Çocukluk, Emek ve Korunmasızlık

Çocukluk, Emek ve Korunmasızlık

PAYLAŞ

Eylem Aydemir

Eğitim Sen Eskişehir Şubesi

Geçmişte izlediğim bir filmin kareleri son zamanlarda sık sık aklıma düşer oldu. İngiltere’de sanayi devrimi sırasında emeğin bulunduğu koşulları konu alan filmde çocuklar baca temizliğinde kullanılıyordu. Bacalara daha rahat sığabilsinler diye günlerce aç bırakılıyorlar. Bacaların içine sürülüyor, is ve karanlık içinde nefessiz kalıyorlardı. Filmde gördüğüm şey yalnızca tarihin bir kesitinde çocuk emeği sömürüsü değil, çocuk bedeninin bilinçli olarak küçültülmesiydi.

Çocuk işçiliğinin yoksulluktan bağımsız olmadığını; fakat yoksulluğun, çocuk emeğini meşrulaştıran bilinçli bir tercihe dönüştürüldüğünü ilk kez o an bu kadar açık görmüştüm.

Bazıları çocuğu “küçük yetişkin” olarak tanımlar. Oysa çocuk, küçüklüğünden değil korunmasızlığından tanınır. Asıl soru şudur: Bir insan ne zaman çocuk olmaktan çıkar? Çocuğu küçük bir insan olarak tanımladığımız anda, onu hak sahibi bir özne olmaktan çıkarırız. Çünkü küçük yetişkin, korunması gereken biri değil, eksik ve tamamlanması gereken bir varlık olarak görülür. Oysa çocuk, tamamlanması gereken bir “küçük yetişkin” değil; korunması gereken bir öznedir.

Tarih boyunca çocuğun korunması gereken bir özne olarak tanınmadığı her çağda, çocuk emeği doğal sayılmıştır. Sanayi öncesi dönemde tarım toplumlarında çocuklar aile üretiminin bir parçasıydı. Zanaatkârların yanında çıraklık, hem meslek öğrenme hem de geçim yolu olarak kabul ediliyordu. Bu dönemde çocukluk bugünkü gibi öznenin korunması gereken özel bir yaşam evresi olarak tanımlanmıyordu. Çocuk emeği zorunluydu ama görünmezdi; çünkü aile içindeydi.

Sanayi Devrimi çocuk işçiliğinin yaygınlaşması açısından önemli bir kırılma noktası oldu. Sanayileşmeyle birlikte fabrikalar ucuz, itaatkâr ve uzun saatler çalışabilecek iş gücü arıyordu. Bu ihtiyaç için çocuklar adeta bulunmaz bir kaynaktı. Küçük bedenleri, özellikle madenlerde, baca temizliğinde ve makinelerin altında çalıştırılmaları için “avantaj” sayıldı. Bu dönemde çocuk artık ailenin bir parçası değil, sermayenin hammaddesi hâline geldi. Uzun saatler çalışacak, hakkını aramayacak, sessizce itaat edecek bu bedenler;  üretimin asli gücü haline gelmeye başladı.

19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında işyerlerinde artan çocuk ölümleri ve sakatlanmalar, kamuoyunda güçlü tepkilere yol açtı. Bu tepkiler çocuk işçiliğinin evrensel bir sorun olarak görünür hâle gelmesini sağladı. Çocuk haklarını korumaya yönelik düzenlemeler bu dönemde gündeme geldi ve 1989 yılında Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi kabul edildi.

Yirminci yüzyıla gelindiğinde çocuk tanımı değişmeye başladı. Çocuk artık eksik bir yetişkin değil, korunması gereken bir özne olarak yeniden tanımlandı. Bununla birlikte zorunlu eğitim fikri güç kazandı. Ancak zorunlu eğitim yalnızca çocuğu fabrikadan kurtaran masum bir düzenleme değildi. Aynı zamanda fabrikaya, üretim disiplinine ve itaat kültürüne uygun bir insan yaratmanın da aracına dönüştü.

Zorunlu eğitim adı altında mesleki eğitimler yaygınlaştı. Çocuk işçiliği biçim değiştirdi. Mesleki eğitim, beceri kazandırma, işe uyum ve staj gibi kavramlar altında çocuk emeği giderek meşrulaştırıldı. Çocuk işçiliği artık yasadışı değildi; pedagojik bir dilin içine gizlenmiş durumdaydı.

Günümüzde çocuk emeği Türkiye’de MESEM başlığı altında yeniden tanımlanmaktadır. MESEM’lerde bulunan çocukların büyük bir kısmı, okuldan kopmuş, yoksul ailelerin çocuklarıdır. Özellikle sanayi bölgelerinde bu çocuklar ucuz ve güvencesiz emek olarak çalıştırılmaktadır. MESEM sistemi çocuğu öğrenci olarak değil, erken iş gücü olarak konumlandırmaktadır.

İşyerlerindeki denetimsizlik, iş güvenliği önlemlerinin yetersizliği ve çocukların fiziksel kapasitelerine uygun olmayan alanlarda çalıştırılmaları nedeniyle neredeyse her ay bir çocuk ölümü haberi alıyoruz. Bu ölümler kayıtlara “iş kazası” olarak geçmektedir. Oysa bu ölümler kaza değil, iş cinayetleridir.

Bir çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimine uygun olmayan, denetimsiz bir işyerinde ölmesi tesadüf değildir. Bu ölüm, o çocuğun orada bulunmasına karar veren sistemin sonucudur. Bu ölümler münferit değil; sermayenin ucuz iş gücüyle daha fazla kazanç elde etme arzusunun ve bu düzeni mümkün kılan devlet politikalarının sonucudur.

Çocukluk, çalışarak kazanılan bir ayrıcalık değil; doğuştan gelen bir haktır. Bu hak üretim planlarına feda edildiğinde geriye yalnızca istatistikler ve mezar taşları kalır.