
Uğur KARSLI
Eğitim Sen Eskişehir Şube Örgütlenme Sekreteri
“Optimal vergi oranı” diye bir kavram var vergi literatüründe. (Siyasi iktidara yakın bir çevre olan) Ankara Sosyal Bilimler Vakfının Sosyal Bilimler Sözlüğünde “Vergi hâsılatını mümkün olan en yüksek seviyeye çıkaran vergi oranı” olarak tanımlanıyor bu kavram. Ve “optimal vergi oranı hiçbir zaman maksimum vergi oranı değildir”, diye ekleniyor. Vergi uzmanı Ozan Bingöl’ün yorumu ise “vergide optimal nokta aşılırsa, sanılanın aksine vergi gelirinin artmayacağı, azalacağı” yönünde.
Alkollü içeceklere uygulanan vergiler bunun en güzel örneği. Hatırlayacaksınız, alkolden alınan vergiler optimal düzeyin üstüne çıktıktan sonra “kaçak imalat” artmış ve vergi geliri son derece düşmüştü. Bu nedenle yaşamını yitirenleri söylemiyorum bile… Yönetenler vergilendirmenin optimizasyonundan sadece toplanan vergi miktarını arttırmayı murat etse de, standart optimal vergilendirme teorisi, verginin “sosyal refahı maksimize etmeyi amaçlaması gerektiğini” varsayıyor. Optimal oranın tespitine dair de pek çok yaklaşım ve teori var. Ancak meselenin bu kısmını vergi uzmanlarına bırakalım ve ilerleyelim.
Emekçilerden ‘maksimal’ değil, ‘optimal’ oranda vergi…
Optimal vergilendirmenin temel motivasyonu olan sosyal refah en nihayetinde bir bölüşüm meselesine dayanır. Ekonomik büyümeden ortaya çıkan değerin adil bir şekilde üleştirilmesini ve halkın geniş kesimlerinin insanca yaşayabileceği koşulları elde etmeyi hedefler. Sadece ekonomik kazanımlardan ibaret değildir elbette. Eğitimden sağlığa hukuktan sosyal güvenliğe pek çok alanda yansıması vardır. Tüm bu unsurlara ilişkin göstergelerin makro düzeyde değerlendirilmesiyle sosyal refah ölçülebilir hale gelir.
Sosyal refahı azami düzeye çıkarmak adına tüketim vergilerine uygulanan vergiler için olduğu kadar, gelir vergileri için de optimal oran yaklaşımı geçerli olmalıdır. Gelir Vergisi Kanununun 103. Maddesine göre uygulanan artan oranlı vergi dilimi teoride optimal vergi oranına ulaşmaya hizmet edebilir elbette. Ancak 329 No’lu Gelir Vergisi Genel Tebliğinde detaylı olarak belirtilen 2025 güncel rakamlarıyla bunun mümkün olmadığı aşikar! İşyerlerinde çokça duyduğumuz tabirle söylemek gerekirse, yönetenler emekçilere bu mevzuata göre “kaşıkla verip kepçeyle alıyorlar”. Elbette ilkesel olarak, vergi diliminin gelire bağlı artmasına karşı değiliz. Hatta bu kapsam öyle genişletilmeli ki, “memleketin içinden geçtiği ekonomik darboğaz günlerinde” emekçilerin sırtına binmek yerine zenginlerden “servet vergisi” alınması dahi gündeme gelmelidir. Ancak ülkede -yoksulluk sınırının Türk-İş’e göre 97 bin 158 TL, BES-AR’a göre ise 97 bin 82 TL olduğu- bu koşullarda, emekçilerden kesilen artan oranlı vergi sosyal refaha değil, daha fazla sömürüye, yoksullaştırmaya ve hatta servet transferine hizmet etmektedir. Bu anlamda KESK’in “Gelir vergisi birinci dilim oranının %15 ten %10’a düşürülerek, yoksulluk sınırına kadar olan maaşların-ücretlerin birinci vergi diliminde sabitlenmesi” talebi son derece yakıcı bir taleptir.
Mümkünse kepçeyle vermemek adına kaşıkla almıyorlar…
Emekçilere yönelik artan oranlı vergi dilimi uygulamasıyla optimal oranın aşılmasının bizzat vergi gelirini azalttığını iddia edemem. Zira direk kaynağında kesiliyor bu vergiler. Emekçinin ne “vergi kaçırma” ihtimali var ne de (o ünlü tabirle) “vergiden kaçınma”:.. Ancak kamu hizmeti alanlar için daha vahim sonuçları olabiliyor bunun. Öğretmenlerin -“tamamen duygusal” olarak motivasyonunu arttırması beklenen- ek ders ücreti kısa bir süre içerisinde bir üst vergi dilimine çıkmaya sebep olduğu için arzu edilmiyor artık. Küçük bir tümevarımla bu vergi uygulamasının eğitim alanından doğru yarattığı sosyal refah kaybını daha elle tutulur gözle görülür bir hale getirebiliriz: Kamu ilkokullarında öğrencilerin akademik gelişimlerine muazzam katkı sağlayan ve çalışan velilerin kolektif ihtiyacına denk düşen okul sonrası etütler de bu artan oranlı vergi dilimi uygulamasından nasibini alıyor örneğin. Öğretmenler “kepçeyle” vermemek adına “kaşıkla” almamayı tercih ederek, bu etütlerde hizmet vermeme eğilimdeler artık. Kaybeden öğrenci oluyor, kaybeden veli oluyor… Çareyi özel etüt merkezlerinde arayan veliler; “Öğretmen kaybederse, halk kaybeder” önermemizi teyit etmiş oluyor böylelikle.
Gelirlerinin yüzde 88,1’inin vergilerden oluşması planlanan 2026 Bütçesinde gelir vergisinin bütçedeki payı 25,52 iken, (şirketlerden alınan vergiyi kasteden) kurumlar vergisinin payı yüzde 11,70’tir. DİSK “Türkiye’yi patronundan çok vergi veren işçiler ülkesi haline getirdiler” demekte haksız mı? Buna ek olarak KDV’lerle, ÖTV’lerle emekçi milyonlara vergi salınırken; teşviklerle, kupon arazilerle, hazine garantileriyle, müşteri garantileriyle, vergi aflarıyla, borç aflarıyla, vergi istisnalarıyla, muafiyetlerle patronlara aktarılanı “servet transferi” olarak anmak için haklı sebeplerimiz var. Oysa vergide muafiyet/istisna getirilecekse; zenginlerin harcamalarına, gelirlerine, servetlerine değil, yoksul emekçi halkın vergilerine getirilmelidir. Asgari ücrete uygulanan vergi muafiyetinin kapsamı; “emekçilerin gelirinin yoksulluk düzeyinin altında kalan kısmı için gelir vergisinin yüzde 10’a sabitlenmesi suretiyle” genişletilmelidir. Tüm bunlar için kaynak vardır. KESK’in “kar, faiz ve servet gelirlerine tanınan ayrıcalıkların kaldırılması, belli bir servet düzeyinin üzerindeki zenginlerden servet vergisi alınması” talebi ihtiyaç duyulan kaynağa işaret etmektedir. Vergilendirmeden murat edilen; zenginlerin servetlerini, emekçilere yönelik sömürüyü değil, toplumsal refahı arttırmak olmalıdır.




