Ülkede Gerici Ablukanın Kodları: Yok Sayma, Baskı ve Ölüm

Ülkede Gerici Ablukanın Kodları: Yok Sayma, Baskı ve Ölüm

PAYLAŞ

ÜLKEDE GERİCİ ABLUKANIN KODLARI: YOK SAYMA, BASKI ve ÖLÜM
AKP, 22 yıllık iktidarı boyunca, tıpkı dünyadaki benzerleri gibi, vahşi kapitalizmin ihtiyaçları doğrultusunda iktisadi, idari, siyasi sistem, toplumsal yaşam ve emek rejimi açısından köklü dönüşümler yaparak tüm toplumsal alanları ve bağları, sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda piyasa mantığına uygun olarak şekillendirmiş; çalışma rejimini güvencesizlik temelinde değiştirerek emek sömürüsünü derinleştirmiştir. Bu dönüşüme paralel olarak emeğin örgütlü gücü sendikaların önüne yasal ve fiili engeller çıkarılmış, yandaş sendikalarla emek hareketinin etkisi sınırlandırılmıştır. Güvencesiz, esnek, kuralsız, taşeron çalışma esas istihdam biçimi haline getirilmiş, kamusal hizmetler özelleştirmeler yoluyla piyasalaştırılarak ticari metaya, yurttaşlar ise müşteriye dönüştürülmüştür. Bütün bu dönüşüm kamu olanakları seferber edilerek gerçekleştirilirken, laikliğin kırıntısına bile tahammülsüz siyasal İslamcı gericiliğin hakim kılındığı bir iklimle yeni bir kamusal hayat yaratılmıştır. TBMM, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, AKP ve ittifak kurduğu yapılar ile sermaye çevrelerinin ihtiyaçlarına denk düşen kanunların çıkarıldığı bir kurum haline dönüştürülmüştür.
Yerel ve uluslararası sermaye eliyle çevresel tahribatlara devam edilmekte, doğal yaşam alanları gün geçtikçe ciddi anlamda daraltılmaktadır. Yerli ve uluslararası şirketler dağlarımızı, ovalarımızı, ormanlarımızı zehirleyip tahrip etmekte, sahiller işgal edilip beton yığınlarına dönüştürülmektedir. 13 Şubat’ta Erzincan İliç’te bulunan Çöpler Altın Madeninde yaşanan ve 9 maden emekçisinin hayatını kaybettiği facia, yaşanan yağma ve talan düzenini bir kez daha gözler önüne sermiştir. Gerici saray rejimi iktidarı süresince sadece vahşi sömürü düzeni kurmakla yetinmemiş, çalışma hayatı ve rejimini emekçiler için ölüm mangalarına dönüştürmüştür. Yaşanan katliamlar ve iş cinayetleri açıkça bunu ortaya koymaktadır. Bu ülkede emeğiyle geçinen sefalet içinde yaşamaya zorlanan emekçi halk kesimlerinin ölümle tanışması sadece an meselesidir.
Ülkemizde iktisadi eşitsizliklerin toplumsal olarak can yakıcı bir hale geldiği bu ortamda emekçi halk kesimlerinin gündelik ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı ve hatta açlık sınırında yaşayanların büyük kitlelere ulaştığı açıkça görülmektedir. Cumhuriyetle birlikte kurulan fabrikalar özelleştirilmiş ya da kapatılmış, makineleri hurda parasına satılarak arazilerine binalar dikilmiştir. Tarımda dünyada kendi kendine yetebilen nadir ülkelerden olmamıza rağmen en temel ürünlerde bile dışa bağımlı hale gelinmiştir. Eğitimden sağlığa, yerel yönetimlerden toplumsal yaşama her alanda yozlaşma ve çürüme devam etmiş, kamu kurumları işlevsiz hale getirilmiştir.
Ülkemiz; gün geçtikçe toplumsal muhalefetin baskıcı, otoriter politikalarla sindirilmeye çalışıldığı, işsizliğin ve yoksullaşmanın tüm toplumun temel gündemi olduğu, gençlerin ekonomik kriz sebebiyle gelecek planlarını dahi yapamadığı ve geleceklerini yurt dışında aramaya çalıştıkları bir süreçten geçmektedir.
Tek adam rejimi toplumsal cinsiyet sorununu çözmek bir yana TBMM tarafından imzalanmış uluslararası sözleşmeleri hukuksuz bir şekilde yok saymaktadır. Türkiye’de son zamanlarda artış gösteren çocuk evlilikleri, örgün eğitimin dışına çıkarılan kız çocukları devlet eliyle geliştirilen gerici yaşam tarzının anahtar saldırıları olarak görülmelidir. Erkek egemen bir yapı inşa edilerek, kadınlar kamusal alandan izole edilmek istenirken, laiklik ilkesi iktidar ve siyasal İslamcı çevreler tarafından örselenmekte ve dincilik kamuda başat unsur haline gelmektedir. Kamunun tasfiye edildiği, çalışma yaşamının bir bütün olarak lime lime edildiği, emeğin değersizleştirildiği yolsuzluk düzeninin yanı sıra toplumsal yaşamın her alanında uygulanan siyasal İslamcı, gerici politikalar, despotik bir yönetim anlayışıyla hayata geçirilmiştir. Eğitimde siyasal İslam anlayışına uygun, biat eden, sorgulamayan kuşaklar yaratma çabaları, ÇEDES, vb. uygulamalar ile karma eğitim ve “yeni” müfredat tartışmalarıyla derinleştirilerek devam etmektedir.
ÇÖZÜM, HALKIN ÖRGÜTLÜ MÜCADELESİNDE…
14-28 Mayıs seçimlerini bir Pirus zaferiyle tamamlayan siyasi iktidar; derinleşen ekonomik krizle birlikte, 31 Mart yerel seçimlerine geniş emekçi kesimleri bir süreliğine de olsa ikna edebilecek bütün enstrümanlarını kaybederek girmiştir. AKP’nin yirmi iki yıllık iktidarı süresince sermaye çevrelerinin çıkarlarını önceleyen bir parti olduğu gerçeği bilinse de geniş halk kesimleri ilk kez bu yerel seçimde bu boyutta büyük bir tepkiyi açığa çıkarmıştır. AKP’nin uyguladığı vahşi kapitalist politikaların yarattığı ekonomik krizi emekçilerin omuzlarına yıkan, toplumu dincilik, mezhepçilik ekseninde kutuplaştıran, toplumsal muhalefeti zor aygıtlarıyla bastırarak iktidarını sağlamlaştırmaya çalışan tek adam rejimini tahkim etmek üzerine kurulu politikaları iflas etmiştir. Yerel seçimlerin kendi özgünlükleri bir yana bırakılırsa; seçim sonuçlarına, her gün biraz daha yoksullaşan geniş emekçi kesimlerin mevcut ekonomi politikalarına itirazı damga vurmuştur. Seçim sonuçlarına ilişkin bir diğer önemli nokta ise kültür-kimlik siyasetinin sınıfsal çelişkilerin görünür olduğu oranda aşınması ve silikleşmesidir.
AKP tabanında da yoksullaşmaya yönelik bir itiraz ve buna bağlı olarak bir çözülme yaşanmakla birlikte, bu kopuşun mutlak olmadığı ve çözülen çekirdek kitlenin toplumsal muhalefet alanına değil, Yeniden Refah Partisi (YRP) saflarına geçtiği görülmektedir. YRP’nin yükselişini AKP’nin 22 yıl boyunca toplumsallaştırdığı gerici iklimin bir ürünü olarak değerlendirmek gerekir. Bu anlamıyla gericiliğe karşı bir mücadele birikimi açığa çıkarmamız gerekmektedir. CHP’nin 47 yıl sonra sandıktan birinci parti olarak çıkması önemli olsa da bunu bir iktidar alternatifi olarak görmek için henüz erkendir. 1977 seçimleri ile 31 Mart seçimlerini karşılaştırmak doğru olmayacağı gibi tarihi bağlamından koparılarak yapılacak tartışmalar yanlış sonuçlar doğuracaktır. O günün tarihsel dinamikleri ile bugünün tarihsel dinamiklerini, benzeşen ve farklılaşan yönlerini doğru görmemiz gerekmektedir.
Genel olarak sosyalistlerin yerel seçimlerde başarısız olduğunu söyleyebiliriz. Sosyalistlerin birleşik mücadelesinin yerel seçimlerde ne kadar önemli olduğu açık bir biçimde bir kez daha görülmüştür. Solda halen süren örgütsel rekabetçilik ne yazık ki aşılabilmiş değildir. Burjuva siyasetinin benzer biçimlerinin, popülist adaylar ve oportünist politikalar üzerinden kimi sol-sosyalist örgütlere sirayet ettiği, sonuçlarının toplamda bütün sola zarar vereceği unutulmamalıdır.
Emek örgütlerine düşen görev halkın önemli bir kısmında yaşanan bu kırılmayı derinleştirecek ve sınıf mücadelesini büyütecek politik söylem ve talepleri sandık siyasetine sıkışmayan bir tarzda daha da görünür hale getirmektir. Bu meseleyi ideolojik bir hegemonya meselesi olarak görmek gerekmektedir. Yerel seçim sonuçlarının ortaya çıkardığı tabloyu AKP iktidarı eli ile tesis edilen gerici-faşist rejimin sonu olarak değerlendirmek yanlış olacaktır. En son kamuoyunda “Kobane Davası” olarak bilinen ama aslen Kürtlerin demokratik siyaset zeminine saldırıya dönüşen ağır mahkûmiyet kararları, siyasal iktidarın yargıyı bir sopa olarak kullanmaya devam edeceğinin en önemli örneklerindendir. Bu süreç içerisinde saray rejiminde yumuşama ve olağanlaşma bekleyenler Erdoğan’ın taktik adımlarının oyuncağı olacağı hatırlatılmalıdır. AKP’ye meşruiyet zemini kazandıracak adımlardan uzak durulmalı, Anayasa gibi temel konuların müzakere edilmesine dönük zaman kazanma amaçlı adımlar, yaşananlar doğrultusunda yüksek sesle mahkûm edilmelidir. İktidarın ayak oyunlarına zaman zaman düzen muhalefeti içerisinden göz kırpan tarz teşhir edilmeli, bu tür yaklaşımlardan uzak durulması gerektiği sürekli hatırlatılmalıdır.
Rejimin 20 yılı aşan sürede yarattığı yıkımın ortadan kaldırılması ve tesis ettiği yeni devlet yapısının yenilgiye uğratılması; sandıktan çıkan seçim sonuçlarından çok işyerlerinde, mahallelerde ve sokakta gerici-faşist yapının her unsuruyla örgütlü halk muhalefetini örerek mücadeleyi büyütmekten geçmektedir. Önümüzdeki dönemde, iflas eden gerici iktidar politikalarını, toplumsal mücadele ve emekçilerin birleşik mücadelesiyle toplum yararına gerçek bir kazanıma dönüştürme görevi devrimci emek siyasetinin omuzlarındadır.
MÜCADELE, BİRLİK VE DAYANIŞMA…
Geçtiğimiz dönem, ülkede yaşanan yoksulluk ve sefalete karşın sınıf hareketinin etkisizleştiği tekil mücadele örnekleri dışında kitlesel, örgütlü ve birleşik bir karşı duruşun sergilenemediği bir dönem olmuştur. Bu durum 31 Mart yerel seçimlerinden sonra da devam etmektedir. Bu durumun en somut örneği İstanbul’da 1 Mayıs’a giden süreçte de görülmüştür. Bunda iktidarın baskı ve zor politikaları kadar sınıf örgütlerindeki düzen içi eğilimlerin belirleyiciliği de etkili olmuştur. KESK özelinde ise örgütte zaman içinde hakim olan anlayışın, meselelere ve özellikle sınıf mücadelesine olan mesafesi, örgütün yan aparat olarak görülmesi tamamen araçsallaştırılması nedeniyle KESK’in tarihsel birikimine yakışmayan bir ataletin ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Bir sendikanın en önemli varlık sebebi olan toplu sözleşme süreci, uzunca bir süredir basın açıklamaları ve yasak savma kabilinden yapılan eylemliliklerle geçiştirilmektedir. KESK, grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı talebini, belirli bir takvime sıkıştırmadan, uzun erimli bir mücadele programı çevresinde temel başlıklardan biri olarak değerlendirmelidir. Aksi takdirde kamu emekçileri nezdinde sendikaların gerekliliği daha çok sorgulanmaya başlayacaktır.
KESK mevcut haliyle hem kamu emekçilerinin talep ve ihtiyaçlarını karşılamaktan hem de emekçi sınıfların birleşik mücadele zeminlerini yaratmaktan uzak görünmektedir. Ülkenin içinde bulunduğu durum göz önünde bulundurulduğunda birleşik bir emek hareketini yaratmak her zamankinden güncel ve elzem bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Bu çevrede işyerlerinden başlayarak KESK’in sınırlarını da aşan bir ortak mücadelenin araçlarını yaratmaya dönük çalışmalar yapmak gerekmektedir.
Özellikle son yıllarda KESK ve bağlı iş kollarındaki sendikalar, kamu emekçilerinin biriken sorunları karşısında tarihsel görevini yerine getirememiştir. Hak alıcı eylem tarzının hayata geçirilmesi konusunda bu zamana kadar iyi sınav veremeyen emek örgütleri tabandan katılımcı anlayışla yeniden örgütlenmelidir.
KESK sadece siyasal iktidarın saldırılarına cevap verir nitelikte eylem ve söylemlerde bulunmak yerine, gündemi belirleyen ve yönlendiren bir tutumda olmalıdır. Dar pratik içeren günlük tepkiler yerine, tüm emek ve meslek örgütleriyle orta ve uzun vadeli plânlar yapılmalı, günü kurtarır nitelikte eylem, etkinlik ve politikalardan vaz geçilmelidir. KESK ve bağlı iş kolları eylem, etkinlik ve örgütlenme çalışmalarını koordineli bir biçimde yürütmeli, eylem kararları alınırken birçok etken gözden geçirilmelidir. Her eylem kararı emekçiler yararına sonuç üretmediği gibi alınan eylem kararlarının hayata geçiriliş biçimi, insanların eylem çizgisinden uzaklaşmasına sebep olduğu unutulmamalıdır.
KESK ve bağlı iş kollarında tüm toplumu etkisi altına alan dincilik ve yoksullaşma karşısında;
– AKP’nin her alanda gerici, faşist uygulamaları eğitim, sağlık, yargı vb. alanlarda tarikat ve cemaatlerin önünü açan politikaları ve kamusal alanın tasfiyesine karşı önümüzdeki süreçte daha fazla lâiklik ve kamuculuk vurgusunu ön plana çıkardığımız bir mücadele hattını yürütmeliyiz. Önümüzdeki dönem açısından gericilik ve yoksullukla mücadele temel mücadele başlıkları olmalıdır. Özellikle kamusal hayatın gerici tahakkümüne dönük uygulama ve düzenlemelere karşı yürütülen mücadele tekil ve eklektik eylemliliklerle değil, bütünlüklü bir siyasal hattın parçası olarak, geniş toplumsal kesimleri de katacak bir çerçevede planlanmalıdır.
– TTB aile hekimliği kolunun mevcut ASM’lerdeki çalışma biçimden kaynaklı ortaya çıkardığı “VERGİDE ADALET” eylemleri aslında tüm emekçilerin sorunudur. Bu yüzden bu eylemler tüm emekçileri kapsayacak şekilde genişletilip birebir ilişkilerle devam eden, sönmeye mahkûm eylemlilikler yerine geniş kitleleri içine dahil ederek somut kazanımlar elde etmeyi amaçlayan bir eylemlilik süreci ortaya konmalıdır.
– KESK-AR araştırma merkezi kurularak kamuoyunda karşılık bulan bilgiler üreten temel bir referans noktası haline getirilmelidir. Siyasal İslamcı iktidarın ekonomi politikası, yandaşlara yapılan harcamaları geniş toplumsal kesimlere anlatılmalıdır. Ekonomik kayıplarımız görünür kılınmalıdır.
– Bu sebeple özellikle taslak metinde yer aldığı gibi KESK, yeni mücadele döneminde emekçilerin birleştirilmesi için mücadele etmelidir. KESK, bir yandan tüm emekçilerin taleplerinin sözcüsü ve o talepler etrafındaki mücadelelerin örgütleyicisi haline gelmeli ve bunu yaparken aynı zamanda kamu emekçilerinin mücadelesini tüm işçilerin, emekçilerin ve emeklilerin mücadele ve talepleriyle ortaklaştırmanın yollarını da bulmalıdır.
– Mücadele artık sadece basın açıklamalarıyla gösterilen reaksiyonun ötesine taşırılarak en küçük birimden, işyerlerinden başlayarak sokağa, sokaktan iş yerlerine yönelen bir dinamizm içinde, fiili, meşru ve kitlesel bir çizgide sürdürülmelidir.
– Mücadele programı emekçilerin gerçek gündemini takip eden bir hatta oturmalı, aşağıdan yukarıya yukarıdan aşağıya demokratik merkeziyetçilik anlayışı doğrultusunda eylemde uygunluk ve kapsayıcılık hattına geri dönmelidir.
– Hak arama sürecinde emekçiler arasında rekabet üreten, dar çıkarlara odaklanan dil terkedilerek sermayenin zenginleşmesi ve emekçi halk kesimlerinin yoksullaşması sonucunu doğuran politikalar bilince çıkarılmalı; emekçilerin ortak eylem birliği örgütlenmelidir. Bu konuda üç aylık bir mücadele programı oluşturmalı, emek ve meslek örgütlerini yan yana getirmelidir. KESK; yoksullaşan emekçi kesimlerin sorunlarını birleşik bir hat üzerinden kavrayarak emekçilerin gerçek örgütü olduğunu göstermeli, sendikal politik hattını sınıf perspektifinden yeniden kurmalıdır.
– Sermaye yörüngesindeki iktidarlar ve onlara koltuk değnekliği yapan sarı sendikalar dezenformasyon, propaganda, ötekileştirme ve kutuplaştırma ile yönetsel rollerini icra etmektedir. Öncelikle bu yöntemin etik değerlere aykırılığı, gerçek dışı bilgiler ile çıkar amaçlı uygulandığı, böyle bir tarz ile halkın kaybettiği ve kaybedeceği çalışanlara anlatılmalıdır.
– İş yerlerinde örgütlenme faaliyetleri yoğunlukla yürütülmeli ve genç çalışanlara ulaşılmalı sendikal ve siyasal süreç anlatılmalıdır.
– İş yerlerine yönelik, İSG eğitimleri iş cinayetlerindeki ihmaller ve eksiklikler tablolar ile gösterilmeli, farkındalık etkinlikleri düzenlenmelidir.
– Özelleştirilen iş yerlerinden başka kamu kurumlarına gönderilen çalışanlarda maddi hak kayıpları olmaktadır. Süresi içerisinde müracaat ve itiraz etmeyen çalışanlar yasal haklarını kaybetmekteler. Özelleştirmenin ülkeye, çalışanlara getirdiği tahribatlar anlatılmalıdır.
– Dini vakıf ve derneklerle yapılan protokollere, müfredat başta olmak üzere ÇEDES ve MESEM gibi projelere karşı mücadele yükseltilmelidir.
– “Öğrencilere bir öğün ücretsiz yemek kampanyası” diğer demokratik kitle örgütleriyle birlikte yaygınlaştırılmalıdır.
– Kariyer basamakları, ücretli öğretmenlik gibi güvencesiz çalışma formları üzerinden “Eşit işe eşit ücret” vurgusu ön plana çıkarılmalıdır.
– Vergi dilimi daha adil bir seviyeye çekilmesiyle ilgili talepler ön plana çıkarılmalıdır.
– Maaş dışında yapılan ödemelerin, seyyanen maaş artışlarının taban aylığına, emekli maaşlarına yansıtılması ile ilgili talepler ön plana çıkarılmalıdır.
– Halkın sağlık hakkı mücadelesinde, kamu hastanelerinde alınamayan randevu, tedarik edilemeyen ilaç ve aşı gibi somut durumlar gündeme getirmelidir.
– Sosyal hizmetlerin sadaka değil, hak olduğu ve sosyal devletin asli görevi olduğu öne çıkarılmalıdır.
– Mülakatın kaldırılmasına dair talepler ön plana çıkarılmalıdır.
– Uluslararası sendikalar ile dayanışma içerisinde olunmalı, mücadele yöntemleri belirlenmelidir. Emperyalist savaş politikalarına karşı uluslararası antiemperyalist savaş karşıtı bir politik hattın kurulması için adım atılmalıdır.
DSD TÜRKİYE YÜRÜTMESİ