DİRENENLER!

DİRENENLER!

468
PAYLAŞ
Ayşe Öztürk 33 yaşında. Fabrikada AVM’lere giden deneme ürün standlarını hazırlıyordu. Direniş çadırında dayanışma etkinliklerinde satılması için örgü örüyor. Direnişin kış şartlarında zorlaştığını dile getiriyor.

Hasta olmaya başlamışlar. Çadıra girer girmez işçilerin çoğunun öksürdüğünü görüyorsunuz. Battaniyeye ve birbirlerine sarılmışlar, ısınmaya çalışıyorlar. Çeneleri soğuktan titriyor. Öztürk, “Atıldığım için üzülmüyorum, hak mücadelesi veriyoruz. 11 yıl çalışmışım bir gün devamsızlığım yoktur. Bir günde terörist ilan edildik, marjinal grup olduk. Bunu hak etmedik” diyor.

Bir ruj bile vermediler

‘Şöyle büyüdük, böyle büyüdük’ dediler ama işçiye gelince hiçbir şey yok.

Fatma Atılgan, 32 yaşında. 16 sene önce annesini, beş sene önce babasını kaybetmiş. Bir kardeşiyle birlikte, üvey annesiyle yaşıyor. Babasının emekli maaşıyla geçiniyorlar. 12 yıllık Flormar işçisi. Ful makyajıyla dikkatimi çekiyor. Arkadaşları, “O hep öyledir, çalışırken de” diyorlar. Atılgan, konu makyajdan açılınca, “Burada senelerdir çalışıyoruz ama bir ruj dahi vermediler. Dışarda indirimli mağazalar varmış, oralardan alabilirmişiz. Böyle demişlerdi istediğimizde” diyor. Bölüm sorumlusu olarak 2 bin lira ancak alabildiğini söylüyor: “Maaşlarınız çok güzel olacak dediler, verdikleri sözü hiç tutmadılar. Bizle aynı işi yapan erkekler 100 lira 200 lira fazla alıyordu. Kadınları daha çok eziyorlardı. Bu düzen böyle gitmesin dedik, sendikaya üye olduk, birkaç sene önce yine niyetlenmiştik olmamıştı. Fabrikaya ortak olalım demedik ki…”

Güçlendim

Güler Keleş, 28 yaşında. Üç yıldır burada. 19 yaşından beri işçi. Evde şu an bir tek ağabeyi çalışıyor: “Umutluyuz. Bütün işçilerin gözü bizde biliyoruz. Bizler kazanırsak dünyanın dört bir yanında işçi sınıfı kazanacak. Bu da bizi çok gururlandıracak. Burada çok şey öğrendim, çok güçlendim. Patrondan güçlü olduğumuzu da anladım.”

Ayaklarımız buz

Bilge Ocaktaş, 38 yaşında. 24 yaşından beri Flormar’da. “Hakkımızı istedik diye böyle şey yapacakları hiç aklımıza gelmezdi. Çoğumuz ailesine bakan, çalışmaya mecbur olan insanlarız. Acımasızlıkları vardı ama bu kadarını beklemiyordum. 1680 TL alıyordum çıkarıldığımda. 14 yılımı buraya verdiğime çok üzülüyorum. Kış zorlayacak. Ayaklarımız buz tutuyor…” diyor.

BİTMEYEN KAVGA

Gebze Organize Sanayi sitesinde bulunan kozmetik bakım ürünleri fabrikası Flormar’ın iş sözleşmeleri feshedilen 132 işçisi 15 Mayıs’tan bu yana, yaklaşık yedi aydır fabrika önünde direnişteler.

7 Aralık Cuma sabahı Cumhuriyet ekibi olarak ziyaretlerine gitme öncesinde internetten direnişe ilişkin bilgiler edinmiştim.

Fakat soğuğun iliklere işlediği o birkaç saat süresince gördüklerim, işittiklerim, öğrendiklerim, beni bir röportaj konusunun çok ötesine; Zola’nın Germinal’ini, Steinbeck’in Bitmeyen Kavga’sını, Gorki’nin Ana’sını anımsatan evrensel boyutlara taşıdı…

Emeğin ve sermayenin bitmeyen kavgası… En güç koşullarda direnen emek… Egemen sistemin acımasız olanaklarını, şeytanca kurnazlıklarını sonuna kadar kullanmaya yeminli sermaye…

Ve bu sermayenin güdümünde bir bürokrasi… Tablo, sahne, oyun aynı… Taraflar yerlerini almışlar… Fark ise, aralarındaki çok büyük eşitsizlik… Bir yanda enine boyuna bir kale kapısını andıran fabrika kapısının ve direniş başladıktan sonra tel örgülerle geçilmez bir sınıra dönüştürülen duvarların gerisindeki işveren memurları, henüz işlerinden çıkarılmamış olan kozmetik işçileri ve direnişçilerin yerine alınan taşeron işçiler, yani yeni çağdaş köleler…

Onların iliklere işleyen soğukla bir sorunları olmasa gerek…

Tıpkı klimaları sıcak hava üfleyen araçlarında, görevleri gereği, içinde ısınması yasak derme çatma barakayı gözlemekte olan güvenlik görevlileri gibi…

Öte yanda, naylon ve bez parçalarıyla çadıra benzetilmeye çalışılmış iğreti barınakta, birbirine sokulmuş bekleşen, çoğunluğu kadın direnişçiler…

Tel örgülerin gerisindekiler ne yapar, ne düşünür bilemem, çünkü görüşme talebimize yanıt bile alamadık…

Fakat bu taraftakiler, soba ya da herhangi bir başka ısı kaynağından yararlanmaları kaymakamlık tarafından yasaklanmış olmasına rağmen, o iliklere işleyen soğukta, sanki bir düğün evinde gibi mutlular…

Nedenini çok geçmeden anlıyorsunuz… Sonuna kadar haklı olduklarının ve bu haklı direnişten asla vazgeçmeyeceklerinin sımsıkı bilincine ve inancına sahipler…

ISINMAK NASIL YASAK OLUR?

Şu soba konusundan başlayalım: Adının Mustafa Güler olduğunu öğrendiğim sayın kaymakama soruyorum:

Bu yasaklama kararını kendi iradenizle aldıysanız sizin, bir başka iradenin talimatıyla aldıysanız hepinizin, vicdanlarınız rahat mı?

Yasaklama nedeni oradan doğalgaz geçiyor türünden inandırıcılıktan yoksun gerekçeler mi; yoksa direnişin sona ermesine, direnişçilerin teslim olmasına, yani işverenin isteğine katkıda bulunma çabası mı?

Öyle ya da böyle; yaptığınız şeyin sadece vicdana değil, hukuka da aykırı olduğunu bilmek için hukukçu olmaya gerek yok.

İnsan sağlığına zarar veriyorsunuz. Ölümlere de yol açabilecek bir uygulamanın sorumluluğunu taşıyorsunuz. Başlı başına bu bile bir dava konusu olmaya yeterlidir. Bu yasaklama kararını bir an bile gecikmeksizin kaldırmalısınız, kaldırmak zorundasınız.

İŞİN ÖZÜ

İşin özü, konunun kendisi ise aslında çok basit…

Aralarında on – on beş yıldır bu işyerinde ter döken yıllanmış emekçilerin de bulunduğu bir grup işçi, Petrol – İş sendikasında örgütlenmek için çalışmaya koyuluyor.

İşveren bunu öğrendiği anda bu işçilerin sözleşmelerini sona erdiriyor.

Sonrası çorap söküğü gibi geliyor… İşten çıkarılan arkadaşlarını destekleyen işçilerin de işlerine son verilmesi..

Bu arada Petrol – İş Sendikası’nın Çalışma Bakanlığı’ndan temsil yetkisi almasıyla bu sendikaya üye olan işçilerin de işlerinden çıkarılmaları ve aynı anda da sendikanın Çalışma Bakanlığı’nca onaylanmış olan temsil yetkisine karşı işverenin dava açarak bu temsil yetkisini askıya aldırması…

Yasanın oynaklığını ve nasıl işverenden yana kurgulanmış olduğunu görüyor musunuz?

Sonuçta, direnişteki işçileri bütün olanaklarıyla desteklemesine karşın temsil yetkisi askıda bir sendika; sendikalı olmalarına karşın yasal olarak bu statüde sayılmayan ve böylece de sendikalı olma haklarından yararlanamayan, direnişleri grev statüsüne girmeyen direnişçiler ve süre giden karşılıklı davalar…

DESTANSI DİRENİŞ

Sermayesinin yüzde elli biri dünyaca ünlü Fransız kozmetik firması Yves Rocher’nin olan Kosan Kozmetik Sanayi ve Ticaret AŞ’nin 378 işçi çalıştıran Flormar fabrikasındaki direnişle ilgili notlarım; konu örgüsü, kahramanları; kişisel, toplumsal, psikolojik, ahlâki pek çok yönüyle gerçekten de bir roman konusu olabilecek genişlikte ve karmaşıklıkta…

Fakat orada, grev çadırı bile denemeyecek derme çatma barınağın içinde ve çevresinde yaşanmakta olanlar ise roman gerçeği değil, bildiğimiz hakikât… Orada inanınız ki destansı bir direniş var…

Flormar direnişçileri başarıya ulaşırlarsa, bu başarı, bütün bu sanayi bölgesinde sendikalaşmaları engellenen emekçiler için bir umut ışığı ve örnek oluşturacak.

İşveren belki bu korkunun da etkisiyle inatla ayak diremeyi, elinden geleni ardına koymamayı sürdürüyor.

Bürokrasiye olasıdır ki bu nedenle olağan dışı uygulamalar yaptırılıyor…

İşçi temsilcilerinin Fransa’ya gidip görüştükleri Yves Rocher yetkilileri belki de bunun için ipe un seriyor.

ÖRGÜTLÜLÜĞÜN VE DAYANIŞMANIN ÖNEMİ

Flormar emekçilerinin sendikalaşma haklarını en başından beri destekleyen ve aylarca süren bu direniş eyleminde bütün olanaklarıyla onların yanında yer alan Petrol İş Sendikası Gebze Şubesi Başkanı Süleyman Akyüz’ü, başkan yardımcısı Şivan Kırmızıçiçek’i, sendikanın ve direnişçilerin çok değerli uzman avukatı Murat Özveri’yi içtenlikle kutluyorum.

Sadece kendileri için değil bütün emekçilerin hakları için direnmekte olan Flormar direnişçierini hayranlıkla alkışlıyorum.

Direnişe maddi destekte bulunan herkese, her kuruluşa teşekkür ediyor, bu desteğin çoğalarak sürmesini diliyorum.

BÜROKRASİYE VE İŞVERENE ÇAĞRILARIM

Bürokrasiyi insan haklarına, hukuka uymaya çağırmıştım. Umarım bu çağrıma olumlu yanıt verilecektir.

Yargı umarım ve dilerim ki daha fazla gecikmeyecek, sendikanın ve emekçinin hakkı teslim edilecektir.

Fabrika sahibi Şenbazlar ailesine de bir çağrım var:

İşçi sizin köleniz değil, sahibi olduğunuz değerlerin onlarsız asla olamayacak hakiki yaratıcısıdır. Emekçinin sendikalaşmasını engelleme çabanızdan vazgeçin.

Fabrikanızdaki temsilcilerinize gardiyan gibi değil, emekçiyle dost ve arkadaş olmayı başaran yöneticiler olmaları gerektiğini söyleyin.

İşçilerin birbirini gammazlamasına çağrı demek olan o çok yakışıksız “alarm hattı” uygulamasına son verin ve duvarlardaki tel örgüleri sökerek kadınlara ve erkeklere güzel renkler ve kokular üreten fabrikanızı esir kampı görünümünden kurtarın.

Fotoğraflar: Vedat Arık

Hazırlayan: Ataol Behramoğlu – Hilal Köse

Kaynak: Cumhuriyet