
Her kavramı üreten ve ortaya çıkaran bir tarih ve bu tarihin güçlü bir arka planı vardır. Laiklik kavramının da ortaya çıkışı yoğun toplumsal çatışmalar, savaşımlar sonucunda olmuştur. Bugün hala devam eden bu çatışmada doğru yerde durmak, hem tarihsel sürece hem de bugün aldığı biçimine kısa ve özlü bir gezintiyi zorunlu kılıyor.
Laikliğin kavramsal ve tarihsel arka planına doğru bir fikri gezintiye çıktığımızda görülüyor ki oldukça çatışmalı ve çetrefilli bir süreç yaşanmıştır.
Batının (Avrupa) çok parçalı feodal yapısı içinde ciddi bir güce erişen kilise bu gücünü toplumun tüm yaşam alanlarında Tanrıyı egemen kılmaya yönelik bir inşa faaliyetine girişmiştir. Bu girişim siyasi otoritelerle kiliseyi karşı karşıya getirmiş ve yoğun bir mücadele içine sürüklemiştir. Bu karşı karşıya gelişlerde, dönemin sosyologları, bilim insanları da -bir kısmı siyasi otoriteden bir kısmı da kiliseden yana- ikiye ayrılmışlardır.
Aegidius Colonna: “Evrensel düzende bir hiyerarşi bulunduğunu, bu hiyerarşi içerisinde ruhun maddeye üstün olduğu gibi, ruhani olanında dünyevi olana üstün olduğunu ifade etmiştir.” Böylece felsefi olarak, Kilisenin üstünlüğünü temellendirmeye çalışmıştır.
Diğer yandan Marsilius, Hz İsa’nın “Benim krallığım yeryüzü krallığı değildir.” ve “Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya, Sezar’ın hakkını Sezar’a verin” sözlerini esas alarak, Kilisenin Dünyevi egemenlik ve güç taleplerine karşı çıkmıştır. 18. yüzyıl feodal yapı ve çatışmaların yüzyılı olmakla birlikte, işçi sınıfının ortaya çıkışı ve sınıf çatışmalarının da yüzyılıdır da. Bu yüzyılın sonlarına doğru burjuvazide sınıfsal bir yapı olarak ortaya çıkmıştır. Burjuvazi iktidara ortak olmak ve hatta iktidarı ele geçirmek için kiliseye karşı kralları desteklemesi neticesinde yeni bir toplumsal formasyon olarak laikleşme süreci başlatılmıştır. Burjuvaziyi ilk ortaya çıktığı dönemlerde “ilerici-devrimci” kılan da Kiliseye ve feodalizme karşı yürüttüğü mücadeledir.
Fikret Başkaya, bu mücadeleler süzgecinden varılan sonucu: “İnsan haysiyetinin yeniden tesisi demek olan, eşitlik, özgürlük, kardeşlik, laiklik, sekülerizm ve demokrasi kavramlarının arka planında modern çağın iki büyük devrimi olan Fransız ve Ekim devrimlerinin yarattığı zihinsel ve entelektüel birikim ve enerji vardır. Ve insanlığın rotasının var olandan kopuşun ve değiştirdiğinin ilk adımları bu aydınlanma hareketleridir. Değişen bu rotanın en önemli yönelimi de LAİKLİKTİR.” Şeklinde özetliyor.
Engels’e göre de Fransa’daki büyük devrim ile birlikte eski yapıdan, geçmişin geleneklerinden radikal bir kopuş gerçekleşti. Devrim Feodalizmin son kalıntılarını ortadan kaldırarak eski Roma Hukukunu modern Kapitalizmin koşullarına güçlü bir uyarlama yaptığını ifade eder. Devamla Engels, gelişen burjuvazinin kurumlaşmış din ile çarpışmasının doğrudan sınıf çıkarlarıyla ilgili bir zorunluluğun sonucu olduğunu (Marx-Engels) ifade eder. Bu gelişmeler de dikkatimizi çeken şu: Dini uygulamaların ve Kilisenin oluşturduğu egemenlik anlayışının feodalizmin ürünü olduğu ve feodalizme sıkı sıkıya yapışmış olması.
Bütün bu yoğun çatışmalar, kutuplaşmalar ve mücadeleler sonucunda 1905 ve 1907 yıllarında Fransa’da çıkarılan kanun maddeleriyle laik devlet, laik düşünce ve hatta laik eğitim yasal güvencelere kavuşturulmuştur. Laikliği güvence altına alan maddeler şöyle:
MADDE-1: Cumhuriyet vicdan hürriyetini garanti eder. Kamu düzeni için ilan edilmiş kısıtlamalar çerçevesinde, mezheplerin tatbik hürriyetini de teminat altına alır.
MADDE- 2/1: cumhuriyet hiçbir mezhebi ne tanır, ne ücretinin öder, ne de ona parasal destek sağlar. Bu iki madde ile Laik devletin din ve mezhepler karşısında ki ödevini özetlemiştir.
LAİKLİK TANIMLARI VE YAKLAŞIMLARI
Laiklikle ilgili farklı düşünce ve görüşler olmakla birlikte, iki temel yaklaşım olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birincisi laikliği Hıristiyanlığa uygun bir yaklaşım olduğunu savunan ve İslamiyet te uygulanamayacağını ifade eden görüştür ki daha çok dini çevrelerin görüşüdür bu. Diğeri laik ve seküler çevrelerin, demokrasi ve insan hakları açısından laikliği zorunlu olarak gören çevrelerin görüşüdür.
Mehmet Ali Kılıçbay’a göre: Din küresinin (dinin) siyaset, devlet yönetimi veya herhangi bir dünyevi yönetim ekonomi, eğitim, toplumsallık vb. dünyevi alanlara yönelik hiçbir talep müdahale, öneri ve çözümün olmadığı… Buna karşılık maddi kürenin ayin, ibadet, iman, inanç vb. alanlarına yönelik hiçbir düzenleme talep ve hakkının olmadığı bir toplumsal formasyon laiktir, diyebiliriz. Öte dünya veya din küresi, bu dünyanın veya maddenin küresine müdahale etmediği (ve tersi) sürece laiklik vardır. Aksi takdirde yoktur.
Erkan Akın: Ne adına olursa olsun toplumun baskı altına alınmasının, tek tip bir yaşam modelinin ve inançlar-düşünceler sisteminin kabulüne zorlanmasının bir aracı değil, özgürlüklerin önünün açılmasının, farklı inanç, düşünce ve dinlerin bir arada yaşayabileceği barışçıl çoğulcu bir zeminin oluşturulmasının bir yöntemi olarak anlaşılmalıdır, der.
Toparlarsak, siyasi ve Dinsel otoritelerin-kurumların birbirinden ayrılıp, birbirine karşı özerklik kazandığı, egemenliğin tanrıya veya daha kapsayıcı bir ifadeyle söylemek gerekirse, kutsal olana dayandırılmadığı, devletin siyasal örgütlenmesini, hukuk düzenini, herhangi bir işlem ve eylemini, kutsal olanla meşrulaştırmadığı, devleti dinler inançlar karşısında tamamen tarafsız bir konuma iterek, değişik inanç gruplarının hiyerarşik derecelendirmeye tabi tutmadan eşit koşullar içinde bir arada yaşamasını güvence altına alan ilkeye LAİKLİK diyoruz. (Hakan Mertcan)
Laiklik dinsizlik olmadığı gibi, toplumu dinsizleştirme yönünde kullanılabilecek bir yol da değildir. Bununla birlikte devletin hukuk ve siyasi varlığının meşruiyet kaynağı da değildir. Tersi bir yol, yani devlet veya iktidarlar meşruiyetlerini dine veya manevi varlıklara dayandırırlarsa çok ciddi teokratik ve otoriter düzenler ortaya çıkarıyor. Laiklik: “Ne dinin devlete, ne de devletin dine hükmetmemesi ve müdahale etmemesidir.”
Laiklik gerçek anlamda demokrasi ve özgürlüklerin güvencesi ve olmazsa almazıdır. Laik devlette bulunması gereken ilkeleri sıralarsak:
- Devletin siyasal ve hukuksal yapısının dinsel-kutsal olanla meşrulaştırmaması.
- Devletin, dinsel kurumlaşmaya kendi içinde yer vermemesi ve bunun tamamlayıcısı olarak dinin de devletten bağımsız bir biçimde örgütlenmesine izin verilmesi.
- Devletin dinler karşısında tarafsız bir konumda bulunması; devletin bir dini veya mezhebi tesis, tercih veya himaye etmemesi, bütün dinlerin ve mezheplerin mensuplarına ve tabi dinsizlere eşit muamelede bulunması.
- Resmi bir devlet dinin olmaması, bunun doğal bir sonucu olarak, devletin, dini eğitimi ve öğretimi zorunlu hale getirmemesi.
- Din, vicdan ve ibadet özgürlüğünün güvence altına alınmış olması.
Din toplumsal ve tarihsel bir gerçektir. Birey ve toplumsal işlevler görmektedir. Ancak: Bu gerçeklik doğası gereği dogmadır. Dinin yazılı kuralları vardır, değiştirilemez, şüphe edilemez. İnanılır ve yerine getirilir. Ve bütün sorunların cevabı da onun kutsal kitaplarında mevcuttur. Başka türlü düşünmek ve davranmak şirktir, şeytanlıktır.
İdealistler (yaratılışçılar) her şeyi yaratan bir tanrının olduğuna inanırlar ve işleri kolaydır. Ve her şey de insanın işine yarayacak şekilde yaratılmıştır. Bu nedenle de insanlar Tanrıya tapınmalı ve ibadet etmelidir. Ancak bilim böyle değildir. Bilimin gelişim yasaları da böyle değildir. O nedenle dinsel olanla bilimsel olan birbirinden çok farklıdır. Bilim dogmalarla, tereddüt ve bocalamalarla ilerlemez. Böyle de olmamıştır zaten. Binlerce yılı aşkın bir süredir, geleneksel ve kendi içinde bir düşün ve felsefe karşısında; Eleştirel akıl ve bilimle mücadele edilir. Bu yolda ise kararsızlık ve bocalama olmaz. Bugünde özgürlükler ve bir takım liberal düşünceler yüzünden bilimden ve bilimsellikten ve bilimsel eğitimden taviz verilemez, tereddüt gösterilemez. Bu dinsel olanın hangi biçimi olursa olsun. Şimdi bilim, bilimsel eğitim ve eleştirel akıl yaklaşımlarından laikliğe doğru yol alalım.
Eleştirel Düşünme
İçinde yaşadığımız çağ, gerçek eleştiri çağıdır. Dinler ise genellikle kendi kutsallığına yaslanarak, kendi görkemine sığınarak kendilerini eleştiriden muaf tutma yolunu benimserler.
Eleştirel düşünme, kişinin gerek kendi gerekse başkalarının inanç ve kanaatlerinin doğru veya makul olup olmadığını belirlemesi ve iddiaların doğru olup olmadığının araştırılmasıdır. Çünkü Eleştirel düşünmenin normu akıldır. Normu akıl olan eleştirel düşünce, kuşkusuz birçok zülf-i yare dokunacaktır. Dolayısıyla, bu da öğrenme, düşünce ve ifade, eleştirme ve sorgulama özgürlüğünü gerektirir. Bu özgürlük eleştirel düşünmenin ön koşuludur.
Eleştirel düşünme; anlaşılır bir dil kullanarak, entelektüel dürüstlükle, bilimsel veriler ışığında bir iddiayı gerekçelendirme ve kanıtlama işidir. Yani doğrudan bir “bilim okuryazarlığıdır”.
Bilimsel ve Laik Eğitim
Laik ve Bilimsel eğitime neden ihtiyaç duyduğumuzu ve neden bizim için vazgeçilmez olduğunu anlamak ve kavrayabilmek için, sanıyorum kısa da olsa tarihsel süreç içinde dinin müdahale ettiği zaman dilimlerinde bilim alanlarında neler olduğuna bir bakmak gerekiyor.
Bugün ülkemizde laikliğe, sekülerizme ve doğal olarak demokrasiye karşı bir savaş ve bir mücadele yürütülüyor. Bunu yaparken ya bir “sessizlik kıyımı” sürdürmek, yani ondan hiç söz etmemek ya da giderek bilgiden –bilimsel bilgiden- zaten uzaklaşan toplumu, bilmeyenleri kandırmaya yarayan düzmece kanıtlarla ( H. Yahya- evrim atlası vb.) yanıltmak ve taraf toplamak çaba ve faaliyeti sürdürülüyor.
Bugün de anaokullarına kadar din eğitimi indirilerek, Eğitimin birçok aşamasında ve kurumlarında eleştirel aklı, düşünceyi devre dışı bırakarak bir dindarlaşma faaliyeti sürdürülüyor.
Bu yeni bir durumda değildir aslında. İnsanlık tarihi sınıflar savaşı olduğu kadar, din ile biliminde savaşıdır. Sınıflar savaşının nasıl ki tarafları varsa, bilim ile dininde tarafları vardır.
Yunan efsanesine göre; insanların zekâsını aydınlatmak istediği için, Olympus’un Tanrıları Prometheus’u bir kayaya bağlıyor. Gene bilim ağacının meyvelerinden tatmak istediği için, Hz. Adem cennetten kovuluyor.
Her çağda her dönemde bu dinsel baskılar yaşanmıştır. Atina’nın puta tapanları Sokrates’e baldıran zehri içirirler. Filozof Demokrites Abder’den kovulur. Heraklites Efes’ten sürgün edilir. Katolik Kilisesi Galile’yi hapse atar. Yine Katolik kilisesi Kompenalta’ya olmadık işkenceler yaptı. Gijardono Bruno’yu Roma’da, Vanini’yi Toulose’da diri diri yaktılar. Engizisyon milyonlarca insanı zindanlarda çürüttü. Gene milyonlarca insanı ateş toplarının içinde yakıp kül etti. Protestonlar Cenevre’de tanrıbilimci Michel Servet’i diri diri yaktılar.
Modern düşüncenin kurucusu Descartes kilisenin takibinden kurtulmak için, ülkesi Fransa’dan ayrılıp 20 yıl Hollanda’da sığınmacı olarak yaşamıştır. Darwin ve Darwinciler ABD Protestan Kilisesi tarafından mahkemeye verilerek mahkûm ettirilir.
İslam Tarihinde de durum farklı değildir. İbni Rüşt, İbni Hazm, Nesimi ve daha birçok bilim adamı. İslam Dininin gazabına uğramıştır. İçinde bulunduğumuz yüzyılda İŞİD, El-Kaide, Taliban vb. yapılar faaliyet gösterdikleri yerlerde bilim adına, sanat adına ne varsa yerle bir ediyorlar.
Laik bir eğitimin başlıca direklerinden biri bilimsel düşünüş, diğeri insan haklarıdır. Tamamlayıcı olan da gerçek bir demokrasidir.
Keşfedilmiş bilgiler ya da sonuçlarla, bu sonuçları oluşturan düşünüş biçimi, varsayımlar, yöntem anlayışı, doğruluk ve doğrulama anlayışı, kanıtları bulma ve değerlendirme, kısacası; rasyonel yaklaşım bilimsel eğitim yaklaşımıdır.
Bilim, gerçeği bulmak için gösterilen rasyonel bir çabadır. Rasyonel yaklaşım ise; somut olana, doğrudan veya dolaylı olarak doğrulanabilir veya yanlışlanabilir olan iddialara, teorilere değer veren, akıl yürütme ilkelerine güvenen bir entelektüel tutumdur. Bilim de kendi bulgularını, yöntemlerini ve varsayımlarını sorgular, düzeltir. O, bulunmuş bir sonuçlar toplamından çok sonuçlara gitme yöntemidir, bilgiden çok bilgi üretme becerisidir.
Dinler ise eleştirel düşüncenin ve laikliğin koruduğu değerleri (din ve vicdan özgürlüğünü, düşünce özgürlüğünü, başka inançları benimseyenlere hoşgörüyü, bireylerin kararlarına ve seçimlerine saygıyı) savunsalardı sorun olmazdı. Dinler aynı zamanda bireylerin din ve vicdan özgürlüğüne de karşıdırlar. Bireyler üzerinde inanç tekeli kurarlar. Aynı tekçi ve tekelci yaklaşımını bilim ve bilimsel çalışma sonuçları üzerinde de uygular.
Bilimin ve Bilimsel eğitimin gereği ve önemi açısından şu bilgisel soru herkese yöneltilmelidir. İnsanlar neleri biliyor ve bunları nereden biliyor. Ya da insanlık bugüne kadar ki gelişmeyi din sayesinde mi yoksa bilim sayesinde mi gerçekleştirmiştir. Gerçeğe ve gelişime; kutsal ayetlerin ve din görevlilerinin öğrettikleriyle mi, yoksa aklın ve bilimin yol göstericiliği ile mi ulaşılmıştır.
Gerçek, öğrenilip sorgulanmadan benimsenen, insanın dışında olan bir şey midir; yoksa insan özgür biçimde, kendi çalışması, düşünüp tartması ve deneyler yardımıyla mı gerçeğe ulaşır.
Tüm bu gerçekler ışığında bizler, bilimden ve bilimsel (soran, sorgulayan, şüphe eden, deneylere başvuran, gözlemler yapan tartışan, tartıştıran vb.) eğitimden ödün vermez, vaz geçmez. Eğitimin her sürecinde ve insanın tüm var oluş alanlarında bilime başvurur.
Türkiye’nin Laiklik Serüveni ve Gerçek Laikliğin Önündeki Barikatlar
Osmanlı Devleti Halifelikle yönetilirdi. Bu dinsel nitelikli Osmanlı Devletinde, yalnız devlet hayatı değil, toplumun yaşantısı da dini kurallarla tanzim edilirdi. Ancak Tanzimat la başlayan Osmanlı Devletinin geleneksel yapısındaki değişimler ve gelişmeler, hukuk ve eğitim alanında da din dışı unsurların benimsenmesinin olanaklarını oluşturmuştur.
– Şeriye Mahkemelerinin yanı sıra nizamiye mahkemelerinin kurulması
– Medreselerin yanı sıra laik (karma) okulların açılması gibi.
1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, Osmanlı geleneksel devlet yapısının devamını reddeden siyasal, hukuksal, sosyal ve eğitim alnında yeni bir rejimin inşasına yönelen bir çaba başlamıştır. Ümmet ve din anlayışına dayanan bu düzenden vazgeçip, farklı bir siyasal düzen oluşturma çabasıdır bu. Bu yeni rejim inşa edilirken “muasır medeniyetler” seviyesine yükselmenin olmazsa olmazlarından birinin ‘Laikleşme’ olduğu kabul edilir. Bu doğrultu da şu adımlar atılır.
– Saltanat kaldırılması (Kasım 1922)
– Hilafet kaldırılması (Mart 1924 )
– Tevhid-i Tedrisat (eğitim ve öğretimin birleştirilmesi) kanunu. Buna bağlı olarak;
-1927’de din derslerine katılım için veli onayının alınması.
– 1930’dan itibaren kademeli olarak okullardan din derslerinin kaldırılması.
– Din İşlerini düzenleyen ‘Şeriye Vekilliği’nin kaldırılması (Mart 1924)
– Türbe, tekke ve zaviyelerin kapatılması (Kasım 1925)
– Medeni Kanun’un kabulü (Şubat 1926)
– Sosyal alan ve giyim kuşamda yapılan değişiklikler vb.
Tüm bu alanlarda yapılan değişiklikler, atılan adımlar girici yapı ve kurumlarla bir hesaplaşma, din, inanç ve vicdan özgürlüğünü güvence altına alma, çağdaş dünyayla buluşma görüntüsü yaratsa da, uygulamalar çok farklı olmuştur. Uygulama; dinin devletin denetimine alınması, din alanına giren konularda geniş bir denetim ve müdahale yetkisi tanıyan biçime dönüşmüştür.
Bu nedenledir ki, din işlerini düzenleyen Şeriye Vekilliği kaldırılmış ve hemen yerine ‘Diyanet işleri Reisliği’ kurulmuştur. Osmanlıda Şeyhülislam din işlerini düzenlerken, Cumhuriyetle birlikte bu görevi Diyanet İşleri Başkanlığı üstlenmiştir. Yine 1930’lu yıllarda okullardan (ilk ve ortaokul) kaldırılan din dersleri 1949’dan itibaren tekrar müfredata girmiştir. Bundan böyle Devletin en önemli ideolojik aygıtı olan eğitim alanında, din sürekli olmuştur.
1982 Anayasasıyla zorunlu hale gelen din eğitim, AKP döneminde 4+4+4 kademeli, zorunlu eğitim (dayatmasıyla) yasasıyla katmerlenerek eğitim alanına girmiştir. 1982 Anayasası ile topluma giydirilmeye çalışılan deli gömleğinin en önemli ayrıntısı din alanına dair düzenlemelerdir. “Daha kolay hükmedilebilir ve yönetilebilir toplum, muhafazakâr toplumdur.” Toplum mühendisliği alanının bu tespitleri ile Anayasal eşitliklere sahip yurttaşlar yerine… Türk, Sünni dindar nesiller yetiştirmeyi esas almışlardır. Böylece Türk-İslam sentezine boyanmış toplum yaratma çabası hız kesmeden devam etmiştir.
12 Eylül’ le başlayan ve herkesçe bilinen bu yaklaşım AKP iktidarı süresince tavan yaparak ilerlemiştir.
2010 yılında, dini eğitim programlarının uygulanmasına ilişkin, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü: “Her eğitim sisteminin yetiştirmek istediği bir insan tipi vardır. İstenilen insan tipine ulaşmada Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri büyük katkı sağlayacaktır.” ifadesini kullanmıştır. Aynı iktidarın Başbakanı bir konuşmasında amaçlarının ‘dindar ve Kindar nesiller yetiştirmek’ olduğunu açıkça ifade etmiştir.
Din eğitiminin devlet okullarına sokulması çabası bunlarla da yetinilmemiş…
– Anaokullarında yemeklere dua ile başlanması
– Okullarda mescitler açılması ve bunun yasal statüye kavuşturulma çabaları
– Bazı yerlerde derslere sarıklı, sakallı şahısların girmesi
– Türbanla derslere girilmesi
– Zorunlu din dersleri
– Seçmeli (zorunlu) din dersleri
– Karma eğitimin yanlışlığının (kötülüğünün) tartışılması
– Kız ve erkek yurtlarının ayrışması ve farklı yerlere taşınması
– ‘Kızlı-erkekli evlerde yaşıyorlar’ tartışmaları ve müdahaleler
– Kitapların içeriğindeki dini telkin ve öğütler
– Evrim teorisinin giderek okullarda okutulmaması
– Evrimi anlatan öğretmenlere soruşturma ve cezalar verilmesi,
– Kutlu doğum haftasının nerdeyse tüm liselerde kutlanması,
– Dini dernek, vakıf vb. kuruluşlarla Milli Eğitim Bakanlığının, eğitimin içeriğinin niteliğinin belirlendiği protokoller yapması.
– Milli Eğitimde ve okul idarelerinde dinci kadrolaşmalar vb.
Daha onlarca sayacağımız uygulamalar okullardan başlayarak, tüm yaşam alanlarını etkileyen olgular haline gelmiştir. Bu olgular ki laik ve bilimsel eğitimin önündeki barikatlardır.
Diyanet İşleri Başkanlığının varlığı ve bu kurum üzerinden kamusal alana müdahalede bulunması ise, her şeyin üzerine tuz biber ekmektedir. Bu bizim ülkemizin nev-i şahsına münhasır yaklaşımlar; laik ve seküler yaşama giderek şans tanımayacak noktalara sürüklemektedir.
Din eğitiminin devlet eliyle okullara sokulması ve yukarıda saydığımız olgular ve uygulamalar nedeniyle eğitim; demokratik, laik, bilimsel, eleştirel ve çağdaş özelliklerinden uzaklaşmıştır. 4+4+4 düzenlemesiyle birlikte laik, demokratik, katılımcı, özgürlükçü, bilimsel ve eleştirel eğitim yerine, Devlet üretiminin ideolojik yaklaşımlarıyla, Teolojik din eğitimi anlayışı güçlendirilmiştir.
Ne Yapmalı?
“Din toplumsal ve tarihsel bir gerçektir. Bireysel ve toplumsal işlevler görmektedir.” Bir kere bu gerçeklik unutulmamalı ve bir kenara itilmemelidir. Ancak bazı aklı evvellerin ifade ettiği gibi, bu alanı ve bu alanın gereklerini ‘özgürlük’ olarak görme hatasına da düşmemeli. Çünkü din, özellikle de İslam dini sadece din değildir. Aynı zamanda tüm yaşam alanlarına, toplumsal formasyonlara müdahale eden gerici bir siyaset biçimidir. Ne yediğine, giyim tarzına, saçına, sakalına, evleneceğin kişi sayısına, yapacağın Çocuk sayısına, ekonomik alanına, düşünme alanına, eğitim alanına vb. her şeye müdahale ediyor. Ama bizi daha çok kadınlar ve kadınların giyim tarzı üzerinden tartıştırıyor. Daha buluğ çağına gelmemiş kız çocuklarına zorla giydirdikleri türbanın, tırnak içinde özgürlüğü ve mağduriyeti üzerine bir tartıştırma ve inşa…
Ancak şunu asla göz ardı etmemek gerekir ki; Dinin sadece biçim şekil ve simge kısımları ile mücadele, öz ve içerik açısından önemli sonuçlar getirmez. Hatta bu durum çok önemli karşı tepkilerin örgütlenmesine yol açabilir. Açmıştır da…
İran, Arabistan, Afganistan ve Türkiye’deki cemaat ve tarikatlar içindeki kadınlara; Başını örtme özgürlüğün kadar, istediğin zaman başını açma özürlüğünde varsa bu bir özgürlüktür, yoksa erkeklere biat ve köleliktir, hatırlatmasını yapmakta bizim görevimizdir.
Biçim üzerinde fazla durmadan öze ilişkin bilimsel ve felsefi çalışmalar ve bilimsel eğitimi öncelemek çok daha önemlidir.
İnsanların biçimsel görünüşlerini, kılık kıyafetlerini değiştirmek ve değiştirmeye çalışmak, düşüncelerini değiştirmekten çok daha zordur. Çünkü ilk elden ilk türden değişiklikler, biçimsel ve görünür değişikliklerdir. Görünürü değiştirmek, karşı eleştiriyi ve baskıyı hızlandıran bir süreçtir. Bugün din adına en çok gürültü koparılan konunun türban olması da bundandır.
Bizler, yukarıda paragraf aralarında çerçevesini çizdiğimiz ve ana hatlarıyla aşağıya maddeleştirdiğimiz gerçek Laiklik anlayışının tarafı, savunucusu ve mücadelesinin kararlığındayız.
Gerçek Laiklik;
1- Yasal, anayasal, hukuksal yazılımlarını hiçbir kutsal külte dayandırmayan,
2- Okullarında zorunlu veya seçmeli derslerle, belli bir dinin, inancın ve mezhep in öğretilerine zorlanmayan,
3- Okullarında genel dünya (tek ve çok tanrılı) dinler eğitimi veren, eleştirel bilimsel eğitim anlayışının önünü açan,
4- Devletin hiçbir dine, inanca mezhep e yakınlık duymadığı, kayırmadığı, finanse etmediği,
5- Devlet tarafından, tüm inanç, mezhep ve dini anlayışların anayasal güvence altına alındığı, bu inançlara sahip kişi ve kurumların eşit yurttaşlık güvencesine kavuşturulduğu.
6- Diyanet işleri başkanlığı gibi bir kurumun tamamen lağvedildiği,
7- Devletin dinden tamamen elini çektiği,
8- Laikliğin tüm inançların güvencesi olarak görüldüğü,
9- Kamusal hizmetlerin her din ve inançtan insanlar için ulaşılabilir kılındığı,
10-Devletin hiçbir şekilde dine müdahale etmediği, dinin de devlete müdahale etmediği özgürlükçü ve gerçek bir laikliktir savunduğumuz.
Yukarıda çerçevesini çizdiğimiz gerçek laiklikle, bugüne kadar uygulanmaya çalışılan Kemalist laiklik yaklaşımı arasında çok temel farklar olduğu açıktır. En klasik ve yalın ifadeyle laiklik; din ve devlet işlerinin yapısal ayrılığını ifade ederken… Türkiye’de uygulanan laiklik modeli, Devlete bağlı din modelini oluşturmuştur. Bu modelle devlet, dini sevk ve idare ederken, zaman zaman da din devlete müdahale etmiştir, ediyor.
Gerçek ve özgürlükçü laiklik olmadan, demokrasi olmaz. Demokrasi olmadan da özgürlükler gelmez.
*Eğitimci-yazar
Kaynaklar: Bitmeyen Kavga Laiklik (Hakan Mertcan)
Bilim Ve Gelecek Dergileri.
Cogito- sayı 1




