
Eğitim Sen İstanbul 2 No’lu Şube DSD Meclisi
Giriş
Her topluluğun yaşadığı tarihi eşikleri sınıf gerçekliğine uygun olarak gündeme getirmesi, yorumlaması, tarihle güncel siyasal gelişmeler arasında bağ kurması kaçınılmazdır. Toplumun, ulus, millet, ümmet kimliklerinden herhangi biriyle bir ve bütün olduğu iddiası, egemen güçlerce sık sık ifade edilen ideolojik propaganda olsa da gerçeği gizlemek için egemen anlayışın ürettiği en “ikna edici” ve işlevsel yalanlardandır. Uzun yıllar aynı coğrafyada belli bir zamanı birlikte geçirmiş toplulukların kültürel davranış motiflerinde “aynılaşma” ve benzerlikler olması, çıkar birliği anlamında homojenleşme yaratmadığı, tarih bilimi ortaya koymaktadır. Toplum, homojen olmadığından hatırlama ve güncel hatırlatma biçimleri doğal olarak sınıfsal pozisyona göre değişiklik gösterir. Bunun nedeni de siyasal anlamda toplumlara yön veren tarihsel olayların, gerçekleştiği anla sınırlı olmaması, sonra da güncel politik gelişmelerde etkin rol oynama özelliğinin farkında olunmasındandır. Tarihi olguların bugüne ve yarına etkisi kaçınılmaz bir sonuç olmakla berber, olayın tarihsel niteliği dışında, etkisi hegemonik gücün belirleyiciliği düzeyinde kaldığı da bir gerçektir.
Coğrafya fark etmeksizin milliyetçi/gerici/ulusalcı/liberal ideolojilerden herhangi birine sahip olanlar, maddi varlıklarını devam ettirmek için doğal olarak ideolojilerinin hegemonik olması için çaba içerisinde olacaktır. Siyasal İslamcı gericiliğin ümmetçilik anlayışı, milliyetçilerin ve ulusalcıların aynı etnik köken, aynı millet, ortak çıkar birliği iddiası ve liberallerin sermaye lehine “özgürlük” anlayışı, mevcut düzenin sürmesi için toplumun genelini oluşturan yoksul emekçi kesimlerini ikna etme girişimlerine hizmet etmektedir. Bu sağ ideolojik zemin emperyalist kapitalist sitemin ve onun işlevsel politik araçlarının, emekçi halk kesimlerinin sömürülmesi ve ezilmesinin koşullarının her durumda sürdürülmesini hedeflemektedir.
Tarihin akışında farklı unsurların belirleyici olduğunu söyleyen sağcı politik yaklaşımları sıraladığımızda, liberal akla hizmet eden milliyetçilik, dincilik, ulusalcılık ve biçimleri karşımıza çıkmaktadır. Sınıfsal yaklaşım biçimlerini reddettiğini savlayan (ki bu reddetme kitlesel bir güç olan emekçileri aldatma amacı gütmektedir) politik yaklaşımları, sermaye sınıfı (kapitalist, emperyalist) lehine işlev gören (terminolojide faşist, sağcı, muhafazakâr, dinci ve liberal) unsurlar olarak kategorize edebiliriz. Politik yapılar ve süreçler, ülkeler özelinde toplumların tarihsel gelişim süreçlerine ve tarihin o anında üstlendikleri başat politik hedeflere göre şekillendiğinden kısmi farklılaşmalar içerebileceğini de unutmamak gerekir.
Bunun yanında emperyalist savaş politikalarına, ulusal kurutuluş savaşlarına, burjuvazinin tarihteki rolüne, sınıf savaşımına ve emekçi sınıfların tarihteki rollerine, tarihi sınıf savaşının unsuru olarak gören yaklaşımların da farklı yorumları ve parçalı duruşları vardır. Örneğin, uzak olmayan geçmişte emperyalizm kavramının arkaik kaldığını düşünenler bugün yaşananlar ışığında arkaik kalmadığına tanık olmaktadır. Bu farklılaşmalar hayatın akışına uygun olmakla beraber, güçlü bir devrimci hegemonyanın kurulmasıyla nispi olarak azalabilir.
Hegemonya, tarihin bir anında kendiliğinden ortaya çıkmaz, iradi bir süreçtir. O nedenle de ideolojik ve politik mücadele devrimci bir yolla kesintisiz bir şekilde yürütülmelidir. Devrimcilerin ve emekçilerin güncel politik görevleri arasında, burjuva sınıfı ve feodal unsurlara karşı mücadele kadar, mücadelede dost kabul edilen siyasal anlayışlara karşı da ideolojik tartışmayı derinleştirmek güncel bir görevdir.
Kısaca Yüz Yıl Öncesi…
Osmanlı, altı yüz yıllık tarihinin belli bir döneminde şer-i hukuku kullanan, örfi hükümleri de bir kenara koymadan devlet-i ali çıkarları doğrultusunda hayata geçiren bir güç olarak varlığını sürdürdü. Osmanlı’da, padişahların mutlak iradesi ilk olarak 1808 yılında Sened-i İttifak’la sınırlanmış, devamında Tanzimat, Islahat ve meşrutiyet deneyimleriyle güç dengeleri değişmiş, dünyadaki iktisadi ve politik gelişmelere paralel tarih sahnesine çıkmıştır. O dönemdeki gelişmeler siyasal iktidarı kökten “değiştirmemiş” olsa da siyasal ve toplumsal hayatta “anlamlı bir değişim” ilerici olarak değerlendirmeyi hak etmektedir. Bir parantez olarak, ülkenin son 45 yılına damga vurmuş gerici inşanın ilerisinde bir dönem olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Ülkenin şu an ki durumu, orta çağ karanlığıyla yarışır durumdadır. AKP ve inşa ettiği rejimin, bu coğrafyanın karşılaştığı en gerici iktidar olarak değerlendirilmesi abartılı olmayacaktır. Osmanlı’nın son dönemleri bir uyanışa yol açarken, AKP öncesinde başlayan ve AKP eliyle sürdürülen gerici siyasal İslamcı politika bu zaman içerisinde toplumsallaşan aydınlanmayı yok etmeyi hedeflemektedir.
Osmanlı Devleti’nin son yüz yılına, padişahın yetkilerini sınırlandırma hamleleri dışında, imparatorluk içinde yaşayan halkların bağımsızlık mücadeleleri de belirleyici olmuştur. Yunanistan, Osmanlıdan bağımsızlık ilan eden ilk ülke olmasına rağmen, ülke yönetiminin politik hedefi doğrultusunda belirleyici olan hegemonik milliyetçi siyasal anlayış, kısa sürede emperyalist politikaların etkisiyle Anadolu’da emperyalistlerin askeri gücü olmayı kendine görev çıkarmıştır.
Osmanlı, geçmişte kaybettiği hegemonyayı ve toprakları tekrar ele geçirmek için birinci paylaşım savaşına taraf olmuştur. Sosyalistler ve emekçiler açısından bu savaş 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı olarak ele alınmıştır. Sosyalistler ve emekçi halk kesimleri açısından paylaşım savaşlarının tarafı olmak, tarihi bir yanılgı olduğunun ötesinde mevcut sömürü düzenin devamına katkı olarak görülmelidir. Emperyalist paylaşım savaşlarının tüm gelişim aşamalarına, dünya ve ülke emekçilerinin (kimi ülkelerin sosyal demokratları hariç) karşı çıkması, kendi varoluşuna ve hedeflediği eşitlikçi özgürlükçü dünya gerçekliğine uygun olanıdır.
İşgale Karşı Mücadele ve Kuruluş
Emperyal güçlerin savaşı kaybedenlere yüklediği ağır yükümlülükler, toprak paylaşımları ve açık işgal girişimleri Anadolu coğrafyasında Osmanlı hanedanına rağmen ulusal mücadele gerçekliğini ortaya çıkarmıştır. Bu itirazın temel unsurları Kuva-yi Seyyare ve Kuva-yi Millîye’dir. Zaman içinde asker/sivil küçük burjuva önderliği üzerinden ulusal bir harekete dönüştü. Mustafa Kemal önderliğinde işgal politikalarına askeri ve politik mücadeleyi örgütledi. Mustafa Kemal, mücadelenin ve yeni kurulan ülkenin politik ve askeri lideri olarak tarihteki yerini aldı.
Türkiye ulusal kurtuluş savaşı önderlerinin emperyalist güçlerin açık işgal politikalarına, anti emperyalist bir mücadele örgütlemesi, ardından Cumhuriyet’i ilan etmesi, tarihsel olarak ileri bir adımdır. Padişaha kul, Osmanlıya tebaa olan halkın yurttaş kimliği ve bilincine ulaşması tarihin tekerliğinde bir sıçrama kabul edilmelidir. Bu sürecin askeri politik lideri Mustafa Kemal ve beraber hareket eden arkadaşlarıdır. Ayrıca unutulmamalıdır ki; küçük burjuva önderliğin misyonu, özellikleri ve sınırlılıkları, tarihin tüm aşamalarında ilerici bir rol üstlenmesine de engeldir. Cumhuriyet kurulduktan sonra, ulus devlet misyonu doğrultusunda sınıfları ve farklılıkları yok sayması, zaman içinde burjuva önderliğine içkin geri niteliğinin hakim hale gelmesi onun doğal sonucudur. Kaçınılmaz olanı kavramadan, tarihte oynadığı ilerici rolü yok saymak, yaşananlardan kaynaklı duygusal ve psikolojik tutum geliştirmek, tarih biliminin konusu olmamalıdır.
Aynı zamanda, cumhuriyetin burjuva niteliği doğrultusunda ulusal ve uluslararası düzeyde geliştirdiği ittifaklarda zaman içinde aldığı geri pozisyonu eleştirmek ve politik olarak karşı çıkmak tutarsızlık değil, “burjuva ilericiliğinin” sınırlılıklarını bilmektir. Her şeyden önce tarih/sınıf biliminden bakanlar, Cumhuriyet’i kuran ulusal hareket içinde gerici feodal unsurların yer aldığının farkındadır. Kurulan cumhuriyetin halkçı, eşitlikçi ve özgürlükçü temelde aşılması, devrimci tarzda yeniden kurulması için ideolojik, politik ve pratik mücadele, burjuva cumhuriyetine karşı zorunlu bir adımdır. Cumhuriyet, kurulduğundan bugüne bu ilerici adımı örgütlemesi ve önderlik etmesi gereken emekçi sınıflar ve onun politik örgütüdür. 60’lar 70’ler bu mücadele örneklerinin toplumsallaştığı dönemlerdir.
Burjuvazinin Kullanışlı Enstrümanları: Liberalizm, Milliyetçilik, Siyasal İslamcılık ve Faşizm
Siyasi yapılar konumladıkları güncel politikalar doğrultusunda, cumhuriyet tarihine bir politik tutum ortaya koyar ve bir anlatının hakim olması için bütün olanakları kullanır. Son 35-40 yılda, tarihsel olay, olgu ve kırılma anlarına, solun ve emekçilerin nasıl bakacağına ilişkin ideolojik netliğin silikleşmesi en büyük sorundur. Solun ve emekçilerin, tarihi kırılma anlarını nasıl ele alması gerektiğine ilişkin yaklaşımını, hegemonik hale getirememiş olmasından kaynaklandığı kadar, farklı ideolojik politik yapıların (milliyetçi, ulusalcı, gerici ve liberal) propagandasına maruz kalmasından kaynaklandığı açıktır. Zaman zaman soldan ve emekçilerden yana ortaya konmuş bilimsel yaklaşımlar olsa da “liberallerin” ve ona eşlik edenlerin sistematik saldırısıyla karşı karşıya kalınmıştır.
Kürt hareketinin zaman içindeki politik dönüşümü, liberallerin tarihsel okumasıyla örtüşmesi, solun bir kısmının Kürt hareketiyle kurduğu simbiyotik ilişki, bu yaklaşımın sol içerisinde etkin hale gelmesine yol açmıştır. Solun sol olup olmadığı, Kürt halkının taleplerine bakışı değil, Kürt siyasal hareketiyle ilişkisine indirgenmiştir. Liberaller başta olmak üzere İslamcılara göz kırpan tüm siyasi ve feodal unsurlar eliyle, Osmanlı hanedanlığından kurtuluşun bir ilerici sıçrama noktası olarak ele alındığı dönem bulanıklaşmış, soldan da alıcısı çıkmıştır.
Tarihte gerici olarak değerlendirilecek siyasal ve toplumsal gelişmeye etki etmiş olaylar da vardır. Çoğu zaman ilerici ve gerici durumlar iç içe zamanlarda yaşanır, hangisinin öne çıkacağı ve hegemonik olacağı güç dengelerine bağlıdır. Mustafa Kemal önderliğinde Türkiye Cumhuriyeti de küçük burjuva, asker ve feodal unsurların ittifak devleti olarak kurulduktan sonra kadroların niyeti ve isteği doğrultusunda değil; kurulan ittifakın sınıfsal karakteri doğrultusunda, kaçınılmaz olarak tarihteki yerini almıştır. Bu gerçekliği eğip bükmeye çalışmak subjektif bir yaklaşım olacaktır.
Kuruluş döneminde burjuva ve emekçi sınıfların gelişkin bir nitelikte olduğunu ifade etmek gerçekçi olmayacaktır. Burjuva aydınlanmasının tarihi bir nebze daha eski yıllara dayansa da işçi sınıfı açısından durum oldukça yenidir. Sosyalistler kurtuluş mücadelesinin yanında yer almıştır, Mustafa Suphi ve arkadaşları bu süre içinde katledilmiştir. Bu katliam, sosyalistlerin Kurtuluş Savaşı’nda ve emperyalizme karşı mücadelede, olması gerektiği gibi hareket etmesine engel olmamıştır.
Anadolu’da bir arada yaşayan tüm halklar da bu mücadelenin parçası ve öznesi olarak konumlanmıştır. Kurulan cumhuriyetin emekçiler, farklı etnik kimliğe ya da mezhebe sahip olanların yok saydığı gerçeği yadsınamaz. Tam da o yüzden resmi tarihin manipülasyonuna sığmayan, her türlü ulusalcı, milliyetçi, liberal ya da dinci yaklaşım biçimlerinin dışında bir tarih bilincine ihtiyaç vardır. Sınıf bilinci olmayan ya da başka bir tarih bilincinin etkisinde kalanlara karşı, Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı, tarihsel bir geçekliğin simgesi olarak ayakta durmaya devam etmektedir. İşgale karşı ilk adım ve zaferin, Meclisin, Saltanat’a karşı Cumhuriyetin, gericiliğe karşı laikliğin ayak izleri, emekçilerin tarihsel rolüyle ve bilinciyle anlatılmalı, kitlelerin maddi gücüne dönüştürülmelidir. Emekçilerin, her türlü sağcı, milliyetçi, dinci, liberal anlatıya maruz kalması engellenmeli, emekçilerin tarih bilinciyle kitlelerin dönüştürücü gücü arasındaki ideolojik bağ yeniden kurulmalıdır.
Tarihin Tekerinde İlerici ve Kutup Yıldızı…
Tüm bu nedenlerle tarih yazımında tarihi günlere dönük anlatımlar, ulusalcı, milliyetçi, liberal, dinci ve kültür/kimlikçi yaklaşımlara bırakılamayacak önemdedir. Emekçi sınıflar ve sosyalistler tarihe dönük uğraşının birincil öznesi olmak zorundadır. Emekçilerin gerçek bir tarih bilincine kavuşması her türlü sağ anlayışın tarih anlatısından arınmasıyla mümkün olacaktır. Politik olarak her türlü sağ tarih anlayışının emekçilere dayatıldığı her yerde, sol ve emekçiler lehine hegemonya kurulamaz.
Sol ve emek örgütlerin sözünün ve tarih bilincinin kitlelerin bilincine çıkarılması görevi kesintisiz olarak sürdürülmelidir. Bu bilinç salt bir kutlama ve anma yaklaşımına indirgenmemeli, bu yöntemle kitlesel devrimci dönüşüm sağlanamayacağı bilinmelidir. Güncel devrimci görevleri ıskalamayan, bugüne kadar kangrene dönüşen sorunların nedenlerini görmezden gelmeyen, geçmişin ortaya koyduğu ilerici birikimin, tarihteki önemini anlayan ve onunla yetinmeyen sınıf perspektifi, ideolojik politik mücadelenin bir gereği olduğu kadar, emekçilerin hegemonyasının ön koşudur.
Tarihin salt ilerleyen bir çizgi olmadığı bilinmekle birlikte, toplumsal gelişimlerin insanlığın hangi aşamasına denk düştüğü, tarihsel izlek içinde ilerici mi yoksa gerici mi olduğu sınıfsal bakışla kavranabilir. Magna Carta, Amerika Özgürlük Bildirgesi, Fransız Devrimi, Sömürgeciliğe karşı Bolivar, Meşrutiyet, Saltanat ve Hilafete karşı Cumhuriyet, sıralanabilecek benzer siyasal ve toplumsal gelişmeler tarihin tekerinde ilericidir. Paris Komünü, Sovyet, Küba ve Çin devrimleri, politik olarak insanın insanlığa sahip çıkması mücadelesinde tüm dünya emekçi halklarının kutup yıldızı olarak kalmaya devam edecektir.




