Sendikalar güç kaybederken emekçinin yüzü gülmez – Zafer Aydın

Sendikalar güç kaybederken emekçinin yüzü gülmez – Zafer Aydın

264
PAYLAŞ
“Sendikalarda bir Rönesans’a ihtiyaç var. Sendikal hareket kendi Rönesans’ını yaşamadığı sürece ne bu çürümenin, yozlaşmanın girdabından çıkabilir, ne hak mücadelesinin örgütü olarak işe yarayabilir, dolayısıyla ne de bir cazibe merkezi olabilir”

Türkiye çok köklü bir sendikal mücadele geleneğine sahip. Özellikle 12 Eylül öncesinde yüzbinleri harekete geçiren, patronlara geri adım attıran bir sendikal mücadele siz konusuydu. Yine 90’li yıllarda sendikalar toplumsal mücadele ikliminde kendini hissettirdi. Ancak günümüzde ise sendikal alanda yüz binleri harekete geçiren emekçilere umut olan bir örgütlenmeden söz etmek güç. Elbette bu alanda ciddi bir mücadele siz konusu olmakla birlikte. Tablonun bir tarafı böyleyken diğer tarafı ise AKP döneminde sendikalara ve emeğe yönelik saldırılardan oluşuyor. Sendikaları abluka altına alan AKP, yandaş sendikaları ise ihya ediyor.

Hal böyleyken geçen hafta Lastik İş Genel Başkanı Abdullah Karacan’ın öldürülmesi olayı kamuoyunun gündeminde yer aldı. Olayın arka planı bilinmezken saldırıyı gerçekleştiren kişi tutuklandı. Bu olayın ardından ‘sendiklarda ne oluyor’ sorusu yine akıllara geldi. Pazartesi Söyleşisi’nin bu haftaki konuğu sendikal mücadelenin içerisinden gelen bu alanda birçok eser veren Zafer Aydın. Aydın”a son yaşananlardan emek mücadelesinin durumuna kadar kamuoyunun merak ettiği birçok soruyu sorduk.

► Türkiye’de sendikalar günümüzde sendika başkanlarının öldürüldüğü bir düzlemde anılıyor. Buraya nasıl gelindi? 
İşin doğrusu yeni gelinen bir nokta yok. Yeni olan sendikal hareketin içinde olup bitenlerin ucunun cinayete kadar varması. Bu elbette bir sonuç. Bu sonuca yol açan nedenlere bakmak gerekiyor. Oraya baktığımızda ise işçilerin haklarını kazanma, koruma ve geliştirme örgütü olan sendikaların bu işlevlerinden fersah fersah uzaklaştığını görüyoruz. Burada parantez açarak şunu belirtmekte fayda var; sendikalar diye bir genelleme yapsak dahi bunun istisnaları olduğunu, işini layıkıyla yapmaya çalışan sendikalar ve sendikacılar olduğunu biliyoruz.

Uzun bir süredir sendikalar sendika olmaktan çıktı, işletmelerin insan kaynakları departmanı, idari işler müdürü oldu adeta. İşverenlerden yeni hak talep etmek yerine; işverenin verdiğine işçiyi razı etmek, işverenin işçinin hakkını, onurunu hiçe sayan uygulamalarını normalleştirmek, işçiyi başka türlü bir şey yapmanın imkansızlığına ikna etmek misyonuyla hareket ediyorlar. Burada bu güç, kudret nasıl elde ediliyor sorusu akla gelebilir; şöyle bir mekanizma işliyor: Sendikacı işçi bulma kurumu mümessili gibi işverenle görüşerek işe işçi aldırıyor. İşe aldırdığı işçilerden de “ekmek verdim” diye koşulsuz itaat ve destek bekliyor. Esasında bu ezelden beri bildiğimiz sarı sendikacılık. Bilindiği gibi sarı sendikacılığın ağababaları bile bu gömleği giymek istemez, işverenle ilişki içinde olduğunu gözlerden uzak tutmak için onlarca takla atardı. Günümüzde ise büyük bir meşruiyet ve özgüven içinde işverenle, hükümetle ne kadar yakın olduklarını sergilemek peşindeler. İşçiler de hipnotize olmuş gibi bu “meşruiyete” prim veriyor, sendikacının işverene yaslanarak elde ettiği gücü, kendisi için bir koruma kalkanı olarak görüyorlar. Elde edilen gücün bir bedeli olduğunun, bunun da kendisine ödettirildiğinin farkında olmadan, “Bu güç neyin karşılığında?” diye sormadan… Meselenin bu yanı yani sarı sendikacılığın, “normal ve olağan” kabul edilmesi sendikal harekette yaşanan yozlaşma ve çürümeye kaynaklık eden kültürel erozyona işaret ediyor. Eşitlik, adalet, hak, sınıf, emek, itiraz, direniş, mücadele, demokrasi, üyenin söz ve karar sahibi olması gibi kavramların sendikaların ve işçilerin lügatından çıkması sendikanın ne olduğunun ve ne işe yaradığının hızla unutturulması “güdümlü ve sarı sendikacılığın normalleşmesini” getiriyor.

Ezcümle demek istiyorum ki, sendikaların misyonunu, işlevini, kültürünü, demokratik özelliklerini kaybetmesi karşısında, işverenlerden ve siyasal iktidardan bağımsız, her düzeyde seçimi esas alan, demokratik ,üyenin söz ve karar sahibi olacağını, sendikaların imkânlarını kişisel ayrıcalık olarak görmeyeceğini, işçinin aidatlarını harcarken dikkatli ve şeffaf olacağını taahhüt eden bir işçi dinamiğine ihtiyaç var.

arastirmaci-yazar-zafer-aydin-sendikalar-guc-kaybederken-emekcinin-yuzu-gulmez-532222-1.                                  Abdullah Karacan

Emek Platformu dağıldı
► Emeğe yönelik saldırılar karşısında sendikal mücadelenin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Şu bir gerçek ki, AKP, emeğe ve emeğin haklarına yönelik, kendinden önceki iktidarların performansını katbekat aşan bir neoliberal saldırganlık sergiledi. Güvencesizlik, kuralsızlaştırma, sendikasızlık AKP’nin demirbaş uygulamaları oldu. Hak arama yollarını kapattı, işçilerin grev silahını kullanamaz hale getirdi. İş cinayetleri AKP ile zirve yaptı. Ne var ki daha önceki dönemlerle kıyasladığımızda emek cephesinin en az tepki verdiği, en cılız reaksiyon göste rdiği dönem de AKP dönemi oldu. Emek ve meslek örgütlerinin yan yana geldiği, birlikte tutum aldığı Emek Platformu bu dönemde dağıldı. 1999 yılında kurulan bu platform, Türk-İş, DİSK, Hak-İş gibi işçi konfederasyonlarını, KESK, Türk Kamu-Sen, Memur-Sen gibi kamu çalışanları konfederasyonlarını, Türk Tabipleri Birliği, TMMOB gibi meslek örgütlerini içinde barındıran bir üst örgütlenmeydi. Memleketin ve emekçilerin temel meseleleri üzerinde ortak programa da sahip olan Emek Platformu, 24 Temmuz 1999’da Ankara’da 12 Eylül sonrasının en kitlesel eylemini gerçekleştirmişti. DSP-MHP-ANAP hükümetinin sosyal güvenlik yasasında “mezarda emeklilik” olarak bilinen düzenlemesine karşı oluşan bu platform AKP döneminde, Genel Sağlık Sigortası’nın gündeme geldiği dönemde dağıldı. AKP’nin sağlığı, sosyal güvenliği piyasanın inisiyatifine terk eden uygulamasına bazı emek örgütleri arka çıktı. Bu dağılmanın arkasında AKP’nin sosyal alanı muhalefetsiz bırakma çabası vardı. Bu çabanın anlık ya da tesadüfi bir şey olmadığı daha sonraki gelişmelerle ortaya çıktı. AKP sendikaların kimini gönüllü, kimini zorla, tehdit ve şantajla kontrol altına aldı. Sendikaları, işçilerin topluca katliama uğradığı Soma’da ya da işsizlik sigortası yağmalanırken ses çıkaramaz hale getirdi. Bunun rahatlığı içinde işçilerin aleyhine, sermaye lehine onlarca adım attı.

► Emekçiler nezdinde sendikalar neden çekim merkezi olmuyor? 
Deminden beri söylediklerime hatırlatarak cevap vereyim; sendika, sendika değil ki bir cazibesi olsun. İşçinin örgütü olma özelliğini kaybetmiş, işçinin söz söyleme kanallarının kapatıldığı, işverenlerin ve siyasal iktidarın sopası haline gelmiş yapılara kim, niye itibar etsin. Bunları söylediğimiz zaman bize “sendikaları yıpratmamak lazım” eleştirisi yapılıyor. Amenna, yıpratmamak lazım, sendikalar işçilere gerekli. Ama bunları yıpratmak maksadıyla değil, sendikalarda bir değişime, dönüşüme ihtiyaç olduğunu vurgulamak üzere söylüyorum. Bugün sendikalarda bir Rönesans’a ihtiyaç var. Yeni bir canlanmaya, değerlerine, geleneklerine, kavramlarına geri dönmeye ihtiyaç var, ona işaret etmek istiyorum. Sendikal hareket kendi Rönesansını yaşamadığı sürece ne bu çürümenin, yozlaşmanın girdabından çıkabilir, ne hak mücadelesinin örgütü olarak işe yarayabilir, dolayısıyla ne de bir cazibe merkezi olabilir.

► İktidarın sendikalara yönelik tavrı nasıl. Emek dostu olduklarını iddia ediyorlar. Bu doğru mu? 
İşçi dostu mu? Tıpkı “reformcu”, “devrimci” olduğu gibi mi? İşçi ölümlerini fıtrat diye kapatırken, işverenlere can kurtaran simidi olarak grevleri yasaklarken olduğu gibi mi? Ya da işten atılan Flormar işçisinin kapısına polis gönderirken, hak isteyen işçiye nankör, fabrikasının kapatılmasına karşı çıkan Tekel işçisine “ayaklar baş mı olacak” dediği gibi mi? Veya Soma’da madenci yakınının suratında patlayan tekme gibi mi? Aslında burjuva siyasetinde klasik yöntemdir, aleyhte bir düzenleme yaparken ya içine gerçekte işe yaramayan bir madde yerleştirip, onu pazarlayarak tepkileri yatıştıracaksın ya da ne kadar dost olduğunu anlatarak. Elbette bazen, hatta çoğunlukla ikisini birlikte. Kabul etmek gerekir ki, genellikle işe yarayan bu yöntem AKP’nin elinde tavan yaptı. Sağlığı paranın egemenliğine terk ederken, vatandaşı hastane kuyruklarından kurtarırken “reformcuydu.” 12 Eylül 2010 referandumunda vesayet rejiminin ele geçiremediği mekanizmaları ele geçirirken “demokrattı.” Yine aynı dönemde iki sendikaya üyelik getiren, grev hakkını genişletirken “özgürlükçüydü.” Son olarak da şeker fabrikasını kapattıkları kente cezaevi açarak istihdam yaratan oldu. Dilin kemiği yok, AKP ve AKP severler, AKP’yi “işçi dostu” ilan edebilirler, ama güneş çıkıp, karlar eriyene kadar…

***

Kriz yok anlamına gelmez

arastirmaci-yazar-zafer-aydin-sendikalar-guc-kaybederken-emekcinin-yuzu-gulmez-532223-1.
Zafer Aydın​

► Kriz olsa insanlar tepki gösterirdi. Gözle görülür bir tepki yok deniyor. Bu doğru mu, tepkisizliğin nedeni krizin olmaması mi? 
İlim irfan sahibi, işinin ehli, bilgisine, birikimine güvenilen iktisatçıların tamamı bir ekonomik kriz yaşandığı konusunda hemfikir. İşten çıkarmalar, ücretleri düşürme pazarlıkları, konkordato ilanları, fiyat artışları, yükselen enflasyon ve benzerleri ile kriz kendini göstermeye başladı. Krize karşı yerel, bölgesel ve bazı bireysel tepkiler ortaya çıksa da, şu ana kadar güçlü ve merkezi bir tepki gözükmedi. Bu gözükmeyeceği anlamına gelmediği gibi, tepkinin olmaması krizin olmadığı anlamına da gelmez. 2002 yılında ekonomik krizin altını boşalttığı bir hükümetten görevi devralan AKP, biraz da bu tecrübenin ışığında, örneğine az rastlanır bir biçimde yaşananlara kriz demekten imtina ediyor. Zaman zaman krize ilişkin tedbirler devreye sokmalarına rağmen kriz tespiti yapmıyorlar. Bunun yerine dış güçlerin ekonomik saldırısından söz ederek, herkesi bu saldırıya karşı yerli ve milli duruşa davet ediyorlar. AKP bu yolla içine düştüğü sıkışıklığı atlatmak, iktisadi krizin politik sonuçlarını kendinden uzak tutmak çabası içinde. AKP kendince sonuç alabileceği bir yol deniyor. Yaptığı bir bakıma anlaşılabilir. Anlaşılmaz olan ise Türk-İş’in, Hak-İş’in bu seferberlik çağrısına asker yazılması. Onlar da iktidarla “söz uyumu” bozulmasın diye kriz yerine sıkıntı demeyi tercih ediyorlar.

Buna yaslanarak krizin emekçilere ödetilme çabasının önlerine koyduğu görevden kaçma peşindeler. Ama kriz nedeniyle üyeleri işten çıkarılmaya başlandı. Yani güneşin çarığı, çarığın da ayağı sıkacağı günler geldi, dayandı.

Kaynak: Birgün