Tren ve iş kazaları: İktidarın fıtratında var – Oğuz Oyan

Tren ve iş kazaları: İktidarın fıtratında var – Oğuz Oyan

301
PAYLAŞ
Değişen şu: 15 Temmuz’u bahane ederek, ikinci cumhuriyetin anayasasını topluma dayatmak ve hiçbir biçimde hesap sorulamaz bir cumhurbaşkanlığı yönetim sistemini oluşturmak

Üç gün önce gene bir tren kazası faciası yaşandı. Gene sorumlulardan hiçbir istifa haberi gelmedi. Sorumluluğun daha yukarılara tırmanmasına yol açacağı için zaten Saray yönetimi tarafından da bu asla istenmezdi. Eski Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın 2013’teki Pamukova kazasından sonra istifasını gündeme getirenlere (müjde, artık böyle bir gündem dahi oluşturulamıyor!) “Ben çok rahatım. O direksiyonu ben kullanmıyorum ki kardeşim” pişkin yanıtı hatırlardadır.
Şimdiki TCDD Genel Müdürü de zaten Çorlu tren kazasından sonra sosyal medyadan erişilebilirliğini kısıtlamakla meşgul. Ulaştırma Bakanı Cahit Turhan ise itiraf gibi açıklama yaparken kendine toz kondurmamayı esas alıyor: “Sinyalizasyon sistemi demiryolu işletmeciliği için olmazsa olmaz bir sistem değildir.” Hazret sanki YHT sistemini değil de yüzyıl öncesinin demiryolu işletmesini yönetiyor.

İktidarlarının kalıcılığına endeksledikleri politik takvime yetiştirebilmek için, sinyalizasyona ve güvenli raylara sahip olmadan YHT hatlarının açılması ve denetiminin savsaklanması veya üçüncü havalimanı inşaatının açılışının teknik altyapısı tamamlanmadan hızlandırılması gibi durumlar nedeniyle yüzlerce yolcunun ve işçinin cinayet gibi kazalara kurban edilmesi bu zihniyet açısından -bunlar kendilerine siyaseten ve hukuken fatura edilmediği sürece- sorun teşkil etmez.

İktidara ilk geldiklerinde yeterli üst kademe yönetici adaylarının olmamasının da etkisiyle, ama esas olarak ideolojik yakınlıklarının verdiği güvenle, Fethullahçı kadrolara nasıl geniş alanlar açtıkları, özellikle de yargıyı, polisi ve orduyu nasıl teslim ettikleri biliniyor. Peki, bu kadroların ihanetine uğradıktan sonra, 15 Temmuz 2016 sonrasında değişen ne?
Değişen şu: 15 Temmuz’u bahane ederek, ikinci cumhuriyetin anayasasını topluma dayatmak ve hiçbir biçimde hesap sorulamaz bir cumhurbaşkanlığı yönetim sistemini oluşturmak! Bu arada, liyakatını ve ehliyetini sorgulamaksızın eş-dost, ahbap-hemşeri, belediyecilik/ okuldaşlık/ fikirdaşlık/ yandaşlık ilişkileri üzerinden seçilen üst düzey kadroların her türlü maddi, hukuki ayrıcalıklarla donatılması için mümkün olan her şeyi yapmak! Oluşturulan yeni yönetim sistemi buna en iyi örnektir.

Cumhurbaşkanlığı merkezli yönetim: Aşırılıklar sistemi 
24 Haziran 2018 seçimlerinden sonra Cumhurbaşkanının yemin ederek göreve başladığı 9 Temmuz’dan itibaren çıkarılan kararnameler yeni bir kamu yönetimi sistemi oluşturmaktaydı. Cumhurbaşkanına, feshedilen başbakanlık kurumunun yetkilerinden çok daha fazlası aktarılmaktaydı. Esasen fiilen olması gerekenin hep üzerinde yetkilerle cumhurbaşkanlığı yapan, anayasanın 103. maddesine göre ettiği tarafsızlık yeminini bile umursamayarak iktidar partisi başkanlığına oturan partili Cumhurbaşkanı, şimdi de kendi imzasıyla çıkardığı kararnamelerle kendisine olağanüstü yeni hukuki/idari yetkiler tanıma aşamasına gelmişti. Bunların içinde en çok kapsamlı yönetici atamaları ile onlara görülmedik ayrıcalıklar tanıyabilme yetkileri dikkati çekmekteydi. Buna bir ölçüde 2 Aralık tarihli Birgün’de değinmiştik.

Cumhurbaşkanının yönetim ve atama alanlarının genişliği gerçekten Cumhuriyet tarihi bakımından bir ilktir. Dünyada da, seçilmiş monarkların hüküm sürdüğü ülkeler dışında, eşi benzeri bulunmamaktadır.

Anayasanın yeni 104. maddesinin 9. fıkrasına göre, Cumhurbaşkanı “Üst kademe kamu yöneticilerini atar, görevlerine son verir ve bunların atanmalarına ilişkin usul ve asasları Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle düzenler.” Anılan bu kararnameler, 10 Temmuz 2018 tarihinde Kararname-2 ile Kararname-3 kısa başlıklarıyla yürürlüğe girdiler. Kararname-3’ün kapsamı inanılmaz genişliktedir: “Bu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi, ekli cetvellerdeki kadro, pozisyon ve görevler, bakanlıklar, bağlı, ilgili ve ilişkili kuruluşlar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarını kapsar” (madde 1/2).

Atama usulüne gelince, m. 2/2’ye göre, “Bu Cumhurbaşkanlığı Kararnamesine ekli (I) sayılı cetvelde yer alan kadro, pozisyon ve görevlere Cumhurbaşkanı kararıyla, (II) sayılı cetvelde yer alan kadro, pozisyon ve görevlere Cumhurbaşkanı onayı ile atama yapılır.” (I) sayılı cetvelde toplam 75 makam sayılmaktadır; ancak bunlardan sadece 45’i tekil atamalara ilişkin olup 30’u çoğul atamalardan oluşmaktadır. Çoğul atamalar denilince, başkanlar, başkan yardımcıları, üyeler, valiler, büyükelçiler, daimi temsilci/delegeler, rektörler, bakanlıkların teftiş kurulu başkanları gibi birden çok kişiyi ilgilendiren pozisyonlar anlaşılmalıdır. Böylece yüzlerce pozisyona üst kademe yöneticilerin ataması doğrudan Cumhurbaşkanınca yapılabilir duruma getirilmiştir. Kaldı ki, (II) sayılı cetvelde yer alan çok daha kalabalık bir üst kademe yönetici pozisyonuna atama da ancak Cumhurbaşkanı onayıyla yapılabilmektedir; burada, bazı kurumlar açısından daire başkanlarına kadar inildiği görülmektedir.

Cumhurbaşkanının, oluşumuna ve kararlarına müdahale etmediği tek bir kurum veya kuruluş yok gibidir. Üstelik, Cumhuriyet döneminin belirli süzgeçlere ve iç-dengelere sahip ikili/üçlü atama kararnamelerinin yerini tek imzalı Cumhurbaşkanı kararları almıştır. Artık siyasi referansları veya yakınlık dereceleri uygun olmayanların üst kademe yöneticiliklere atanma veya atandıkları yerde tutunma şansları kalmamıştır.

Ödüllendirme-cezalandırma: Keyfilikler sistemi
Cumhurbaşkanın müdahale alanı üst kademe yönetici ve yönetim kurulu üyelerinin atanmasıyla başlayıp bitmemektedir. Bu yöneticileri görev süreleri sona ermeden görevden alabilmesi, ücret ve diğer sosyal haklarını kapsayan özlük hakları ile emeklilik haklarını düzenleyebilmesi, bunları kişiye göre farklılaştırabilmesi, Cumhurbaşkanına keyfîliğe varan yetkiler kullanma olanağını vermektedir.

Kararname-3, madde 5/3’e göre, üst kademe yöreticiler için “hizmetin güçlüğü ve riskleri” gibi ölçütlere göre ücret farklılaşmasına gidilmesi yolları açık tutulmaktadır. Üst kademe yöneticiler, bulundukları pozisyonun konjonktürel önemine, Cumhurbaşkanının gözüne girme ölçütlerine göre daha yüksek ücretlere ulaşabilir, görev süreleri uzatılabilir veya tam tersine negatif ayırıma uğrayabilirler.

tren-ve-is-kazalari-iktidarin-fitratinda-var-542685-1.
Tren “kazasının” olduğu gün, “II. 100 Gün Programı” gösterisini büyük bir iştahla gerçekleştiren Cumhurbaşkanı açısından, yapılan işlerin çürüklüğü/sağlamlığı değil, programın kamuoyuna cilalı sunumu ön plandaydı. Nasıl olsa medya emrindeydi. Üstelik, yılın üçüncü çeyreğine ilişkin açıklanan milli gelir verilerinin olumsuzluğu, dördüncü çeyrekten itibaren daha büyük bir ekonomik çöküntü içine girilmesi olasılığı, bu çöküntüye karşı hangi önlemlerin alınacağı önemli değildi.

Rektörlük gibi “önemli” görevlere atananları görev sürelerince koruyacak hiçbir düzenek artık kalmamıştır (KHK 703, m.135). Cumhurbaşkanı, atadığını istediği an görevden alabilme yetkisine sahip hale gelmiştir. Bu durumda, görevdeki rektörün yerine talip olanlar (bunlardan kendilerini hiçbir etik ilkeyle bağlı hissetmeyenler) makamı boşaltmak için her türlü iftira düzeneğini kullanır hale gelmektedirler. İşte tek adam elinde yetki yığışmasının yol açtığı sonuçlardan biri.
Öte yandan, 9 Temmuz tarihli 703 sayılı KHK’nın 159/c maddesiyle getirilen “Cumhurbaşkanı tarafından dış ülkelerde veya uluslararası kuruluşlar nezdinde büyüktelçi gibi akredite edilmeksizin, özel bir misyonla görevlendirilenlerin büyükelçilik unvanı görevleri müddetince devam eder” hükmü, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Aralık 2018’de görüşülen son Torba Kanun kapsamında, bunların büyükelçilik unvanlarının görev sonrasında da, Cumhurbaşkanınca geri alınmadığı sürece, devam edebilmesini düzenlemektedir. Böylece, eski siyasilere, aday olup da seçilememiş olanlara, patronaj ilişkileri içinde tutulmak istenenlere, büyükelçilik unvanlı özel misyon görevleri verilmesi ile yetinilmemekte, bunların görev sonrasında da sadakat ilişkilerini sürdürmeleri bakımından unvanlarını korumaları sağlanmaktadır. İşte liyakatın devlet yönetiminden silinmesinin yeni bir yolu daha…

•••

Kararnamelerle kurul, kurum, kuruluş, ofis ve benzeri yapıların üst kademe yöneticilerine ücret ayrıcalıkları yanında emeklilik ayrıcalıkları da tanınmaktadır. Kararname-3’ün 6. maddesine göre, “Kamu görevlisi olmayanlar arasından üst kademe kamu yöneticisi kadro, pozisyon ve görevlerine atananlardan görevleri sona eren veya görevden alınanlara tazminat ödenip ödenmemesi ve tazminat miktarı ile buna ilişkin diğer hususlar Cumhurbaşkanınca belirlenir.” (abç)
Keyfiliğin derecesi inanılmaz boyutlardadır: (i) Cumhurbaşkanı, görevi sona eren veya erdirilenlere tazminat ödemeye karar verebilecektir. (ii) Tek karar verici adam, öyle uygun görürse, bir tazminat ödenmemesine de karar verebilecektir. (iii) Tazminat miktarını belirlemek de tamamen kendi inisiyatifindedir. Bu sistem, havuç ile sopanın “Başkanın” eline verildiği hukuk dışı bir üçüncü dünya devletini çağrıştırmaktadır.

“Kamu görevlileri arasından üst kademelere atananlar” bakımından da keyfiliğin sınırları geniştir. Kararname-3, madde 6/3’e göre, oluşturulan ayrıcalıklı yöneticiler kategorisine intisap etmiş olanlara, (i) emekliliği yaş haddi bakımından haketmemiş olsalar bile erken emeklilik hakkı verilmekte; (ii) dahası, emeklilik ikramiyelerinin teşvikli ödenmesi uygulaması sisteme kalıcı olarak getirilmekte; (iii) üstelik, bu ikramiye tutarlarının Cumhurbaşkanı tarafından bir katına kadar arttırılabilmesi olanağı sürekli olarak Cumhurbaşkanının eline verilmektedir.

Cumhurbaşkanı himayesindeki yöneticilere tanınan bu ayrıcalıklı emeklilik hakları “emeklilikte yaşa takılanlar”ın hazin statüsü ile karşılaştırıldığında, inşa edilmekte olan “keyfilikler sistemi”nin karakteri daha iyi anlaşılmaktadır.

Sonuç
Tren “kazasının” olduğu gün, “II. 100 Gün Programı” gösterisini büyük bir iştahla gerçekleştiren Cumhurbaşkanı açısından, yapılan işlerin çürüklüğü/sağlamlığı değil, programın kamuoyuna cilalı sunumu ön plandaydı. Nasıl olsa medya emrindeydi. Üstelik, yılın üçüncü çeyreğine ilişkin açıklanan milli gelir verilerinin olumsuzluğu, dördüncü çeyrekten itibaren daha büyük bir ekonomik çöküntü içine girilmesi olasılığı, bu çöküntüye karşı hangi önlemlerin alınacağı önemli değildi. Önemli olan bu çöküntünün topluma hissettirilmemesi, hatta “büyük işler başarılıyor” vitriniyle mevcut durumun bir başarı öyküsü olarak sunulabilmesiydi. Bu sunumun “sıradan” bir tren kazasıyla, yönetici istifalarıyla falan gölgelenmesine izin verilemezdi.

Kaynak: Birgün