
Sevgili Abim,
Seni kaybetmenin derin üzüntüsü içindeyim.
Biraz size, biraz da kendime duygularımı açıkça ifade edebilmek için bu satırları yazıyorum. Sosyal medyada bunları kendi adıma paylaşmakta zorlanıyordum. Babamı kaybettiğimizde de yazmıştım ama paylaşamamıştım. Bu sefer bu paylaşımı yapmayı başaracağım.
Yazmak gerçekten zor. Aklımda o kadar çok şey var ki… Ama onları kelimelere dökmek, ifade edebilmek benim için gerçekten çok zor. Abicim, hâlâ alışamadım. Sanki birazdan arayacakmışsın gibi geliyor. “Samsun’dan telefon edecektin,” diye bekliyorum.
Mezarının başına gidemedim. Sinop’a giderken gelirim, uğrarım dedim ama yapamadım. Hâlâ inanamıyorum. Ölüm sana hiç yakışmadı abi.
Haberi İstanbul’dayken aldım. Hemen Samsun’a geldik. Hastanede kaldığın sürede bir an bile yalnız değildin. Abi, arkadaşların hiç ayrılmadı yanından. O kadar sade, o kadar güzel insanlar biriktirmişsin ki… Cenazene Türkiye’nin dört bir yanından insanlar geldi.
Yozgat’ın Sorgun ilçesinin belediye başkanı ve birlikte görev yaptığınız arkadaşların, bir ayağı ameliyatlı olmasına rağmen “Ben İsmail Hocama son görevimi yapacağım,” diyerek gelmesi… Kelimelerle anlatmak gerçekten zor.
Bir ay önce annemin ilaçlarıyla ilgili konuştuğumuzda, Kimseye muhtaç olmadan öleyim demiştin, böyle konuşma demiştim. Ölümden hep kormadığını söylerdin ama bunu hep gülerek anlatırdın. Ben de böyle konuşmanı istemezdim.Bende sana böyle bir vedayı hiç yakıştıramadım.
Sen bizim ailemizin neşe kaynağıydın. Girdiğin her ortamı ısıtan, herkesi bir araya getiren, güldüren sendin. Evimizin sesi biraz eksildi şimdi. Soframızın tonu değişti. Son Ayancık’a geldiğinde bir akşam kalmıştın. O akşam muhabbet ederken yine espirilerini patlatmıştın. Ama bıraktığın hatıralar, anlattığın hikâyeler ve o güzel gülüşün içimizde yaşamaya devam edecek.
Ama sen sadece ailemizin neşe kaynağı değildin… Hayatın baştan sona mücadeleydi. Gençlik yıllarında da üniversite yıllarında da öğretmenlik hayatında da… Daha yaşanılır bir dünya, daha adil bir Türkiye istedin. Çok koşturuyordun. Yaptığın her iş gibi sendikacılığı da layıkıyla yapıyordun. Herkes görevden kaçarken sen hiç tereddüt etmeden Eğitim-Sen Samsun Şube Başkanlığı’nı kabul ettin. Etiketle hiç işin olmadı; sahiciydin, gerçekçiydin.
Bu dönemde Samsun KESK dönem sözcülüğü görevin de vardı. Sürekli koşturuyordun. Sana, “Abi biraz dinlen, çok yoruldun,” dediğimde verdiğin cevap hâlâ kulaklarımda:
“Biz mücadele etmezsek kim edecek?”
Çok yoruldun Abi… Gerçekten çok yoruldun.
Herkesin yardımına koştun. Ayancık’ta seni tanıyan, sevmeyen yoktu. Samsun’da eli ayağıydın insanların. Doktora işi olan mutlaka seni bulur, sen de ne yapar eder çözüm üretirdin. İnsanların derdi senin derdin olurdu. Ne ara bulur, ne ara yetişirdin, bilmiyorum.
Ve sonra çocukluğumuz geliyor aklıma… Ne güzeldi. Mahallemiz güzeldi, insanlar güzeldi, oyunlarımız güzeldi.
Büyüklü mahallede fabrika lojmanlarında, iki odalı bir mutfaklı evde büyüdük. İşçi bir baba, fedakar bir anne ve dört kardeş… Mutlu mu mutluyduk. Kar yağacağı haberini aldığımız gecelerde camdan gökyüzüne bakar, kar yağmasa bile “yağıyor” diye birbirimizi kandırırdık. O heyecanı en çok sen yaşardın.
Bir yılbaşı gecesi TRT’de Zeki Müren’i izleyip yatmıştık. Meteoroloji kar demişti ama gökyüzü yıldız doluydu. Sabah annem “Kar yağmış çocuklar,” dediğinde inanmamıştık. İlk sen kalkıp bakmış, “Çocuklar, çabuk! Çok kar yağmış,” diye bağırmıştın. O anki sevincin hâlâ gözümün önünde. Birbirimize sarılmıştık. İşte sen o çocukluk sevincimizin ta kendisiydin.
Samsun’dayken Ayancık’a kar yağdı mı diye beni arardın. Şimdi kar yağdığında beni kim arayacak abi?
Saçların kıvırcıktı çocukluğunda. Aynanın karşısından ayrılmaz, sürekli elinde tarakla saçlarını düzeltmeye çalışırdın. Biz de sana takılırdık.
İlkokul, ortaokul, lise yıllarında basketbolu ve masa tenisinin severdin. Hatta masa tenisinde liseler arası birinciliğin vardı. Yazın inci gibiydi; hep imrenirdim. Ben bir türlü yazımı düzeltemedim.
Baba evinin yapılmasında büyük emeğin vardı. İnşaatta çalıştığın için üniversite sınavına yeterince hazırlanamadığın günleri hatırlıyorum. Ama vazgeçmedin. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Matematik Öğretmenliği’ni kazandığında hepimiz gurur duymuştuk. Zor şartlarda okudun. Babamız tek maaşla dört çocuk okutuyordu. Ama bize hep “Okuyun, hayatınızı kurtarın,” derdi. Sen de o emeğin karşılığını fazlasıyla verdin.
Samsun’a üniversiteye giderken babam sana para verirdi. Sen de sabah yastığımın altına para bırakırdın. Kendin zorluk içindeyken bile kardeşini düşünürdün. İşte sen böyle bir abiydin.
Üniversiteye hazırlanırken siz Samsun’da okuyordunuz. O yıllarda bugünkü gibi hazır kaynaklar, test kitapları yoktu. Üniversiteye hazırlanmak gerçekten bir yol aramak gibiydi. Sen bana Samsun’dan bir üniversiteye hazırlık kitabı getirmiştin. Belki senin için sıradan bir şeydi ama benim için bir kapıydı o kitap… Bir umut, bir yön, bir ışık.
Belki o kitap olmasaydı üniversiteyi kazanamayabilirdim. Belki bambaşka bir hayata savrulurdum. Büyük ihtimalle Samsun Matematik Öğretmenliği olurdu. Hayatımın yönüne dokunan o küçük ama kıymetli adım, senin abiliğinin en sessiz ama en güçlü göstergesiydi. Sen fark etmeden hayatıma istikamet çizmiştin.
Sen sadece bizim hayatımıza değil, dokunduğun herkesin hayatına iz bıraktın abi.
Sosyal medyada, gazetelerde, dostlarının yazdıklarında senin mücadeleni, emeğini, dik duruşunu görüyorum. Gurur duyuyorum abi. Çok insana dokunmuşsun. Çok güzel izler bırakmışsın. Verdiğin mücadeleyle adını tarihe yazdırdın. Seninle omuz omuza yürüyenler, aynı ideal uğruna ter dökenler seni hiçbir zaman unutmayacak. Her yıl seni anacaklar. Dünya döndükçe, adın o onurlu mücadelenin içinde yaşamaya devam edecek.
Biz seninle her zaman gurur duyduk. Mücadeleni her zaman saygıyla izledik. Bazen endişelendik ama içten içe hep “İyi ki o bu yolda” dedik.
Bir gün evde annemle babam oturuyorlardı. Annem, senin sendikal mücadelen konusunda kaygılıydı. “Başına bir şey gelecek diye korkuyorum,” demişti. Bir anne yüreği işte… Evladını korumak isteyen, sessizce dua eden.
Babam ise hiç tereddüt etmeden şöyle demişti:
“Ben oğlumla gurur duyuyorum. Eğer başına bir şey gelirse sonuna kadar arkasındayım. Benim oğlum benim yüzümü karartacak hiçbir şey yapmadı. Onun mücadelesini sonuna kadar destekliyorum. Benim oğlum ülkesini sever. Ülkesinin iyiliği için mücadele ediyor”
O cümleler evin içinde yankılanmıştı.
Ben babamdan böyle güçlü, böyle net bir duruş beklemiyordum.
Bunu sana anlattığımda, “Gerçekten böyle mi demiş?” diye sormuş, gözlerinin içinin parladığını görmüştüm. O an hem bir kardeş hem bir evlat olarak içimde tarifsiz bir gurur hissetmiştim. Çünkü sen yalnız değildin abi. Ailen arkandaydı. Biz arkandayık.
Sen hayatı boyunca titizdin abi. Düzenliydin. Her ayrıntıyı düşünürdün. Her sabah tıraş olur, öyle çıkardın evden. Beni sakallı gördüğünde kızardın. Eğitimde kılık kıyafet serbestliği başladığında bile sen takım elbise, kravat takmaya devam ederdin. Öğrencilerinin karşısına tıraş olmadan çıkmazdın. Ütünü bile çoğu zaman kendin yapardın. Kimsenin yaptığı ütüyü beğenmezdin. O kadar özenli, o kadar kendine ve işine saygılıydın.
Belki de bu yüzden öğrencilerin seni sadece bir öğretmen olarak değil, bir duruş olarak hatırlıyor.
Öyle mesajlar geldi ki… Öyle telefonlar çaldı ki… Bir sürü öğrencin aradı. “Biz onun sayesinde öğretmen olduk”, “Biz onun sayesinde mesleğimizi seçtik”, “Hayatımızın şekillenmesinde rol modelimizdi” dediler.
Abi, sen farkında olmadan ne çok insanın hayatına dokunmuşsun. Ne çok yüreğe iz bırakmışsın.
Evet abi…
Şimdi evimizin sesi biraz eksik. Soframızda bir sandalye boş. Ama bıraktığın değerler, anlattığın hikâyeler, savunduğun ilkeler ve o güzel gülüşün hâlâ bizimle.
İnsan bazen bir hayat yaşar, bazen de başkalarına hayat olur.
Sen başkalarına yol olan bir hayat yaşadın.
Aramızdan ayrılsan da kalbimizdesin.
Seni hiçbir zaman unutmayacağız.
İyi ki benim abimdin.
İyi ki bu dünyadan sen geçtin.
Rahat uyu abi…
Adınla, mücadelenle, onurunla ve bize bıraktığın gururla yaşamaya devam…





