
Emperyal güçlerin vahşi ekonomik ve siyasi yönelimleri, savaş ve sömürü politikalarını her düzeyde yoğunlaştırmakta; Latin Amerika’dan Avrasya’ya çatışma zeminleri yeni ittifak girişimleriyle şekillenmeye devam etmektedir. ABD emperyalizmi, dünya genelinde savaş sanayi harcamalarını teşvik edecek adımlar atarak, dünyayı cehenneme çevirecek politikalara Trump’la birlikte devam etmektedir. Emperyal ve bölgesel güçler arasında kaynakların paylaşımına dayalı yaşanan itiş-kakış, dünya halkları açısından yeni felaketlerin kapısını aralamaktadır.
Emperyalist kapitalist sisteminin içsel çelişkileri, vekâlet ve bölgesel savaş politikalarıyla tırmanırken diğer taraftan gümrük duvarları ve devletin piyasa süreçlerine müdahalesi ve silahlanma yarışı düzleminde sürmektedir. Emperyalist-kapitalist sistemin, içinde bulunduğu kriz dinamiklerine bağlı olarak tüm dünyada sağ popülist iktidarlar öne çıkmaktadır. Tüm dünyada hukuk ve demokratik değerlerin zayıfladığı, otoriter anlayışların yaygınlaştığı, yabancı düşmanlığının tırmandığı bir tabloyla karşı karşıyayız.
Ortadoğu’da bugün yaşananlar, emperyalist güçlerin bölge üzerindeki hâkimiyet mücadelesidir. ABD ve müttefikleri, bölgedeki enerji kaynaklarını, ticaret yollarını ve siyasal yönelimi kontrol altında tutmak için İsrail’i merkez alan bir strateji izlemektedir. Gazze’deki savaş, bu emperyalist sistemin hem siyasal hem de ideolojik meşrulaştırma aracı haline gelmiş durumdadır. “Demokrasi” ve “güvenlik” söylemleriyle yürütülen politikalar, 1. Körfez Savaşı’ndan bugüne bölgenin yeniden paylaşımına hizmet etmektedir. İran’ın kuşatılması, Rusya ve Çin’in hegemonya alanlarının daraltılması hedefi ve Avrupa’nın askeri harcamalarının artması 3 Dünya Savaşı’nın ayak izleri olarak okunmalıdır. Ortadoğu’da ve ülkemizde yaşanan süreci de dünyadaki bu gelişmelerle birlikte değerlendirmek gerekmektedir.
Emekçilerin yüz yılı aşkın sürede elde ettiği tüm kazanımlar yok edilmektedir. Bu saldırı ve sosyal olan her şeyin tasfiye politikaları zafer olarak ilan edilen “Yeni Dünya Düzeni’nin” bir sonucudur. Kapitalist finans sisteminin emekçileri yoksullaştıran politikalarına ve haksız, hukuksuz uygulamalarına karşı mücadele farklı şekillerde kararlılıkla sürmektedir.
Savaş Baronlarının Orta Doğusu ve Türkiye
Suriye’nin fiilen parçalanarak cihatçı çetelere teslim edilmesi, İran’a dönük hamleler ve Türkiye’deki gelişmeler “sürecin” farklı etapları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gelişmelere paralel olarak Suriye’deki rejim değişikliğine yönelik emperyalist müdahale ile ülke içinde eş zamanlı olarak başlayan “Barış Süreci” de Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesine dönük planlamalardan bağımsız düşünülmemelidir. Bahçeli, Erdoğan, Kürt Hareketinin temsilcilerinin ve ABD’nin Suriye özel temsilcisi Thomas Barrack’ın yakın zamanlarda kamuoyunu tartıştırmaya yönelik ifade ettikleri kimi sözler “sürecin” tarafları arasındaki asgari bir anlayış ortaklığını işaret etmektedir. Türkiye, siyasal iktidar eliyle belirlenmeyen, emperyalizmin güncel yönelimlerine paralel olarak sürüklenen bir politik hattın esiri haline getirilmiştir.
Ortadoğu ve dünyanın farklı bölgelerinde süregiden gerilim ve çatışmalar, AKP iktidarının içerde ve dışarıda ittifak politikalarının temel belirleyeni olmaktadır. Emperyalizmin güncel yönelimleri, toplumsal meşruiyetini ve kitle desteğini büyük oranda yitirmiş AKP iktidarı için can suyu olsa da tabandaki erimeyi durdurmaya ve meşruiyet krizini aşmaya yetmemektedir. AKP-MHP iktidarı, Ortadoğu ve Suriye’deki gelişmelere bağlı olarak iç siyaseti baskı ve “süreç” politikalarıyla iktidarını uzatma arayışı içindedir.
AKP iktidarı iç siyasette bir yanda açık faşizm dönemlerini aratmayacak bir biçimde, başta yargı olmak üzere tüm zor aygıtlarını muhalefeti ezmek için kullanılırken, diğer yandan Kürt hareketiyle barış süreci yürütme iddiasıyla muhalefeti parçalamanın yollarını aramaktadır. Gelişen yeni durumlar ve hamleler göz önüne alındığında Kürt siyasal hareketinin uzun zamandır belirleyeni, Öcalan’ın yönelimleri ya da pragmatist hamleleri değildir. Bölgesel bir meseleye dönüşen Kürt sorununun emperyalist müdahalelerle şekillendirildiği bir ittifak biçimi, siyasal İslamcılara kadar uzanmaktadır. Bu ittifak “ulusal çıkar” adı altında burjuvazinin (Kürt, Türk) bölgesel ittifakı olarak şekillenmektedir. Yakın zamanda sonucu ya da sonuçlarının netleşeceği fotoğraftan geriye kalanın, Kürt sorununun çözümü mü, yoksa bölgesel ittifak arayışı mı olacağı görülecektir.
Öcalan’ın Kürt halkının ikna olmayacak kesimlerini ikna etmek için tartışmasız önder olması, 27 Şubat perspektifinden ve en son konferansta okunan mesajdan bir kez daha görülmüştür. Kürt ulusal hareketini belirleyen temel sınıfsal dinamiğin Kürt feodalizmi ve burjuvazisi olduğu gerçeği görülmeden yapılacak analizler eksik olacaktır. Kürt emekçi halkı, bir dönem başat olduğu, sonrasında denge unsuru olarak yer aldığı Kürt siyasal hareketindeki rolünü uzun zamandır emperyalist güçlerle iş birliği içinde olanlara kaptırmıştır. Kürt siyasal hareketinde Şeyh Sait’i hatırlama ve ulusal figür olarak öne çıkarma hamlelerinin arkasında bu güç dengelerinde yaşanan dönüşüm vardır. Öcalan ve Bahçeli bu değişimin farkındadır; güzellemeler bu pragmatist tutumun eseridir. Rejimle ve düzenle hiçbir problemi olmayan Kürt feodalitesi ve burjuvazisinin bölgesel politikalarıyla “Osmanlı heveslisi” siyasi iktidar ve Türk burjuvasının çıkarları gelinen noktada “çelişkili” bir şekilde ortaklaşmıştır.
Siyasal İslamcı tek adam rejimi, rejimi tahkim amacıyla ardı ardına hamleler yaparak siyasal gündemi sürekli olarak yeniden şekillendirmeye çalışmaktadır. ABD ve AB ile yürütülen pazarlıklar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne dönük yargı operasyonları, Kürt siyasal hareketiyle kurulan temaslar ve yeni anayasa tartışmaları birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. AKP’nin temel amacı, yıllar içinde inşa ettiği rant ve talan düzenini sürdürmek, siyasal ve hukuksal sorumluluklardan kaçınmak ve iktidarını her koşulda devam ettirmektir. “Süreç”, rejimin hızla demokrasiden uzaklaşması karşısında Kürt Hareketinin tarafsızlaşmasına (kimi durumlarda yedeklenmesine) hizmet ettiği oranda iktidar açısından işlevsel hale gelmektedir.
Siyasal İslamcı Rejimin Gerici Adımları
Türkiye derinleşen ekonomik, siyasal ve toplumsal bir krizin içinden geçmektedir. İktidarın tercih ettiği politikalar ve kaynakları dağıtma biçimi, bu krizin temel nedenini oluşturmaktadır. Enflasyonun yüksekliği, işsizliğin yaygınlığı ve gelir adaletsizliği halkın yaşamını dayanılmaz hale getirmiştir. Geniş emekçi kesimler en temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmakta, milyonlar asgari geçim sınırının dahi altında yaşamaya mahkûm edilmektedir. Kriz koşulları, her geçen gün daha da ağırlaşmaktadır. Siyasal iktidar, yurttaşların ihtiyaçlarını gözetmek yerine, tercih ettiği politikalarla yoksulluğu derinleştirmekte ve kalıcı hale getirmektedir. Adil bir ücret, eşitlik, insanca yaşam ve sosyal haklar sürekli olarak geriye itilmekte; halkın omuzlarına yüklenen hayat pahalılığı toplumda öfkeyi ve adalet arayışını büyütmektedir.
Son dönemde, başta AKP rejimine karşı toplumsal itirazın adresine dönüşen CHP’ye yönelik yargı operasyonları olmak üzere; emeğin örgütlü kesimlerine, basına, akademisyenlere, üniversite öğrencilerine, kadınlara karşı yürütülen farklı düzeylerdeki saldırı politikaları yeni rejimin tesis edilmesine yönelik adımlar olarak değerlendirilmelidir. AKP- MHP’nin yanı sıra tarikat-cemaatler, mafya ve sermayenin en talancı kesimlerinin oluşturduğu iktidar bloğu, ülke içinde yitirdiği toplumsal meşruiyeti, Beyaz Saray koridorlarında ülke topraklarını pazarlayarak kazanmayı umacak kadar çaresiz hale gelmiştir.
Kadınlar ve LGBTİ+ bireyler ise siyasal iktidarın otoriterleşme sürecinin doğrudan hedefi haline gelmiştir. Kadınların yaşam hakları, kazanılmış yasal hakları, kamusal alandaki varlığı ve emeği sürekli bir saldırı altındadır. İstanbul Sözleşmesi’nden çekilen hükümet 6284 sayılı kanunu gerektiği gibi uygulamamakta, cinayetleri önleyecek hiçbir politika üretmemektedir. Ekonomik kriz, kadınlar açısından yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Derinleşen yoksulluk, güvencesiz işlerde çalışma, düşük ücret ve artan bakım yükü kadınlar için yaşamı daha zor hale getirmektedir. 2025 yılını “aile yılı” ilan eden iktidar, kadınları kamusal alandan uzaklaştırıp aileye ve anneliğe hapsetmek istemektedir.
Emekçilerin güvencesizleştirilmesi ve yoksullaşması, kadın emeğinin değersizleştirilmesi, gençlerin geleceksizleştirilmesi, çocuk işçiliği, artan iş cinayetleri MESEM projesiyle öldürülen çocuklar, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının yağmalanması gibi sermaye yanlısı uygulamalar “tek adamın siyasal İslamcı gericiliğinin” sömürü çarkı olarak karşımıza çıkmaktadır. Ülkede derinleşen ekonomik kriz ve iktidarın krize yönelik sermayenin çıkarlarını önceleyen ekonomi politikalarının sonucu olarak emekçi sınıflar her gün biraz daha yoksullaşmaktadır. İktidarın ekonomik politikalarına karşı farklı toplumsal kesimlerin -kimi zaman kendiliğinden kimi zaman örgütlü- itirazları birleşik bir mücadeleye dönüştürülemediği oranda; gerici faşist rejimin yasak, baskı ve zor politikalarıyla sönümlenmektedir. Toplumsal muhalefet üzerindeki fiili keyfi baskılar ve hukuksuz yargı uygulamaları her geçen gün artmaktadır.
Yeniden Kurmak Geleceği Kazanmanın Tek Yoludur
Önümüzdeki dönemde de sendikal mücadeleyi toplumsal taleplerle buluşturan eylem ve etkinliklere ihtiyaç vardır. Rejim karşıtı birleşik bir siyasal sendikal hattın kurulması için mücadeleyi ve kendimizi büyütmeliyiz. Sendikal yapılar, sınıf mücadelesinin gerekleri doğrultusunda politik mücadelenin kılcal damarları olarak görülmelidir. Bu çerçevede;
Emekçi sınıflara yönelik yaşanan saldırı ve hak kayıpları karşısında sendikal rutinin dışına çıkan fiili meşru militan bir mücadele hattının oluşturulması gerekliliği güncelliğini korumaktadır. Bu çerçevede ekonomik krizin yarattığı yoksullaşmaya, adaletsiz vergi sistemine ve emeklilik hakkının fiilen ortadan kaldırılmaya çalışılmasına karşı bütünlüklü bir program çerçevesinde mücadele önümüzdeki dönemin ihtiyacı olmaya devam etmektedir.
Sınıf, kimliklerin toplamı değil; ortak çıkarları ve ortak düşmanı olan bir toplumsal öznedir. Birleşik emek mücadelesi, farklı kimliklerin değil, ortak taleplerin birliğidir. Meclisler, birleşik mücadelenin hücreleri, aynı zamanda emekçilerin kendi kendini yönetme pratiğinin nüveleridir. Görevimiz, sendikaları bürokratik bir temsil alanı olmaktan çıkarıp, tabanın söz, yetki ve karar organları haline dönüştürmektir.
Ortak alanların, kamusal varlıkların/hizmetlerin, yani halka ait olan ne varsa geri alındığı ama kamu üzerinde emekçilerin söz yetki ve karar sahibi olduğu bir düzenin nüvelerini yaratmak için mücadele etmeye devam edeceğiz.
Diyanet’in fetvaları ile kadınlar hedef haline getirilmektedir. Laik hukuk devleti ilkelerini hiçe sayarak kadınların medeni haklarından vazgeçmesini talep etmektedir. Eşit mirası dahi kadınlara hak görmeyenler yaptığı açıklamalarla kadınları şiddete açık hale getirmektedir. Laiklik, eşit yurttaşlık temelinde bir kamusal yaşamın güvencesidir. Laiklik, sadece inanç özgürlüğü değil, aynı zamanda toplumsal eşitlik ve özgürlük mücadelesinin dayanak noktasıdır. Laiklik, bizim açımızdan salt bir inançlar arası tarafsızlık ilkesi değil; sınıfsal karakteriyle tanımlanan tarihsel bir özgürleşme alanıdır. İnanç ve inanmama hakkını eşit biçimde savunmakla birlikte, dinin ideolojik bir aygıt olarak devlet üzerindeki etkisini sonlandırmak —yani insanı değil, devleti dinsizleştirmek— kamuda dini imtiyazların ortadan kaldırılması ve aklın özgürleşmesi açısından laikliği kazanma mücadelesine devam edeceğiz.
Saray rejimi, bütçeyi halkın değil sermayenin, yandaşların ve savaş politikalarının hizmetine sunmaktadır. Eğitimden sağlığa, barınmadan enerjiye kadar kamusal kaynaklar, talan ve yoksullaştırma düzeninin finansmanı haline getirilmiştir. Bu koşullar altında bütçe mücadelesi, teknik bir mali süreç değil, emekçilerin siyasal sendikal mücadele başlığıdır.
Derinleşen ekonomik krizin yarattığı tahribata, iktidarın baskı ve zor politikalarına karşı emekçi sınıfların güncel ekonomik demokratik talepleriyle gerici-faşist AKP rejimine karşı mücadeleyi birleştirecek bir sendikal hattın KESK ve bağlı işkollarında hâkim kılınması Devrimci Sendikal Dayanışma olarak öncelikli görevimizdir. Bu çerçevede, kamu emekçilerinin taleplerini karşılamaktan çok uzak olan TİS’in yenilenmesi ve ek zam talepleri başta olmak üzere “GEÇİNEMİYORUZ” “HALK İÇİN BÜTÇE; DEMOKRATİK TÜRKİYE” şiarını eksen alan, kamu emekçilerinin itirazını toplumun diğer kesimlerinin talepleriyle birleştirecek bir mücadele programına ısrarla devam edilmelidir.
Son dönemde toplumsal muhalefetin, iktidarın belirlediği siyasal gündeme sıkıştığı ve CHP eksenli bir refleksle sınırlandığı görülmektedir. Bize düşen; bir an önce ülkedeki yoksullaşmayı ve ücret politikalarını önceleyen emek eksenli eylemlere yönelmek ve emek cephesini harekete geçirecek, siyasal alanımızın ortaya koyduğu gibi mücadele hattını örecek kesintisiz eylemler örgütlemektir. Ülkenin emekçi sınıfları -adeta açık faşizm koşullarında görülebilecek- baskı şiddet ve anti demokratik uygulamalar yanında hızla derinleşen ekonomik krizin sonuçlarıyla boğuşurken, toplumsal muhalefet adına CHP’nin ortaya koyduğu sınırlı performans dışında etkili bir sokak hareketinin yaratılamaması emek örgütleri açısından düşündürücüdür. Bunda birçok sendikanın iktidar tarafından kontrol edilir hale gelmesi şüphesiz etkilidir.
Ülkede tüm bunlar yaşanırken 19 Mart ile toplumun geniş kesimlerinde açığa çıkan “genel direniş” eğiliminin emeğin örgütlü ve direngen kesimleriyle sokakta etkili bir birlikteliğe dönüştürülememiş olması, rejimi geriletme noktasında yetersiz kalmıştır. Emek örgütlerini bir araya getirmek, hızla yoksullaşan geniş emekçi sınıfların ortak taleplerini gerici-faşist rejime karşı mücadele ile birleştirecek bir sendikal hattı ortaya çıkarmak bugünün temel görevi olarak önümüzde durmaya devam etmektedir.
Geniş emekçi kesimlerini asgari yaşama esir eden politikalar başta olmak üzere “Eşit, işe eşit ücret”, “vergide adalet”, “ek ödemelerin taban aylığa yansıtılması” gibi talepler güncelliğini korumaya devam etmektedir. Dolayısıyla bu başlıklar üzerinden işyerini harekete geçirecek bir pratik faaliyetimizin önümüze konulması gerekmektedir.
Bugün görevimiz, farklı sendikalar, meslek örgütleri ve taban inisiyatifleri arasındaki duvarları yıkmak; işyerlerinden mahallelere, meydanlara, ülkenin dört bir yanına yayılan bir emek cephesi kurmaktır. Çünkü birleşmeden kurtuluş yoktur. Birleşik emek mücadelesi, yalnızca bugünü savunmak için değil; yarının özgür, eşit ve dayanışmacı toplumunu kurmak içindir.
Devrimciler, Kürt Sorununda 40 yıllık çatışmalı dönemin sona ermesi noktasında şüphesiz barışı savunmaya devam edecektir. Bölge halkları arasında yeni bir boğazlaşmanın kapısını aralayacak, ülkeyi gerici faşist bir rejimin ellerine teslim edecek her türlü adımın da karşısında durmaya devam edeceklerdir. KESK tarihi boyunca sınıf örgütü olmanın bir gereği olarak iktidarların tutumundan bağımsız bir şekilde barışı savunmuş ve mücadelesini kendine özgü yöntemlerle sürdürmüştür. KESK dışında emek örgütleri ve demokratik kitle örgütleri de bu mücadelenin öznesi olmuştur. Meseleye ilişkin böylesine zengin bir birikime sahip olan emek ve demokratik kitle örgütleri kendi bağımsız çizgilerini korunmalı ve geliştirmelidir.
Anadolu halklarının işgal karşıtı anti-emperyalist halk direnişini, meclis iradesini, Cumhuriyet’in ilerici kazanımlarını devrimci-demokratik cumhuriyet yaklaşımı doğrultusunda sendikal alana, emekçilerin, ezilenlerin, kimsesizlerin, yok sayılanların cumhuriyeti olarak tercüme ederek, tarihi günleri emekçilere ısrarla anlatmalıyız. Doğru bir perspektifle tarihi değerlendirmek; geleceğe ışık tutmamızı sağlamanın ötesinde, emekçilerin her türlü milliyetçi, ulusalcı, liberal ve gerici anlatılara terk edilmesinin önüne geçerek, emekçiler ve ezilen halklar lehine hegemonya kurmanın ideolojik politik zeminini yeniden inşa etmeye hizmet edecektir.
DSD Türkiye Yürütmesi




