
Güven TÜRKAY (BES Antalya Şube Sekreteri)
Gücü elinde bulunduran tahakküm biçimleri, tarih boyunca yalnızca maddi üretim araçlarına değil, aynı zamanda insan iradesine de hükmetmeyi hedeflemiştir. İktidarın sürekliliği, itaatkâr bireylerin varlığıyla mümkün görülmüş; bu nedenle irade kırma politikaları siyasal, hukuksal ve ideolojik aygıtlar aracılığıyla sistematik biçimde uygulanmıştır. Ancak egemen anlatı, insanlığın bu tahakküme karşı verdiği onurlu mücadeleyi çoğu zaman görünmez kılmıştır. Oysa insanlık tarihi, aynı zamanda insan iradesinin bastırılmasına karşı verilen kesintisiz bir direnişler tarihidir.
Marksizm, insan iradesini soyut ve tarih dışı bir olgu olarak ele almaz. Marx’a göre bireyin bilinci, içinde bulunduğu maddi üretim ilişkileri tarafından belirlenir. Ancak bu belirlenim, insanın pasif bir varlık olduğu anlamına gelmez. Aksine, insanlar tarihlerini kendi iradeleriyle yaparlar; fakat bunu seçtikleri koşullar altında değil, kendilerine devredilmiş maddi ve tarihsel koşullar altında gerçekleştirirler. Bu yaklaşım, insan iradesini hem sınırlı hem de dönüştürücü bir güç olarak konumlandırır. Egemen sınıflar, bu dönüştürücü potansiyelin farkında oldukları için, yalnızca ekonomik sömürüyle yetinmez; aynı zamanda hukuki baskı, bürokratik yıldırma, disiplin mekanizmaları ve ideolojik yönlendirmelerle iradeyi teslim almayı amaçlar. Bu noktada irade kırma, sınıf mücadelesinin görünmez fakat en kritik cephelerinden biri hâline gelir.
İradeyi Kırmak: Sistemin “Kirli Oyunları”
Egemen sınıflar, iradeyi sadece fiziksel zor kullanarak değil, ideolojik bir kuşatmayla da kırmaya çalışırlar. Karl Marx’ın ifadesiyle “Egemen sınıfın fikirleri, her çağda egemen fikirlerdir.” İradeyi kırmaya yönelik “kirli oyunlar” günümüzde modern yönetim (idare) teknikleriyle kendini gösterir:
Bürokratik Tahakküm: Kurumlardaki katı hiyerarşi ve “idare” mekanizmaları, bireyin yaratıcı iradesini basit birer komuta-kontrol nesnesine indirger. Kişi, bir dişlinin parçası olduğunu hissettikçe iradesi zayıflatılır.
Yabancılaşma: İşçinin veya çalışanın kendi kararları üzerinde söz sahibi olamaması, onu kendi hayatına karşı bir seyirci haline getirir.
Tarihsel Bir Anlatı Olarak Onur Mücadelesi
İnsanlık tarihi, bu irade kırma girişimlerine karşı verilmiş muazzam direnişlerin toplamıdır. Marksist tarih anlayışı (Tarihsel Materyalizm), bu süreci bir sınıf savaşı olarak okur.
Spartaküs’ten Paris Komünü’ne: Roma’nın kölelik düzeni kölenin “insan olma iradesini” yok sayıyordu. Spartaküs, bu iradeyi bir isyan bayrağına dönüştürdü. 1871 Paris Komünü’nde ise işçiler, “gökyüzünü fethe çıkma” iradesi göstererek tarihin en onurlu sahnelerinden birini yazdılar.
Sömürge Karşıtı Direnişler: 20. yüzyılda sömürgeci güçler, ezilen halkların özgüvenini ve iradesini kırmak için kültürel bir yıkım hedefledi. Ancak Vietnam’dan Cezayir’e kadar verilen mücadeleler, iradenin maddi güce karşı zaferini kanıtladı.
Çarlık Rusyası ve “Küçük Adamlar”: Gogol ve Dostoyevski’nin de Marksist bir alt metinle okunabilecek eserlerinde gördüğümüz o devasa Çarlık bürokrasisi, insanı “derece” ve “makam” labirentinde yok ederdi. Ancak bu boğucu idareye karşı gelişen irade, sonunda 1917’nin o büyük fırtınasını doğurdu.
Montaj Hattının İdaresi: Taylorist yönetim anlayışı, işçinin ne zaman nefes alacağına bile “idare” aracılığıyla karar vermek istedi. İnsanı makinenin bir uzantısı haline getirme çabası, iradeyi kırmak için yapılmış en sistemli saldırıydı. Ancak işçiler, bu mekanik kuşatmayı grevlerle, yani kolektif iradenin patlamasıyla yardılar.
Bugün yaşadığımız idari/yönetimsel zorluklar, makro düzeydeki sınıf mücadelesinin mikro bir örneğidir. Yönetenlerin, yönetilenlerin iradesini kırma çabası; onları “itaat eden nesneler” haline getirme arzusundan kaynaklanır. Sistemin dayattığı “çaresizlik” hissi, iradeyi kırmak için kullanılan psikolojik bir araçtır. Bu kuşatmayı yarmak, ancak kolektif bir bilinç ve haklılığın verdiği onurlu duruşla mümkündür.
Bürokrasi, İdare ve Modern İrade Kırma Biçimleri
Modern kapitalist toplumda irade kırma, çoğu zaman açık zor aygıtlarıyla değil, bürokratik mekanizmalar aracılığıyla işletilir. İdare, görünüşte tarafsız ve teknik bir yapı olarak sunulsa da, sınıfsal karakterini çoğu zaman gizler. Özellikle emekçiler ve kamusal alanda çalışan bireyler açısından idari süreçler; belirsizlik, sürüncemede bırakma, keyfî kararlar ve hukuki karmaşa yoluyla bireyin direnme gücünü aşındırmayı hedefler.
Bu tür idari uygulamalar, bireyi yalnızlaştırarak kolektif dayanışmadan koparmayı amaçlar. Bu durum, sınıf bilincinin zayıflatılması ve iradenin bireysel düzeyde kırılması stratejisinin bir parçasıdır. Ancak bireysel deneyimler, doğru tarihsel ve sınıfsal bağlama oturtulduğunda, kolektif bir direniş bilincine dönüşme potansiyeli taşır.
Kişisel Deneyimden Kolektif Bilince
Yönetimle yaşanan sorunlar, çoğu zaman kişisel bir başarısızlık ya da talihsizlik gibi sunulur. Oysa bu deneyimler, kapitalist ve bürokratik tahakkümün gündelik hayattaki tezahürleridir. İnsan iradesini yıldırmayı amaçlayan bu süreçlere karşı verilen direnç, tarihsel bir anlam kazanır. Çünkü her itiraz, potansiyel olarak kolektif bir mücadelenin nüvesini barındırır.
Marx’ın yabancılaşma kavramı burada yeniden anlam kazanır: İradesi kırılan birey, yalnızca emeğine değil, kendi yaşamına da yabancılaşır. Buna karşı geliştirilen direnç ise, insanın kendisiyle ve sınıfıyla yeniden bağ kurma çabasıdır.
İrade Mücadelesi Bir Onur Meselesidir
Gücü elinde bulunduran tahakkümler, insan iradesini kırmak için türlü kirli oyunlar sahnelemiş ve sahnelemeye devam etmektedir. Ancak bu oyunlara karşı verilen mücadele, tarihsel olarak bastırılsa da hiçbir zaman bütünüyle yok edilememiştir. İnsanlık tarihi, yalnızca egemenlerin yazdığı bir başarı hikâyesi değil; aynı zamanda ezilenlerin onurlu direniş anlatısıdır.
Zalimlere karşı verilen her mücadele, insan iradesinin meşru müdafaasıdır. Bu mücadele, yalnızca geçmişin değil, bugünün ve geleceğin de temel belirleyicisidir. İrade kırılabilir; fakat tarih göstermiştir ki, örgütlü ve bilinçli bir halk iradesi, en sert tahakküm biçimlerini dahi aşma gücüne sahiptir.
İdeoloji, Hegemonya ve Rıza Üretimi
Marksist kuram, irade kırma süreçlerini yalnızca zor aygıtlarıyla açıklamaz; ideoloji ve hegemonya kavramları bu noktada belirleyicidir. Egemen sınıf, kendi çıkarlarını toplumun genel çıkarıymış gibi sunarak rıza üretir. Eğitim sistemi, medya, hukuk dili ve bürokratik söylem bu rızanın inşa edildiği temel alanlardır. İnsan iradesi, açık baskıdan ziyade “normal”, “kaçınılmaz” ve “meşru” görünen uygulamalar yoluyla yönlendirilir.
Bu durum, Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramında somutlaşır. Hegemonya, zor ile rızanın bileşimidir ve en etkili irade kırma biçimi, bireyin kendi boyun eğişini doğal kabul etmesini sağlamaktır. Bu noktada mücadele, yalnızca dışsal baskılara karşı değil, içselleştirilmiş kabullere karşı da verilmek zorundadır.
Hukuk, biçimsel olarak eşitlik iddiası taşısa da, sınıfsal bir karaktere sahiptir. Hukuki süreçler, çoğu zaman hak arama mücadelesini uzatarak, karmaşıklaştırarak ve bireyi yalnızlaştırarak iradeyi tüketme işlevi görür. Adaletin gecikmesi, yalnızca bir işleyiş sorunu değil; aynı zamanda bir disiplin mekanizmasıdır.
Yönetimle yaşanan sorunlar bu bağlamda değerlendirildiğinde, hukukun ve bürokrasinin tarafsız olmadığı açıkça görülür. Sürekli ispat yükü altında bırakılan, savunma vermeye zorlanan ve belirsizlik içinde bekletilen birey, yalnızca maddi değil, psikolojik bir yıpratmaya da maruz kalır. Bu yıpratma, irade kırmanın modern ve rafine edilmiş biçimidir.
Tahakküm ilişkilerinin en temel hedeflerinden biri, direnişi sessizliğe mahkûm etmektir. Konuşan, yazan ve kayıt altına alan birey, bu sessizlik dayatmasını bozar. Hafıza, politik bir alandır. Unutturulan her mücadele, egemenlerin lehine; hatırlanan ve aktarılan her deneyim ise ezilenlerin kazanımıdır.
Bu nedenle kişisel deneyimlerin yazıya dökülmesi, salt bireysel bir ifade biçimi değil; kolektif hafızaya yapılan bir müdahaledir. İdareyle yaşanan her adaletsizlik, tarihsel bağlamına yerleştirildiğinde, irade kırma politikalarının sürekliliğini açığa çıkarır ve yeni mücadelelerin önünü açar.
İrade, tek başına kahramanca bir direnç olarak yüceltilemez. Ancak örgütlülükle birleştiğinde tarihsel bir güç hâline gelir. Bireysel direniş, kolektif bir hatta bağlanmadığı sürece kırılgan kalır. Bu nedenle irade mücadelesi, aynı zamanda örgütlenme mücadelesidir.
Gelecek, iradesi kırılmış bireylerin değil; iradesini kolektif bilinçle yeniden inşa edenlerin eseri olacaktır. İnsanlık, kendi tarihini yalnızca katlanarak değil, direnerek de yazmıştır. Bu direnç, bugün idari, hukuki ve ideolojik biçimler altında sürdürülse de, özünde aynı onurlu yaşam mücadelesinin devamıdır.
İnsan iradesine yönelik saldırılar, sınıflı toplumların kaçınılmaz bir sonucudur. Ancak bu saldırılar, aynı zamanda karşı direnişleri de doğurur. Marksist perspektif, bu diyalektiği görünür kılar: Tahakküm varsa mücadele, baskı varsa karşı irade vardır. İnsanlık tarihi, iradenin kırıldığı anlardan değil; her defasında yeniden ayağa kalktığı mücadelelerden ibarettir. Baskı neredeyse direniş oradadır. İradeyi kırmaya yönelik her hamle, aslında kendi karşıtını, yani bilinçli direnişi doğurur. Zulme karşı durmak bir tercih değil, insanın kendi varlığını ve onurunu koruma noktasındaki meşru müdafaasıdır.
Bu nedenle zalimlere karşı verilen mücadele, yalnızca bir tepki değil; insan olmanın tarihsel ve ahlaki zorunluluğudur.




