bu meclisler somut sorunlar ve talepler etrafında tüm emekçileri kapsamalıdır. Ancak bu yönde tüm iradesine karşın kapsayamayacağı kimseler de olabilir. Bu kişiler emekçilerin kendi yaşamlarına dair söz hakkı olmasından siyasal olarak rahatsız olan, emekçilerin özneleşmesine karşı dil ve tutum geliştiren, dar siyasal/ekonomik çıkarını gözeten kontra yapı ve kimselerdir.
Bizim görevimiz, duruma ya da politik atmosfere göre pozisyon almak değil; meclislerde tartışarak alınan kararları sendikanın politikası haline getirmek ve gerektiğinde bağımsız bir duruş sergilemektir. Toplumsal muhalefeti daraltan, tabanı dışlayan yapılara karşı mücadelenin başka bir yolu yoktur. Birleşik emek mücadelesi yalnızca bir hak arayışı değil, kamusal alanı sermaye ve gericilikten geri alma mücadelesidir. Gerçek kamusallık, devletin değil; halkın ve emekçilerin doğrudan denetiminde olan kamusallıktır. Kamuyu kazanmak, devletin ideolojik aygıtlarını talep etmek değil, onları emekçilerin ortak denetimi altına almak demektir.

Laikliği kazanmalıyız…

İşyerlerinde yaptığımız toplantılarda kamu emekçilerinin tepkilerinden anladığımız kadarıyla; bu ülkede yönetenlerin başörtülü kadınları sağ-sol skalası içinde belli bir siyasal kompartmana yerleştirme konforu artık bitmiştir. İşyerlerinin sosyolojisini doğru kavramak gerekir. Siyasal şablonlar, yaşam tarzı üzerine kurulu kimlik kategorileri giderek aşındı, belirsizleşti. Bu kısım işyerlerinde emekçilerin kimliklerine dair söylediklerimizdir. ANCAK bir de madalyonun diğer yüzü var: Siyasal İslamcı Saray Rejimin gerici politikalarının karşısında ise laikliği kazanma mücadelesi ihtiyacı her geçen gün daha yakıcı hale geliyor. Kamu yönetiminin dini referanslardan arındırılması, bilimsel eğitim, zorunlu din dersinin seçmeli hale getirilmesi ve (artık daha da zorunlu hale gelen) seçmeli din derslerinin kaldırılması, devletin inançlar karşısında eşit ve tarafsız olması, dini vakıflarla tüm protokollerin iptal edilmesi, tarikatlar Diyanet ve tüm dini yapıların eğitim alanından tamamen çekilmesi, hiçbir inanç kesimine imtiyaz sağlanmaması gerçek bir laikliğin somut talepleridir. Bu somut talepleri ikirciksiz bir şekilde savunmak tarihsel görevlerimizdendir.

Merdiven altı imalathanelerde sömürülen kadınların da, mülakatta mağdur edilen eğitim emekçilerinin de inancı, kimliği sorulmaz. Dinin sömürüye rıza üretme mekanizması haline getirildiği bu koşullarda her tür kimlikten ezilen, sömürülen emekçinin de laikliğe ihtiyacı olduğunu unutmayalım. Marx’a göre, dinsel yabancılaşma/dinsel ideolojinin sönümlenmesi onu zorunlu kılan maddi şartların ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Laiklik, “çağdaşlık”, “modernlik” gibi kavramlarla seküler bir kılık-kıyafet ve yaşam biçimine indirgenemez. Laiklik, bizim açımızdan salt bir inançlar arası tarafsızlık ilkesi değil; sınıfsal karakteriyle tanımlanan tarihsel bir özgürleşme alanıdır. İnanç ve inanmama hakkını eşit biçimde savunmakla birlikte, dinin ideolojik bir aygıt olarak devlet üzerindeki etkisini sonlandırmak —yani insanı değil, devleti dinsizleştirmek— kamuda dini imtiyazların ortadan kaldırılması ve aklın özgürleşmesi açısından temel bir tarihsel zorunluluktur.

Buna ek olarak, -dili, dini, kıyafeti, yaşam tarzı ne olursa olsun- her kimlikten emekçinin mücadeleye dahil olmasını önemsesek de, sendika takvimleri gibi görsellerde AKP’nin toplum mühendisliği ve yukarıdan aşağıya inşa etmeye çalıştığı siyasal hegemonyayı besleyecek imgelerden kaçınmalıyız. Neticede sınıf, kimliklerin toplamından çok daha fazlasıdır. Birleşik bir emek mücadelesi perspektifi; başörtülü mülakat mağduru öğretmeni de, çocuğunun geleceğini kurmaya çalışan başörtülü veliyi de, hakları için direniş çadırında bekleyen başörtülü işçiyi de dışlamaz. Ancak yenildiğimiz bir konuyu da unutmayalım: 11 yaşındaki çocukların başörtüsü özgürlüğü olamaz. Çocukların en temel özgürlüğü çocuk olabilmeleridir. Çocukların örtünmesi özgürlük değil, baskıdır. Çocuklar kendi kararlarını verebilecek yaşa geldiklerinde nasıl giyineceklerine kendileri karar verebilmelidirler.

Cumhuriyetin tarihsel günleri…

Demokratik kitle örgütlerimiz, emek örgütlerimiz 30 Ağustos’u da, 29 Ekim’i de… anmaktan imtina etmemelidir. Felsefenin alanına girerek söylemek gerekirse, bu günler boş gösterendir. Bunların içini dolduracak bizleriz. Emperyalist işgale karşı her kimlikten halkın kolektif irade ve eylemini selamlamakla kalmayıp direnişin öncü yapılarına (meclis, kongreler, kuva-yi milliye halk hareketi …), önder kadrolarına da hakkını vererek ve fakat kendi kavramlarımızla bu günleri anmalı ve ısrarla anlatmalıyız.

Halkların bir arada mücadelesine vurguyla, işgal karşıtı anti-emperyalist halk direnişini, kuruluş dinamiklerinde olmakla birlikte zaman içinde silikleşen meclis iradesini, Cumhuriyet’in ilerici kazanımlarını sahiplenen ANCAK resmi tarihi sorgulayıp tarihsel gerçeklerle yüzleşerek, bunları eleştirip aşarak, devrimci-demokratik cumhuriyeti sendikal alana emekçilerin, ezilenlerin, kimsesizlerin, yok sayılanların cumhuriyeti olarak tercüme ederek bu türden resmi günleri kavramalıyız. Doğru bir perspektifle tarihi değerlendirmek doğru bir perspektifle geleceğe ışık tutmamızı sağlayacaktır.

Birleşik Emek Mücadelesi

Birleşik mücadele, emekçileri statü, görev, kimlik, inanç ya da yaşam tarzı üzerinden ayrıştıran tüm bariyerleri aşmakla mümkündür. Ancak sınıf, -sadece- farklı kimliklerin toplamı değil; ortak çıkarları ve ortak düşmanı (sermaye) olan bir toplumsal öznedir. Birleşik emek mücadelesi, farklı kimliklerin yan yana getirilmesinden ibaret değil, ortak sınıfsal talepler için ortak bir mücadeledir.

Gerçek birlik, yukarıdan yapılan çağrılarla değil, aşağıdan kurulan örgütlü iradeyle mümkündür. İşyeri, okul, hastane, belediye fark etmeksizin, emekçilerin bulunduğu her yerde emek meclisleri kurulmalıdır. Bu meclisler yalnızca sendikal temsiliyeti değil; söz, yetki ve karar hakkını doğrudan emekçilere devreden demokratik yapılardır. İşyeri meclisleri, istihdam statüsü, görev, dil, inanç ya da etnik kimlik farkı gözetmeden tüm emekçileri kapsamalıdır. Bu meclisler birleşik mücadele zeminleri olduğu gibi, aynı zamanda emekçilerin kendi kendini yönetme pratiğinin de nüveleridir.

DİSK ve KESK gibi toplumsal muhalefetin tarihsel öznesi olmuş sendikalarda yaşanan bürokratikleşme ve yozlaşmaya karşı tepki, tabanda, işyeri meclislerinde örgütlenmelidir. Sendikal yapılar ancak bu meclislerin iradesiyle yeniden halkın ve emekçilerin gerçek örgütleri haline gelebilir. Sendikal bürokrasinin tabanın taleplerini pazarlık konusu haline getiren yapısına karşı, kitlesel, meşru ve fiili bir mücadeleyi örebilecek demokratik bir sendikal kültür yaratmak zorundayız.

Bu mücadele, mevcut düzenin restorasyonunu değil; emekten ve halktan yana devrimci-demokratik bir cumhuriyetin inşasını hedefler. Bu cumhuriyet, sermayenin değil emekçilerin; seçkinlerin değil yoksulların, tüm ezilen kimliklerin ve kimsesizlerin Cumhuriyet’i olacaktır. Bu perspektif, nostaljik bir geçmiş özlemi değil, geleceği inşa etme iradesidir.

Tarihsel ilerici birikimi sahiplenirken, resmî tarihin ideolojik tortularını aşmak; bugünün siyasal merkezini yeniden kurmak anlamına gelir. Bugün görevimiz, farklı sendikalar, meslek örgütleri ve taban inisiyatifleri arasındaki duvarları yıkmak; işyerlerinden mahallelere, meydanlara, ülkenin dört bir yanına yayılan bir emek cephesi kurmaktır. Çünkü birleşmeden kurtuluş yoktur. Birleşik emek mücadelesi, yalnızca bugünü savunmak için değil; yarının özgür, eşit ve dayanışmacı toplumunu kurmak içindir.

Son söz yerine…

Bugün bütçe tartışmaları sürüyor. Bütçe; iktidarın ekonomik tercihlerinin ve sınıfsal yöneliminin aynasıdır. Saray rejimi, bütçeyi halkın değil sermayenin, yandaş vakıfların, savaş politikalarının hizmetine sunmaktadır. Eğitimden sağlığa, barınmadan enerjiye kadar kamusal kaynaklar, talan ve yoksullaştırma düzeninin finansmanı haline getirilmiştir. Bu koşullar altında bütçe mücadelesi, teknik bir mali süreç değil, emekçilerin siyasal bir mücadele başlığıdır. Dolayısıyla kamu emekçileri, bütçe dönemini bir sınıf mücadelesi dönemi olarak örgütlemelidir.

Birleşik emek mücadelesi, bütçe döneminde somut biçimini bulmalıdır. Çünkü bütçe, iktidarın tercihidir; bizim ise yaşam hakkımızdır. Saray’ın savaşına, yandaşa, gericiliğe, sermayeye ayrılan her kuruş, emekçilerin sofrasından eksilen lokmadır. Bu nedenle diyoruz ki: Kamusal bütçeyi geri alalım! Halkın bütçesini halkın meclislerinde yapalım! Birleşik emek mücadelesiyle yeni bir kamusallığı inşa edelim!
Yönetenlerin emekçi halkımıza vaat ettiği bir gelecek olmadığı gibi, yarınları birlikte kazanmak dışında bir seçenek de yok…

Devrimci Sendikal Dayanışma Eskişehir Meclisi