DEVRİMİ DİŞİ KUŞ YAPAR! – Pınar İçel

DEVRİMİ DİŞİ KUŞ YAPAR! – Pınar İçel

PAYLAŞ

Sol siyasetin konu kadınlara geldiği zaman egemen bakış açısından çok da farklılaşmadığı söylenir. Neyse ki solun en geri sayılabilecek önermeleri bile toplumda kadına biçilen role ve sağ ideolojilerdeki kadınların yerine bakılacak olursa oldukça ilericidir. Dinci ideoloji o kadar geri gitmiştir ki “Kadın insan mıdır” seminerine kadar vardırmıştır işi.

Akrabalık ilişkisi içinde olduğu (o da anası, bacısı veya avradıysa tabi) kadınlar dışındaki kadınlara saygı duymayan erkek bakış açısı öteki kadınlara yönelik her türlü aşağılamayı ve kötü muameleyi meşru görmekte, kendi üçlemesine de belli sınırlar içinde hareket hakkı tanımaktadır. Bu bakış sorgulanacak, kadınlar kafalarını kaldıracak olursa kadim düzen bozulacak, kadınlar itaat etmeyi reddedecektir. Ne korkunç bir senaryo!

Üstelik kadınlar da pek masum değildir; ne de olsa bu erkekleri onlar doğurmuş ve yetiştirmiştir; üstelik kadın kadının kurdudur, hemcinsinin iyiliğini istememektedir; üstelik ne dedikoducudur onlar! Eh, başlarına geleni hak etmektedirler; akılları fikirleri giyim-kuşam, saç-makyaj, fal ve dedikodudadır. Peki gerçekte öyle midir? Bu akıl yürütmeden hareketle pekâlâ söylenebilir ki: O zaman bütün bir toplum da başına gelen her türlü müsibeti, yoksulluğu, yoksunluğu, savaş ve göçleri hak etmekte, baş kaldırmadığına göre başka türlü yaşamayı istememektedir. Yani her “halk layığınca yönetilir, layığımız bu”.

Bunun böyle olmadığını hepimiz biliriz. Doğduğumuz andan itibaren ilmek ilmek örülmüş ideolojik bir ağın içinde büyürüz, sermayenin kölelere ihtiyacı vardır, öyle yetiştiriliriz. Okul, dini kurumlar, medya, konu-komşu-akraba, anne-baba herkes bizi sistemin yeni dişlisi olacak şekilde şekillendirir, sivri yanlarımızı törpüler, mükemmel çalışacak hale getirir. Birey şartlar tarafından verilmiş son halinden sorumlu tutulmazken, söz konusu olan kadınlar olunca nasıl da bir anda suçlu ilan ediliveriyoruz? (yoksa gerçekten birey mi değiliz?) Erkek olmanın kendisi erkekleri belli bir otorite sahibi kılarken kadınları da yine bu oluş hali baştan sindirmektedir, sözü uzatmanın gereği yok; biz ezilenlerin de ezdiğiyizdir. Baba korkusu, ağabey baskısı ve giderek okuldaki öğretmeni, inanması istenen dinin kendisi, aşık olduğu adam, izlediği film, okuduğu roman,  işyerindeki patronu hepsi kadını aynı kalıba sokmanın derdindedir, böyle yetişen kadın da belletilen rollerini sevmeye alıştırılmakta ve yeni kuşakları yetiştirmektedir.

Eğitim hakkından mahrum bırakılan, çocuk yaşta evlendirilen, kendini var edebileceği koşullara ulaşması engellenen kadınlar için yaşamsa elbet çok daha zorludur. Eğitim almanın (her ne kadar eğitim artık pozitivist yanından arındırılıyorsa da), iş sahibi olup ekonomik özgürlüğe sahip olmanın kadınlar üzerindeki özgürleştirici yönü tartışılmaz. Ancak bu şartlarda dahi kadınlar üzerindeki baskı son bulmamakta, toplumda ve ev içinde erkeklerle hala eşitlenmemektedir. Çalışan kadınlar yeni çağın modasıyla hem işini yapmak, hem çocukların yetiştirilmesinin hem de ev işlerinin tüm sorumluluklarını almak, kocalarına hizmet etmek zorunda hissettirilmekte ve tüm bunlara yetişip kendilerinden hep esirgenen toplumsal kabul ve beğeniyi elde etmek için çabalayıp durmaktadır.

Toplumun aklı ve vicdanı olan solun tartışmayı sevdiği ve uzlaşıp ilerlemeyi reddettiği kimi konular vardır. Kadın sorununa yaklaşım bunların başında gelir. 8 Martın adı Dünya Kadınlar Günü mü, Dünya Emekçi Kadınlar Günü mü, kadın sorunlarıyla ilgili erkekli yürüyüş mü erkeksiz yürüyüş mü, kadınların kendi sorunlarıyla ilgili ayrı örgütlenme tariflemeleri sınıfı böler mi, sosyalizm kadınları kurtaracak mıdır, hesaplaşma daha evvelinden gelip daha ötesine mi uzanacaktır..Soruları çoğaltmak elbette mümkün.

Şimdi malumun ilanını bir kenara bırakıp bu sorulara kısa cevaplar üretmeye çalışırsak:

-8 Mart neden Dünya Kadınlar Günü’dür?

Kadınların ezilmesi yalnızca emekçi kimliklerinden ötürü değildir, bu kimliğe sahip olmasalar bile (öğrenci olsalar hatta patron olsalar dahi!) “kadın” olmalarından kaynaklı ezilmişlik yaşarlar. Tacize, tecavüze uğrar, küfürlerin öznesi yapılır, nasıl güleceğine, ne zaman ve kiminle sevişeceğine, kaç çocuk doğuracağına, kılığına-kıyafetine karışılır. Belli bir saatten sonra sokağa çıkması ve tenha yerlerde gezmesi bir sürü tehlikeyi göze alması anlamına gelir. (Evet, erkekler için de gece geç saatte dışarıda olmak tehlikeli olabilmektedir; ancak bu söylemin demogojiden başka bir şey ifade etmediğini, olası tehlikelerin sıklığını anlamak için çok kısa süre düşünmek yeterlidir). Üstelik emekçi kadınlar yine çoğunlukla erkek emekçilerden daha kötü koşullarda, daha uzun süre, daha az ücretle ve güvencesiz çalışmak zorunda kalmaktadır. Üstelik tüm kadınların ev içi emek üretimi görmezden gelinmekte ve görevi sayılmaktadır.

-Eylemler erkekli mi erkeksiz mi olmalıdır, erkekler kadın toplantılarına neden alınmamaktadır?

Hayatın her alanında aşağılanan ve yok sayılan, ezilmişliği belletilen kadınların bir anda bu ezilmişlikten sıyrılıp özgür bireyler olmasını beklemek doğru değildir. Kadınların kendilerine dair fikir üretmeye,  sorunlarını ve çözümlerini birbiriyle tartışmaya ve değiştirmek için yollarını çizmeye ihtiyacı vardır. Ne kadar iyi niyetle olursa olsun erkeklerle bu tartışmaların yürütülmeye çalışılması bu imkanları kısıtlamakta, eylemlere erkeklerin katılması (çoğu zaman güvenliği sağlamak amacıyla!) yine kadınların “bağzı konularda yetersiz” olduğunu düşünmelerine yol açmaktadır. Erkek yoldaşların kadın mücadelesine destek vermek için yapabileceği elbet pek çok şey vardır, bunları bulmak da toplantıya veya yürüyüşe katılmaya bu kadar hevesli arkadaşlarımıza kalsın. Fakat yine de bizden bir tüyo: Erkeklerin kadınlar ve kadın mücadelesi üzerine söz üretmek yerine kendileri üzerine düşünmeleri, erkekliği sorgulamaya ve tartışmaya başlamaları daha elzem.

-Kadın mücadelesi sınıfı böler mi?

Bölmez. Kadın mücadeleleri güçlendiği oranda toplumsal muhalefet de güçlenecek ve “başka bir dünya”yı kurmak mümkün olacaktır. Elbet kadın mücadelesinde bulunup sınıf perspektifine sahip olmayanlar olacaktır, nasıl ki çevre mücadelesi ve kimlik mücadelesi konusunda farklı paradigmalar ve örgütlenmeler varsa. Emek örgütlerinin bile emek mücadelesine bakışlarının sorunsuz olduğunu iddia etmek abartılı olacaktır. Kaldı ki kadın emekçilerin emek örgütlerinde çeşitli mekanizmalar tarifleyerek emek sömürüsünün kadınlara özgü taraflarını da tespit etmeleri ve mücadele etmeleri sınıf mücadelesi açısından geliştirici olacaktır.

-Devrimi yapınca ne de olsa kadın sorunu çözülmeyecek mi?

Kapitalist sistemin yarattığı sorunların çözümünü gelecek bir zamana havale eden bakışın geçmişi de, Gezi’yi de, bugün Cerattepe’de süren mücadeleyi de anlaması mümkün değildir. Devrimden tek anladığı kapitalizmin ekonomik bir sistem olarak tasfiyesi ve yerine sosyalist ekonomik modelin kurulması olarak gören anlayış tarih boyunca pek çok kez sınanmıştır. Kapitalizm sosyal-kültürel-politik-ideolojik tüm kurumlarıyla yıkılmadığı sürece salt ekonomik değişimle yeni bir toplum yaratılamaz. Geleceğin inşası bugünkü toplumsal değerlerin “bizim değerlerimiz” tarafından alt edilmesiyle, sistemin aşağıdan yukarı yıkılıp yeniden kurulmasıyla mümkündür. Kadın meselesinde de bu böyledir, üstelik kadınlar kendi hakları hakkında bilinçlenip örgütlü mücadele etmediği sürece “devrim” mücadelesine katılmaları da sınırlı kalacaktır. Devrim bugünün sorunlarıyla bu sorunların yaratıcısı sistemi göz ardı etmeden mücadele edebilen örgütlü bir toplumla mümkündür. Yukarıda da bahsedildiği gibi kadın mücadelesi vermek otomatik olarak sosyalist olmayı getirmemektedir. Bu mücadelenin sosyalist bakış açısı çerçevesinde yürütülmesi de yine bu fikri benimseyen kadınların örgütlü mücadelesiyle mümkün olacaktır.

Sesimizi, nefesimizi boğan bu karanlığı yırtmak için kadınlar olarak birleşeceğiz. Yaşasın 8 Mart!